Adorno: Kitle, Melankoli, Felsefe
|
| |
|
Havai fişeklerinki muhteşem görüntülerdir. Genel anlamda empirik varlığın bedelinden, sürelilikten muaf empirik görünümlerdir onlar; cenneti simgelerler ama yine de insan ürünüdürler; hem duvara yazılan yazıdır onlar [Menetekel] ve hızla belirip hızla silinirler, hem de bizim saptayabileceğimiz türden bir anlam taşımayan bir yazıdır bu.
Yukarıdaki pasaj elinizdeki sayının 267. sayfasında, Tom Huhn'un “Kant, Adorno ve Estetiğin Toplumsal Geçişsizliği” isimli makalesinde alıntılanmış; Estetik Kuramı'ndan etkileyici, aforizmatik bir bölüm. Belşatsar ve hikmetli adamları duvara yazılan yazının anlamını çözememiş, bu sebeple de “âlâ bir ruh, ve bilgi, ve anlayış, ve düşleri yorma, ve bilmeceleri açma, ve düğümleri çözme ruhu” bulunan Daniel'den yardım istemişlerdi. Bilmeceler, düğümleri çözmeler ve bütün bunların Adorno'nun çözümlediği Kültür Endüstrisi sisteminin silahları açısından üstlendiği rolü düşünecek olursak –ve tabii Adorno'nun, sanat eserinin ulaşacağı en uç nokta olarak işaret ettiği şeyin, “bizim saptayabileceğimiz türden bir anlam taşımayan bir yazı” olduğunu, yani gerçekte, Kültür Endüstrisinin dayatmaları bir yana, asla ve asla “yazı olmadığını” da hesaba katarsak– Belşatsar ve hikmetli adamlarının Daniel'i, Adorno ve çağdaşlarının Stravinsky'sidir diyebiliriz. Tek fark, Daniel ağzını açtığında –“[...]Ve çizilen yazı şudur: MENE, MENE, TEKEL, UFARSİN. Bu şeyin manası şudur: MENE; Allah senin krallığını saydı, ve onu sona erdirdi. TEKEL; terazide tartıldın, ve eksik bulundun. FERES; ülken bölündü, ve Medlere ve Farslara verildi.[...] (Daniel-Bap 5.)”– bir Tanrı'nın ölçüp biçtiği insanın eksikliliğini, bölünmüşlüğünü dile getirmekten çekinmez (ki modern sanat da, Daniel gibi açıkça değil ama, örtük bir biçimde, bunu yapmaktadır, ya da yapmalıdır), ama kör Stravinsky, bir şeyler gördüğünü iddia eder ve bu şeyler Daniel'in gördüklerinin aksine “olumlayıcı”dır. Huhn'a göre, Adorno'nun, sanat eserinin nesnel görünümünün neye benzeyeceğine dair en açık yaklaşımı, havai fişeklere atfettiği karakterde bulunuyor. Ama bana öyle geliyor ki biraz dikkat edecek olursak, bu pasajda sanat eserinin nesnel görünümüyle ilgili olmaktan öteye geçen, Adorno felsefesiyle, ya da en azından Adorno perspektifiyle ilgili daha kapsamlı bir görüş bulmak mümkün.
Adorno okuru, hele filozofa ilişkin (genellikle Amerika kökenli) ikincil literatür hakkında genel bir bilgi sahibi ise, bu alıntıyı ve Cogito editörünün Adorno'yu anlatırken bu alıntıyı alıntılamasını başta pek o kadar ciddiye almayacaktır; çünkü Adorno'nun bütün bir düşüncesini özetlediği iddia edilen, yukarıdakinden çok daha etkileyici birçok pasajla karşılaşmış ve bu özetlemeci tavırdan bunalmıştır. Gerçekten de bir süre sonra sıkar insanı bu kestirme yollar. Yine de, Habermas'ın deyişiyle, eleştirel kurama, aydınlanmayı aydınlanmanın silahlarıyla aydınlatmak gibi bir kördüğüm atmak için kılı kırk yaran, eleştirel kuramı kendine yönelterek, eleştirmek için yola çıktığı kapsamacı eğilimlerin baştan çıkarıcılığına kanan; insanı mutlak yıkımın karşısına koyan bir dünyada, en ufak bir umut kırıntısı kalmayan bu dünyada, bundan sonra gözleri ona daima kapalı kalacak toplumlar için, “ifadesi olmayan” bir hakikati kurtarmaya çalışan bir adamın yaşamını ve yapıtını –hele yukarıdaki alıntıyla birlikte okunursa– Lyotard'ın (elinizdeki sayınınn 110. sayfasında yer alan yazısında geçen) şu metaforundan daha iyi hiçbir şey anlatamaz gibi geliyor bana:
“Adorno eleştirinin son noktası, sonucu, en görkemli görünüşüdür; adeta bir havai fişek demeti.”
