İnsan, değişimi içselleştiremeyince, günü anlayamayınca, kendini ve "iyi olan"ı tanımlarken kullandığı kıstaslar -diğer insanlar, yerler, kurumlar, ilişkiler- yerlerini tümden başkalarına bırakınca, belki de ister istemez geçmişte kalmış, dolayısıyla sabit olduğu düşünülebilecek, oysa her hatırlanışta yeniden kurgulanan bir "an"a tutunmaya çalışıyor. Mutlak bir tanım peşinde koşmasa bile, göreceli bir tanıma gönül indirmiş olsa bile böyle bir kerterize ihtiyaç duyuyor. İstanbul gibi, önlenmesi de kavraması da zor bir şekilde değişen, hiç durmayan bir şehir ve bireylerin bu şehirle kurduğu ilişki söz konusu olduğunda da böyle oluyor - "eski İstanbul", asıl İstanbul oluyor, değerlendirmeyi yapanın yaşına ve İstanbul'a ne zaman geldiğine, onu ne zaman fark ettiğine bağlı olarak, on yıl öncesinden de söz edilebiliyor, yüz yıl öncesinden de; değişmeyen, "şu an"ın İstanbul için hep pejoratif anlamlar getiriyor olması.
Kime göre? Kendini İstanbullu, değişimi yaratanları da "diğerleri" olarak tanımlayanlara göre elbette. Bu ayrım, beraberinde bir yalıtımı da getiriyor - bugün kaç tane İstanbul'un olduğunu saptamak herhalde olanaksız, ama birbiriyle karşılaşmayan, birbirini bilmeyen, anlamayan, bilmek ve anlamak da istemeyen, aynı şehir yaşantısını hiçbir biçimde paylaşmayan insan öbeklerinden oluşma pek çok İstanbul'un olduğunu inkar etmek zor. Parçalarının toplamından daha aza denk bir bütün bu ("antergy"); yan yana geldiklerinde birbirlerinden eksiltiyorlar aslında, birbirlerini tedirgin ediyor, telaşa düşürüyor, savunma ve saldırma dürtüleri uyandırıyorlar.
"Şu an"dan memnun olanını bulmak hep çok zordur öte yandan - açın seyyahların anlatımlarını, göreceksiniz: her zaman turistik olmuş birkaç unsur dışında, kötülemesi çok kolay olan bir dolu yanı olagelmiştir İstanbul'un. Geriye bakıldığında olumlama dozunun artmasını engellemez bu; şehir hep daha kötüye gittiği için değil, bakan kişi "an'a oturmadığı" için. Dolayısıyla yirmi yıl, yüz yıl sonra, 2000'li yılların İstanbul'u bir nostalji nesnesi olacak, nostalji onun etrafında kurgulanacak; buna yalnız biz, yalnız şimdi şaşırabiliriz.
Bu gerçek, gelecekten gelecek bakışlara kuşatıcı bir yazılı-görsel döküm sunma çabasını gerekçelendirebilir; ama bu olmasaydı bile, sırf kendimiz için böyle bir döküm çabasına kalkışmaya değerdi, değer. Yeni İstanbul, eskisiyle zıtlaşarak, ayrılarak, uzak durarak tanım kazanıyor, ama onunla iç içe geçtiği, onun yapılarını benimsediği, onun alışkanlıklarını değiştirdiği de oluyor - müthiş bir dinamik söz konusu. Ortak yaşam bilincinden söz edilemese de, hasımlıkların gevşediği, neredeyse anonim bir mizahın, pırıltısını göstermeye ender de olsa fırsat bulduğu, en azından tarafların (ki bu "taraf" sınırları da değişkenlik taşıyor) birbirlerine ilişmediği anlar, ortamlar, çok ilginç bir yapı ortaya çıkarıyor. Bu yapı bir yönüyle fiziksel - mimaride, sokaklarda, vitrinlerde, yollarda karşımıza çıkıyor; bir yanıyla soyut oysa, ilişkilere sinmiş durumda; "fotoğrafını çekmek" daha zor; kimi zaman dilde barınıyor bu yapı, kimi zaman hareketlerde, bakışlarda. "Adap" bunu hemen gösteriyor örneğin. Aidiyetler sürekli sınanıyor, koşulları ve özneleri sürekli değişiyor, şehir de onlarla birlikte değişiyor.
