Göz Görmeyince

Ayfer Tunç


Funny Games'i izlemeye başlamadan önce yarısında vazgeçeceğim aklıma gelmezdi, izlemeyi reddetmeme neden olacak kadar "sahici" olduğunu bilmiyordum. Film tam da istediği gibi seyirciyi, -beni- rahatsız ederek başladı. Rahatsızlığa katlanabilirdim, sonuçta iyi bir filmdi, ama bir an geldi, ellerim titreyerek televizyonu kapattım. Sinemada olsaydım salondan çıkardım.

Michael Haneke'nin bu filmi çekerken amacı seyircisini dışarı çıkartmak mıydı, sanmam, tahammül güçlerini ölçmelerini sağlamak mıydı, bilmiyorum, sahicilik duygusunu seyirciye iliğinde kemiğinde hissettirmek miydi, belki. Sonuçta filmi sonuna kadar izleyemedim.
Bu bir film, gerçek olduğuna dair kesin bilgimizin olmadığı bir hikâyeyi anlatıyor, ama çekirdeğindeki şiddete seyirci olabilir misiniz sorusunun çok verimli bir soru olduğunu kabul etmek gerek.
Filmi yarısında bıraksam da, seyirci olmak sorusunu, önüne başka durumlar koyarak çoğaltabilirim. Örneğin yoksulluğa seyirci olabiliyor muyum, manevi acıya seyirci olabiliyor muyum, eziyete seyirci olabiliyor muyum? Olamadığımı gördüm, ama ya insani sorumluluğum? Şiddetin ve işkencenin film olarak sunulmuş olanına bile tam tahammül gösteremiyorsam, gerçek olan karşısındaki tutumum nedir? Birçok insanın yaptığı gibi yok saymak. Bu "birçok insan" toplumu oluşturuyor ve toplum filmde bile tahammül edemediği şiddeti gerçek hayatta yok sayabiliyor. İnsanda/toplumda yok sayabilme yetisi varoldukça baskıcı rejimler ayakta kalıyor, işkenceciler yaşıyor.

Televizyonlarımızda bazen bazı haber türleri moda olur. Üfürükçü hocalarla uğraşılır mesela ya da genelevlerde zorla tutulan kadınlar haberciler tarafından kurtarılır. Televizyonlar bir dönem hayvanlara yapılan eziyet haberlerini sıkça yayınlıyordu, canlı canlı çöp kamyonuna atılan ve kamyonun çöpleri ezen dişleri arasında kemiklerinin kırıldığı duyulabilen köpek haberi hatırlardadır. Bu benim tümüyle unutmak istediğim, istedikçe unutamadığım bir haber. Unutmak istiyorum çünkü hatırladıkça acı duyuyorum. Televizyon aracılığıyla bir şiddete tanık oldum, acı çektim. Bu korkunç haberi televizyonda izlememiş olsaydım, o köpeğin kemiklerinin çöp kamyonunda kırıldığı gerçeği değişecek miydi? Bunu bilmiyor olmak beni kurtarır mı, bilmek kurtarıyor mu?

Çok uzun zamandır televizyonda yoksulluk haberleri izleyemiyorum. Ölüme yol açacak kadar ağır yoksulluk karşısında kendimi çaresiz hissediyorum, acı duyuyorum ve böyle bir şey yokmuş gibi davranmayı seçiyorum, bu tür haberleri seyretmiyorum. Habercilerin duygu sömürüsünü, şunu bunu yutacak değilim, ama berbat bir kurguyla da verilse, haberin içerdiği acı gerçeğin farkında olmamak mümkün değil.

Aslında televizyonlar bana yardımcı oluyor, ağır yoksulluk haberleri de, hayvanlara yapılan işkence haberleri de yok denecek kadar azaldı; sanırım benim gibi birçok kişi sorumluluk duymaktansa yokmuş gibi davranmayı tercih ediyor. Başkalarının insanca yaşama hakkını savunabilme yollarının sınırlı olduğu gerçeği ile avutuyorum kendimi, konuyu çabucak unutmayı başarabiliyorum. Yolları genişletemeyeceğime inanmayı tercih ediyorum, tıpkı yok saymayı başarabildiğim gibi. Televizyonlar artık yoksul gençlerin başarı haberlerini ve mutlu, uygar bir toplumda yaşayan sevimli dostlarımız haberlerini tercih ediyorlar, rakı içen eşekler, selam veren yunuslar, kedi emziren köpekler... Böylece kimse kanal değiştirmiyor.

17 Ağustos depremi görüntüleri de korkunçtu. Ama o korkunç görüntülerin sonrasında bize uzun yıllar iyi gelecek, vicdanlarımızı ve ruhlarımızı serin tutacak kolektif bir hareket yaşadık ya da tanık olduk. Yok sayamayacağımız kadar büyük bir acı karşısında ortak bilinç ve vicdan bizim adımıza da harekete geçti, böylece görevimizi yaptık. 17 Ağustos'u hatırlamaktan kaçınmıyoruz, bu acı karşısında sorumluluğumuz gereği yürüyeceğimiz yollar çeşitliydi, çoktu, tehlikesizdi ve en önemlisi tek ses değildik, yalnız değildik. 17 Ağustos sonrasında "bakabildiğim" ve birileri benim de gördüklerime el uzattığı için huzurluydum.

Şiddete seyirci olabiliyor muyum sorusunu en çok hayvanlara uygulanan şiddet karşısında soruyorum kendime. Çünkü insanı hiç değilse yasaların koruduğuna, bu şiddete engel olması gereken insanların en azından kağıt üstünde varolduğuna inanıyorum. Ama hayvanlar, özellikle sokak köpekleri söz konusu olduğunda bu soru çok daha çıplak, çok daha sert görünüyor gözüme.
Ben tanık olmasam da bir yerlerde bir köpeğin çöp kamyonuna atılarak kemiklerinin kırıldığını, çocukların açlıktan öldüğünü biliyorum. Bunu bildiğim ve bildiğim halde bilmiyormuşum gibi davranabildiğim için kendimi kötü hissediyorum. Gözüm görmeyince katlanan gönlümden utanıyorum desem yeridir.