Bir elimize Unabomber’ı alalım; 1969 senesinde, öğrenci olaylarının gürültü patırtısından olsa gerek, gidişini fazlaca hissetmeyen Berkeley Üniversitesini, açıklamasız terk ediyor. 25 sene boyunca inzivaya çekilmeyi seçtiği yerler teknolojinin ve insanların pek ulaşmadığı yerler. Bu dönemde Amerika’nın çeşitli yerlerinde gerçekleştirmiş olduğu düşünülen bombalama olaylarında 3 kişi ölmüş, 29 kişi yaralanmış. “Sanayi Toplumu ve Geleceği” diye adlandırdığı manifestosuyla ortaya çıkmadan önce, zamanın radikal yeraltı gruplarından birinin eski üyelerinden olduğu düşünülüyordu. Manifestosunun temel savı, sanayi devriminin, her ne kadar ortalama ömrü uzattıysa da, toplumun dengelerini altüst ettiği, hayatın yaşanılırlığını ortadan kaldırdığı, insanları alçaklığa sevk ettiği, toplu psikolojik bunalımlara yol açtığı ve doğal yaşama geri dönüşü olmayan zararlar verdiğiydi. 1995’te okunduğunda kimseye yeni bir şey söylemeyen bir manifesto. Ama adam kızgın. Bazıları deli diyor, bilmiyoruz. Büyük bir olasılıkla bir tek kendisinin üye olduğu bir Özgürlük Kulübünden söz ediyor. Kendisini ne sola, ne de sağa iliştiriyor. Sisteme karşı bir devrimin gerekliliğine inanıyor, ama bu devrimin ne zaman olacağını bilmiyor. “Bizi ele alın örneğin... Kalıcı bir izlenim yaratacak mesajımızı insanlara iletebilmek için öldürmek zorunda kaldık.” Ciddiyetle, devrimi yaymak için “devrimcilerin bir sürü çocuk yapmaları” gerektiğini söylüyor.
Diğer elimize, birkaç dakika için, “68’lilerden” Paul Berman’ı alalım. A Tale of Two Utopias (İki Ütopyanın Hikâyesi) adlı kitabında “Yeni bir Toplum Düşü” dediği bölümüne bakalım: “...dünyanın çeşitli yerlerinde, uzun zamanların tutucu içgüdüleri geçmişe gömülüyor, insan kişiliğinin can alıcı bir kusuru, kendini gözlerimizin önünde düzeltiyor gibiydi.” Paul Berman’ın bu yaşadıklarını, yalnızca Özgürlük Kulübünün tek üyesi Unabomber’ın ümitsiz dünyasının karşısında değil, ayrıca 90’larda, “bulanık duyarlılıklar” içinde, ama “biz”siz, ama şikâyetçi, ama “Hareket”siz, ama siyasal olanı (insan kişiliğinin can alıcı kusurlarını) her gün biraz daha içselleştirmiş, ama zaplayabilen ve bu yüzden de ne tehditkâr ne de bir devinimin parçası olabilen, olsa olsa sonuna kadar yapıçözümleyici bir konumun karşısında görmemek zor.
Ama 68’i yaşamayanlar bile, bugüne 68’den geçmeden gelmediler ki. Üstelik 68, uzun süre koşulsuz sevildi. Savaşa, devlete, sömürüye, eşitsizliğe, kapitalizme, ırkçılığa, kurumlara ve hatta can sıkıntısına getirdiği eleştiriler bir yana bırakılmadı; gündelik olanı yeniden şekillendirmekle “gösteri toplumu”na sadece görgü tanıklığı yapmak arasındaki fark da unutulmuş değil.
Yine de, ince bir durum analizine gerek kalmadan, çürümeye devam etmekte olan dünyaya ve bize rağmen, bu Mayısın ‘68 Mayısını andırmayacağını az çok biliyoruz. Cogito’nun bu sayısında, aradan otuz sene geçtikten sonra, hani belki “nasıl oldu da olmadı” ve “nasıl oluyor da olmuyor” sorularına da ışık tutabileceği ümidiyle, 68’e, bu kez sadece methiyeler düzmeden, bakalım dedik.