Adorno'ya ilişkin ikincil literatürün bu karakteri, aslında Adorno'nun yapıtının kendi karakterinden kaynaklanıyor. Adorno slogan-aforizmaları seviyor. Sanki öğrenci olayları sırasında duvarlara Minima Moralia'dan bölümler yazılması yeterince ironik değilmiş gibi, bu duvarları gören Adorno'nun, en az duvarda yazılanlar kadar sloganvari bir yorumda bulunması (“Ben kitaplarımı öğrencilerim molotof kokteyli hazırlasın diye yazmadım”) tam da Adornovari bir çifte-ironi doğuruyor bu anlamda. Sırf böyle konuşmak da değil onun sevdiği, kendisinin de yakından ilgi gösterdiği bir filozofa, Kierkegaard'a dönecek olursak, Ya-Ya da'nın içindeki “En Mutsuz Kişi” başlıklı yazının şu bölümü, tam da Adorno'yu, Adorno'ları anlatıyor (keşke Adorno'nun bu satırları ne zaman okuduğunu bilebilseydik): “[...] özdeyişlerle düşünmeyen ve konuşmayan, fakat özdeyişlere göre yaşayan; yaşama karşı özdeyişler gibi, aphorismenoi ve segregati (Yunanca Aphorismenos veya Latincesiyle Segregati ayrılmış, kopmuş demek; burada Kierkegaard “aforizm” üzerinden bir sözcük oyunu yapıyor) yaşayan, insanlarla birlik olmadan, üzüntü ve neşelerini paylaşmayan biz; hayatla ayrı tellerden çalan, bu yüzden de gecenin sessizliğinde bir araya gelen yalnız kuşlarız, yaşamın kederi, günün uzunluğu ve zamanın sonsuzluğu bizden sorulur; biz, sevgili Symparanekromenoi, aptalların sevinç ve mutluluk oyunlarına inanmayanlarız, biz mutsuzluktan başkasına tapınmayanlarız.[...]”
Kierkegaard'ın “aptalların sevinç ve mutluluk oyunu” dediği şeyi, Adorno kitle kültürü kavramıyla karşılıyor bildiğimiz gibi ve Kierkegaard kadar sevgisiz, acımasız davranmayarak (ki “Auschwitz Sonrasında Eğitim” başlıklı yazıda Nazi subaylarıyla ilgili önerilerinde Adorno'nun ne kadar sevgi dolu bir insan olduğunu [!] görmeniz mümkün) diyor ki: “Eğer kitleler sırf kitlelere dönüştükleri için hakir görülüyorsa, şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki, onları kitlelere dönüştürüp küçük düşürme, devrin üretim güçleri ne kadarına izin veriyorsa o kadar olgunlaşmalarını sağlamak için, özgürleşmelerini engelleme konusunda kültür endüstrisinin rolü çok büyüktür.”
Theodor W. Adorno, Kierkegaard'ın izini sürdüğü o “en mutsuz kişi” miydi, değil miydi, herhalde bu konuda akıl yürütmek bizim işimiz değil. Ama Adorno'nun yapıtını böylesine etkileyici kılanın onun sınır tanımayan duyarlılığı; belki de olgulara ve şeylere –bugün hâlâ içinde yaşadığımız koşulların, henüz bütünüyle içselleşmemiş olduğu bir dönemde, çağdaş kapitalizmin ilk büyük zafer ve yıkımlarına sahne olan bir dünyada yazıyor olması sebebiyle– şaşırmaktan vazgeçmemiş, “şaşırmayı başarabilen” bir dâhinin naif duyarlılığıyla yaklaşması sayesinde edindiği o dur durak bilmez negatif güç olduğu gerçeğini göz ardı etmemiz mümkün değil, Habermas'ın 1963'te söylediği gibi: “Kaynağını acıdan alan analitik kavrayışın gücü acıya eşitse, incinebilirliğin ve Adorno'nun incinmişliğinin ölçüsü felsefi potansiyeldir.”
* * *
Adorno özel sayımız Besim F. Dellaloğlu'nun pedagojik olduğu kadar eğlenceli bir “Adorno'ya giriş” denemesiyle açılıyor. Yazısının hemen başında Adorno'nun burcunun özelliklerini sıralayan Dellaloğlu (Adorno mezarında takla atmaz diye umut ediyoruz) Adorno düşüncesinin genel hatlarını ortaya koyduktan sonra, bu düşüncenin bugün bizim için ne ifade ettiğini anlatıyor. 3 Mayıs Cumartesi günü, yayınevimizin Galatasaray'daki binasında bulunan Sermet Çifter Salonu'nda “Adorno ve Yapıtı” başlıklı bir söyleşi yaptık. Ferda Keskin, Ömer Naci Soykan ve Orhan Koçak'ın davetli olduğu söyleşiye, son anda çıkan bir aksilik sebebiyle katılamayan Orhan Koçak'ın yerine yine sevgili Besim F. Dellaloğlu, konuşmacı olarak katıldı (yani kendisi bu sayının skoreri). Bu söyleşinin metnini de yayımlamayı uygun gördük. Adorno'nun çocukluk ve mesai arkadaşı Leo Löwenthal, yazışmalarını temel alıp yirmili yıllardan başlayarak, Adorno'yla anılarını anlattığı yazısında özellikle genç Adorno'yu tanımamızı sağlıyor. (“Aralarında Adorno'nun da bulunduğu önde gelen Alman entelektüellerinin önemli bir bölümü ‘Büyük Uçurum Oteli'ne taşındı; uçurumun, hiçliğin, anlamsızlığın kıyısına kurulmuş ve her türlü konforla donatılmış güzel bir otel. Keyifle yenen yemekler ya da üretilen sanat yapıtları arasında her gün seyredilen uçurum, bu katıksız konfordan alınan zevki artırmaya yarayabilir ancak,” diyordu Lukács, Löwenthal de birinci elden tanıklığında, Lukács'ın sözlerine anıştırmalarla, bu otelin yerini tarif ediyor.)
