Bedenin yaşamsal sıvısı kan; sağlıktan kurban törenlerine varan bir alanlar zincirinde gerek gündelik yaşamda gerek inanca dayalı ritüellerde her zaman, her kültürde yüklenen anlam çeşitliliğiyle önemli bir yere sahip.
Angela Carter, feminist yazının önemli ismi Wirginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda'sına atıf yaparcasına Kanlı Oda (The Bloody Chamber/1979) adını verdiği kitabında “Mavi Sakal”, “Kırmızı Başlıklı Kız”, “Pamuk Prenses” gibi bildiğimiz masalları feminist bir bakış açısıyla yeniden yazar. Woolf kendine ait bir odayı kadın özgürleşmesinin önemli bir parçası sayarken Carter'ın masaldaki “oda”sı negatif bir çıkışla kanlı bir uyanışa denk düşer.
Carter masallarının kahramanları bakire, cinselliği tanımayan, arzunun ülkesine yürümemiş gençkızlardır.
Perrault tarafından yazılan “Mavi Sakal”da, bilindiği gibi olaylar zengin ve güçlü bir adam olan Mavi Sakal'ın karısına koyduğu bir yasak üstüne gelişir. Mavi Sakal karısına bir odaya girmesini yasaklar, buna rağmen odanın anahtarını da ona emanet eder. Kadın merakına yenilir, odaya girer ve orada Mavi Sakal'ın eski karılarının cesetlerini bulur. Kocası odaya girdiğini anahtar üzerine bulaşan kandan anlar. Kadın diğerleriyle aynı kaderi paylaşacakken kardeşleri tarafından kurtarılır.
Carter, “Kanlı Oda” adını verdiği aynı masalı, “bir varmış bir yokmuş” şeklindeki belirsiz bir zamanı işaret eden girişten kurtararak “şimdi”den geçmişe doğru ve birinci tekil şahıstan anlatır. “O geceyi hatırlıyorum; yataklı vagonda nasıl da narin, tatlı bir kendinden geçiş içinde, gözümü kırpmadan yatıyordum...” Anlatıcı ile anlatılan arasındaki ayrışmanın son bulduğu masalda Carter masalın özgün seyrine bağlı kalsa da; o masala yeni bir değer verme, kişiliklerin işlevi ve rollerin değişimi, kahramanlara yeni bir bilinç hali yükleme görülür. Perrault'nun, merak kediyi öldürür demek istercesine verdiği didaktik, ahlaki mesaj da Carter tarafından değiştirilmiş, masala yeni bir anlam ve değer yüklenmiştir. Merak, uyanışa giden yolu açar.
Paris'ten trenle yola çıkan kadın kahraman için yola çıktığı yerle varacağı yer iki farklı duruma da denk düşer: Paris çocukluğun, korunaklı bir mekânın, huzurlu ana evinin simgelendiği aşina ve güvenli bir ortamı; gidilen yer ise kocada simgelenen bilinmezliği, yeniyi, gizemli toprakları, bekâretten kadınlığa geçişi ifade eder. Eskinin ölümü, yeninin doğuşu. Tren, bu yeni varoluş biçimine geçmede itici güç olan arzunun simgesidir. Böylece Perrault'nun masalında değinilmeyen cinsellik, Carter'ın bütün masallarında önemli bir etken olarak yerini alır. 1700'lerin gotik atmosferine uygun bu şato genç kız tarafından, dışarıdan romantik hayallere denk düşen bir yer olarak algılanırken, içine girdiğinde daha ilk geceden itibaren şehvetin vahşice doyurulduğu bir yer olur. Sayısız odası, devasa yatağı, pornografik kitapların olduğu kütüphanesi, suretlerin parçalanıp çoğaldığı aynalar, göğüs göğüse bir çarpışma gibi acıyla yaşanan ilk gece... Evliliğin yaşandığı bu şato derhal bir yalnızlığa ve sürgün yerine dönüşür. Gotik roman ve dekadans estetiğin öğeleriyle yazılan, Marquis de Sade'a göndermeler yapılan “Kanlı Oda”da, yırtıcı bir hayvan gibi tasvir edilen koca tarafından saf ve el değmemiş bir kız seçilir. Masumiyet, aşk ve şiddet, evlilik bağı ve ölüm ortaçağ ve Rönesans dönemlerine ait grotesk tiplemelerle anlatılırken korku ve yabancılık duygusu bir dönüşüme uğramaz.
Mavi Sakal eşlerini cinsel isteklerine pasif bir biçimde boyun eğen kadınlar arasından seçer. Ailesinin uyarıları ve temkinli duruşuna rağmen gençkız Mavi Sakal'ın hayvansı çekiciliğine yenik düşerek hazza koşar. “Bana evlenme teklif ettiğinde ve ben de ‘Evet' dediğimde bile kaybetmemişti o kesif, o şehevi duruşunu. Biliyorum, erkeği çiçeğe benzetmek biraz tuhaf kaçar, ama kimi zaman bir zambağa benzetirdim ben onu. Evet. Zambağa. Hissedebilen bir bitkiye özgü o tuhaf, meşum sükûnet vardı onun da üzerinde, cenazelere gönderilen kobra başlı zambakları andırırdı, hani kılıç kınına benzeyen bembeyaz kılıfları kıvrılarak uzanır etli yaçyapraklardan dışarı, o etli kısmı ise öyle kalın ve gergindir ki dokununca parşömen gibi gelir ele.” Evliliğinin ilk anlarından itibaren haz ve acının, aşk ve ölüm döngüsünün durmayacağını anlar.
Girmesi yasak olan, ama anahtarı da ona teslim edilen odaya girdiğinde, kocasının en sevdiği şairin “Sevişme eylemi ile işkence icraatı arasında insanı sarsan bir benzerlik vardır” deyişinin tam olarak ne anlama geldiğini görür. Bu cehennemin kapısından çıkarken artık o odaya girmeden önceki kendisi değildir. Carter, kocası tarafından öldürülmek üzere olan kızı, bildiğimiz masal kalıplarının ya da geleneğin tersinden yürüyerek bir başka kadınla kurtarır. Silahını kuşanan anne, at sırtında şatoyu basarak Mavi Sakal'ı öldürür.
Yüzyıllar boyunca en kutsal kan sayılan bekâret kanı, Carter öykücülüğünde cinsellik-şiddet ve ölüm döngüsüyle kutsallığından arındırılır. Bedeli ödeyen kadınlar özgürlüklerine kavuşurlar. Masumiyet üstünden kadın-erkek ilişkilerindeki hegemonik yapıyı irdeleyen Carter, kadının doğasının ona verdiği, lakin kültürel yapıyla tabu alanlarından biri ilan edilen bekâretin yitirilmesiyle başlayan süreçteki ilişki mitosunu yeniden yazar. İpleri de kadının eline verir. Bekâret bozulur, kan akıtılır. Kadın da hazzın dünyasına doğru yolculuğa çıkar. Cinselliğin karanlık suları karıştırılır, insan ruhunun kara deliklerinin önünde durulur, hatta içine dalınır. Bu dalıştan sağ salim çıkan masum kızlar, kadın-erkek ilişkisindeki güçler dengesini yeniden kurarlar.
|