Tarih 15 Şubat. Paris gezisini, o gün dünyanın bütün büyük başkentlerinde düzenlenecek olan savaş-karşıtı gösterilere katılmak üzere uzatıyoruz. Bu büyük gövde gösterisine sabahtan ajite etmek için tutuyorum Père Lachaise mezarlığının yolunu. İnce ince yağan yağmurun altında ıslanmama aldırmadan, mezarlığın kuzeydoğu tarafındaki, 21-28 Mayıs 1871 tarihleri arasında son komüncü isyancıların devlet güçlerince kurşuna dizildiği Komün Duvarı'nı bulunca bir demet çiçek bırakıp, duvarı himaye eden asırlık ağacın altında bir süre anılara dalıyor; daha sonra bu duvarın hemen yakınındaki, Nazi barbarlığına karşı, Auschwitz, Mauthasen ve Flossenburg toplama kampları kurbanlarının, İspanya İç Savaşı'nda dövüşen Fransız Uluslararası Tugay gönüllülerinin ve tabii ki Fransız Direniş Hareketi'nin yüzlerce kahramanının anısına dikilen, önü daima taze çelenkler ve buketlerle dolu olan anıtları birbiri ardı sıra görünce neredeyse serseme dönüyorum. Yosun tutmuş mezarlarıyla Karl Marx'ın torunu Paul Lafarge, şair Paul Eluard, Fransız Komünist Partisi Genel Sekreteri Maurice Thorez ve daha nice "eski dost"u bir araya toplayan bu köşede bir-iki saat geçirdikten sonra yağmur sağanağa çevirip iliklerime kadar ıslanmış bir halde beni geri dönmeye zorladığında, mezarlığın başka yerlerinde bulunan Edith Piaf, Marcel Proust, Oscar Wilde, Honore de Balzac, Sarah Bernhardt ve Isadore Duncan gibi efsane isimlerin ebedi istirahatgâhlarına şöyle bir bakıp geçecek mecalimin bile kalmadığını fark ediyorum. Bir tek gözümün takıldığı Jim Morrison'un mezarının yanında duvara tebeşirle çiziktirilmiş "Jim isn't here" yazısı ve diğerlerinin yanında oldukça postmodern bir görüntü sunan Yılmaz Güney'in kabri dikkatimi çekecek. Ama acele etmem gerekiyor; yoksa bayağı bir mesafe olan Montparnasse'a kadar taksiye binmek zorunda kalabilirim. Mitinge yetişmek isteyenler nedeniyle metroda vagonlara binemeyeceğim konusunda uyarıldım. Bir kez daha: Uygun adım ileri!
|
||||