“Hareket” anından başladık, düşünsel temellerini oluşturanlardan ve binleri, hatta on binleri, durdukları yer ne olursa olsun, orada daha fazla duramayacaklarına ikna edebilen öncülerden. 50’lerin sonunda, en iyi ihtimalle bir alt-kültür oluşturduğu düşünülen Yenik Kuşağın aslında kapitalizmden hoşnutsuz olabileceğini yeni yeni düşünmeye başlayan, hâlâ politikada bir sola sahip olmayan, Marx okumalarını yapmamış bir Amerika’dan, Fransa’da ise Cezayir Savaşı süresince Cezayir’in bağımsızlığı için muhalefet yapmak yerine, barış çağrılarını yeterli bulan bir Fransız Komünist Partisinden söz ediyoruz. Oysa Küba’da, Filistin’de ve Vietnam’daki devrim savaşçılığı, gelişmiş ülkelerdeki gençlerin yaşamlarına girdiğinde, Marx okumaları tek başına yapılabilir okumalar değildi artık; Yeni Kuşak kahramanlarının söyledikleri, Fanon’un, Cabral’ın ve tabii Malcolm X’in anlatılarıyla birleştiği ölçüde geçerli olabilecekti. Olagelmiş tarih anlatılarının eleştirileriyle birlikte, uluslararası emeğin ve sömürünün eşitsiz dağılımının su yüzüne çıkışı, insanların konuşlandıkları noktaları ve yaptıkları işbirliklerini tekrar gözden geçirmelerine sebep oluyordu. Sorular değişmişti; herkese mâl edilecek devrimin öznesi ya da özneleri tartışılıyordu.
1968’de yazdığı makalesinde Rudi Dutschke, hem “düşünsel gelişim açısından ayrıcalıklı” ve bu yüzden eleştirel, hem de “maddi durumlarını güvenceye alacak bir konuma gelmemiş” öğrencilerin “uyanmaya” en uygun sosyolojik konuma sahip olduklarından, “Hareket”in üniversite yapısının içinden başlayacağından söz ediyor, ne entelektüel kibire, ne de emek fetişizmine kaymadan, fabrikalarda oluşmaya başlayan özerk örgütlenmelerle yapılacak işbirliğine güveniyordu.
16 Mayıs’ta, “Hareket”in tam ortasında, Fransa’da iki işçi sendikası konfederasyonu, hükümetle görüşmelerinde öğrencilerin yeri olmadığını söylediklerinde ve taleplerini devrim değil, daha iyi iş koşulları ve ücret zamları için resmileştirdiklerinde, bu, belki de devrimciler için olası bir hüsranın ilk göstergelerindendi.
1971’e gelindiğinde Marcuse, artık devrimin “nedeninin, amacının ve ana hatlarının maddi olmayan ihtiyaçlardan” şekilleneceğini söylerken, ne Marxizmi, ne de materyalizmi bir kenara bırakıyordu. Gelişmiş kapitalizmin yeni koşullarında emeğin verimliliğinin artışıyla, mal ve hizmet satışlarının da artabilmesi için “yönlendirilen tatminler ve saldırganlıklar aracılığıyla” yabancılaşmanın toplumun tüm kesimlerini hâkimiyet altına aldığını söylüyordu. Daha önce tanımlandığı şekliyle, halihazırda bir emekçi-devrimci öznenin varlığı sorgulanmalıydı. Marcuse, 68 sonrasının karşı-kültürcülüğünün ilk tohumlarını temsil ediyordu: Devrim ne tek yönlü, ne belirli sınıfla, ne de belli bir kitle partisiyle yapılabilirdi.
Aynı bağlamda Türkiye’de, öğrenciler, işçi sınıfı ve kadro partisi arasındaki ilişkiler 68 sonrasını şekillendirmiş. Aydın Engin, Avrupalıların “kastlaşmış komünist partilerinin yaratıcılığı yok eden disiplinlerine” karşı yürüyüşe geçtiklerini, Türkiye solunun ise, ancak o dönemde komünizmin “parti” anlayışıyla karşılaştığını anlatıyor. Sloganlar, demokrasi ve özgürlükten çok, işçi sınıfı ve kadro partileri için atılıyor. Türkiye 68 kuşağının, Engin’in söz ettiği particiliğin getirdiği katı bir yapısalcılıkla, partininki başta olmak üzere kurum eleştirisini ilerletmediği ve Marx’ın yeni okumaları içinden kültürel eleştiriye uzanmadığı düşünülebilir.
Belki de bu yüzden, Ertuğrul Kürkçü, 1969’da “profesyonel devrimciler” tarafından yapılan yaşamsal seçimlerin bugün, aynı 68’lilerin yönetici olurken yaptıkları seçimlerle eşit tutularak içlerinin boşaltılmış olduğunu öne sürüyor.