Jürgen Habermas'ın “Mitle Aydınlanma'nın Kördüğümü: Max Hork-
heimer ve Theodor Adorno” başlıklı makalesiyle, Jean-François Lyotard'ın “Şeytan Adorno”su, yıllardır Adorno tartışmalarında temel alınan iki yazı. İkisinde de bir tür hesaplaşma çabası olduğunu göreceksiniz. Habermas, filozofun aklı akılla eleştirmek gibi bir yol izleyerek bir paradoksa sürüklendiğini, Lyotard'sa, karmaşık, parçacıklı üslubuyla, aslında Adorno düşüncesinin modasının geçtiğini, Adorno'nun, öte yandan, Eleştirel bakış için bir büyük, görkemli “son” olduğunu anlatıyor. Ardından Teo Grünberg ve David Grünberg, Adorno-Popper tartışmasının, dolayısıyla Adorno'nun pozitivizm karşısındaki argümanlarının bir özetini ve değerlendirmesini sunuyorlar. Weber, Adorno'nun metafizik sempatisini, önce Kierkegaard-Adorno ilişkisi bağlamında kurduğu bir eleştirel değerlendirmeyle; sonunda Adorno felsefesinin dil ve Ad yorumu üzerine bir çözümlemeyle açıklıyor. David Kaufmann'ın yazısıysa, Adorno'nun erken dönemlerinden bir yazı üzerinden, (elinizdeki sayının 320. sayfasında bulabileceğiniz) “Müzik ve Dil” üzerinden, filozofun Ad öğretisini özetliyor; Habermas'ın Adorno yorumunun bir eleştirisini sunuyor. İngilizcede Adorno'yla ilgili en etkili ikincil literatürün yazarlarından J.M. Bernstein, Adorno açısından genel bir metafizik değerlendirmesinin sonunda, deyiş yerindeyse, neden “Auschwitz'ten sonra şiir yazılamayacağını” anlatıyor. Emre Zeytinoğlu, “Adorno ve Yapıtı” başlıklı söyleşide sorgulanmaya başlanan “Adorno'nun politikliği” tartışmasını, filozofun sanat tasarımıyla birlikte ele alarak, sanat bağlamında genişletiyor. Tom Huhn, Kant ve Adorno estetiği arasındaki paralellikleri, Kantçı “yüce”nin doğadan sanata göçünü ele aldığı yazısında, aydınlanmaya karşı duran Adorno'nun aydınlanmacı karakterini vurguluyor. Raymond Guess Yeni Müziğin Felsefesi kitabının temel kavramlarını tartışıyor, Adorno'nun müzik serüvenin genel hatlarını, bunun yanı sıra, hocası Berg'e bağlılığının, felsefi spekülasyonlarına hiç de olumlu bir etkisi olmadığını, filozofun hocasını kayırdığını söylüyor. Edward W. Said'in yazısı, tam da bir derginin son yazısı olmak üzere yazılmış gibi; sonların büyüsüyle ilgili açıklamaları, Adorno'nun Beethoven'in geç dönemiyle ilgili yorumlarının değerlendirmesiyle sürdürüyor.
Theodor W. Adorno'nun, dördü radyo konuşmalarından derlenen beş yazısını okuyabilirsiniz bu sayıda. “Müzik ve Dil” dışındaki yazılar Adorno'nun radyo konuşmalarından derlendi; özellikle, yazarın tutkulu, yer yer saldırgan üslubunu yansıtacak yazılar seçmeye çalıştık.
Kaan H. Ökten'in hazırladığı, dergide uzun uzun işleyemediğimiz bir takım kavramları açıklayan ya da ilginç, eğlencelik ayrıntıları ele alan küçük-yazılar, yani kutular, yazılara alfabetik sırayla eşlik ediyor.
Değerli katkılarından dolayı Besim F. Dellaloğlu'na, ayrıca bilgisini bizden esirgemeyen Ferda Keskin'e çok teşekkür ederiz. Galatasaray'da, hemen YKY'nin yanında bir kafe var; Ara Kafe. Derginin hazırlıkları sürerken, orada da bayağı bir vakit geçirmek zorunda kaldık(!); verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü onlardan da özür dileyerek noktalayalım.
|