Cogito, 35. sayısında İstanbul'daki bu dinamiği saptamak, bunu da periyodik olarak yeniden gündeme getirmek istiyor. Beş yıl önce metro yoktu İstanbul'da, on yıl önce tantuni yaygın değildi, Afrikalı tıp öğrencileri ve futbolcu adaylarını sokaklarda görmek zordu, on beş yıl önce saz barlara her yerde rastlanmıyordu, tinerciler ATM kulübelerinde uyumuyordu, yirmi yıl önce Sultanbeyli belediye değildi, Carrefour'dan alışveriş yapılmıyordu. Şehir yaşamına nelerin eklendiğini, nelerin eksildiğini, nelerin dönüşüm geçirdiğini izlemek, böyle bir kayda geçirme girişimi olmadığında zorlaşıyor. Karmaşayla zenginliğin bulanık sınırında kurulmuş İstanbul, böyle bir kayıt çabasını fazlasıyla hak ediyor.
***
"Yeni İstanbul" dosyasını oluşturan yazılar, "yeni"nin ana eksenleri etrafında toplanıyor. Şehre "eklenen" semtler ve buradaki yaşamı konu alan yazılarla başlıyor dosya; şehirdeki yeni ekonomik etkinliklere eğilen, bunların farklı teknoloji ve kurumsallık düzeylerini ele alan yazılarla sürüyor; değişen eğlence anlayışı ve bununla gelişen eğlence sektörünü inceleyen yazıların ardından, şehiriçi ulaşımın iki yeni "mekan"ı metro ve deniz otobüsü üzerine yazılarla sona eriyor. Emine Tusavul ve öğrencilerinin özgün fotoğraf çalışmaları ve Ümit Bayazoğlu'nun yazı-portreleri, olmazsa olmaz bir boyut kazandırıyor bu incelemelere. Dosyaya koşut olarak seçilen Klasik metinler, Doğulu ve Batılı birer seyyahın İstanbul izlenimlerinden parçalar sunuyor.
Tuğrul Tanyol, Cumhuriyetin önemli simalarından biri ve aynı zamanda babası olan Cahit Tanyol'la uzun bir söyleşi gerçekleştirdi - yılların, şehirlerin ve olayların içinden geçen, hayatı, edebiyatı ve düşünceyi kuşatan bir söyleşi oldu bu.
Şecaat arzederken - Irak savaşı ve Kıbrıs sorunu ülke gündemini yoğun şekilde meşgul ederken, her iki konuda tartışmaya katkıda bulunacak farklı bakış açılarını dergide buluşturmak istedik. "Yeni Perspektifler"de Büşra Eranlı, Ayşe Erzan ve Oya Baydar "Irak Savaşı ve Sivil Etkinlikler"i tartışırken, "Gündem" bölümünde Faruk Sönmezoğlu, Erdal Güven, Ertan Oktay ve Coşkun Kırca, Kıbrıs'taki gelişmeleri değerlendirdi.
35. sayının odak konusu, Irak savaşında çekilen fotoğrafların ve canlı görüntülerin bir kez daha tartışmaya açtığı "şiddeti izlemek" sorununa başka bir açıdan, Haneke'nin Funny Games filmi üzerinden yaklaşıyor. Ayfer Tunç, Enis Batur ve E. Efe Çakmak, şiddeti yaşamak-görüntülemek-izlemek-şiddete seyirci kalmak üzerine söz alıyor.
***
Cogito, 36. sayısını tümüyle Adorno'ya ayıracak - "Adorno Yılı" olarak ilan edilen 2003'te, modernizmin son kalelerinden ve 20. yüzyılı en sert şekilde eleştirmiş düşünürlerden biri olan Adorno'yu, onun ilgi alanlarının çeşitliliğini yansıtacak bir kapsamda ele almaya çalışacağız.
|