68’de başlatılan kurumlar eleştirisi, bugünün yapısalcı sonrası düşüncesine ve diline yaklaştırıyor bizi. “Vincennes’de Doğaçlama”, Lacan’ın 1969’da, Vincennes’deki deneysel üniversitede bilgiye dair dört söylem üzerine konuşmak için girdiği dersin Lacan’dan izinsiz öğrenciler tarafından deşifre edilmiş hali. Lacan, Mayıs 68 direnişinden yeni çıkmış ve akademik söylemin –”hakiki” söylem karşısında– baskıcılığını eleştirmeye başlamış olan öğrencilerini kurumların ve uygulamaların iç içeliği konusunda uyarıyor. Her uygulamanın, ötesinde herhangi bir eleştirinin hatta dilin mümkün olmadığı bir kurumsal yapının parçası olduğunu ileri sürüyor. Öğrencilerin müdahaleleri ise, kurumların eleştirisi konusunda, 68 öğrencilerinin hangi noktaya kadar gitmeyi tercih ettikleri, içerisi ve dışarısı arasındaki keskin çizgileri nasıl çekebildikleri konusunda düşündürücü. Lacan, bu derste, öğrenciler tarafından “Efendilik”le suçlanıyor.
Bir kurum içerisinde yer alan herkesin “Efendilik”le eleştirildiği “Hareket”in, “öncülük” kavramını ne derecede eleştirdiği, öncülerin ve onları izleyenlerin tanımlanmış “biz”lerinin dışında kalanlara ne kadar hoşgörülü davrandıkları ise tartışmaya açık. Audre Lorde, 1982’de “Malcolm X’i Anma Konferansı”nda –Kadın, Siyah, Lezbiyen olarak– konuşuyor. 60’larda, işçiler için savaşımın içinde kadınların, siyahlar için hareketin içinde eşcinsellerin tutunamadıkları, “işlerini yapamadıkları” durumlardan söz ediyor. Şöyle ya da böyle, 68’de seslerini duyuranlar bile, hüsranı yalnızca devrimin başarısızlığında değil, yolculuk süresince de yaşayabilmişler. “Bireysellik” ve “birlik” çakışmış ve melez olanı dışarıda bırakabilmiş. Kimlik politikalarının ve Yeni Solun yapısalcı sonrası eleştiriye geçişinin kaynakları, daha sonraki hareketlerin 68’e bakışlarında bulunabilir.
Daniel Cohn-Bendit’in “Hareket”ten 26 yıl sonra, Yeşiller’in “Çok Kültürlü Toplum Dairesi”nin yöneticisi olarak, eski dostu Aydın Engin’e 68’den bugüne ne kaldığı üzerine söyledikleri belki de bu bağlamda ilginç: “Devrimin öncüleri denen o efsaneyi yok ettik. Herkes öncü ya da öncü yok. Bir de, dünyayı ekonominin değil, insanlığın kurallarının yönettiğini kanıtladık.”
Öncesi ve sonrasıyla 68 tanıklıkları ve tarihi, durduğumuz yerin sarsılabilir olduğunu gösteriyor bize. Marxizmi, ütopyayı, karşı-kültürü yeniden tanımlarken, “Hareket”in başlangıcına sebep olan “ötekilerin anlatılarının” da hem dilimize, hem de yaşayışımıza içsel olması gerektiğini, kişinin kendi “ben”ini, günlük yaşam koşullarını yazarken, değişime sebep olabileceğini gösteriyor.
Ama doğrudur, devrim olmadı ve “biz”siz kaldık, şüpheci, bölük pörçük. Türlü türlü Özgürlük Kulüplerinin dağıtılmış, bulanık üyeleri gibiyiz. Ama belki de, 68’in ve 68 kuşağının bize bırakmış olması gereken başka bir bakıştan söz etmeliyiz. “Mayıs 68 yaşanmasaydı, güç üzerine yazdıklarımın hiçbirini yazmamış olurdum” diyen Foucault’dan alıntılıyoruz:
“Aslında sorun, tam da, kişinin kabul ettiği ilkeleri ve değerleri öne sürebilmek için, kendisini bir ‘biz’in içine yerleştirmesinin uygun olup olmadığına karar vermek. Belki de daha gerekli olan, soru üzerinde ayrıntılı bir şekilde düşünerek, bir ‘biz’in gelecekte oluşabilmesini mümkün kılmaktır. Çünkü, bana öyle geliyor ki, ‘biz’ sorudan önce gelmemelidir, ancak soru yeniden biçimlendirilmiş haliyle sorulduğunda, sonucu olabilir – ki bu da ister istemez, geçici bir sonuç olacaktır.”
|