Bu sayıya isim ararken biraz zorlandık, son noktayı Cem Akaş'ın “kan davamız” konulu e-postası koydu:
Başlık ararken biraz kafiye merakına kapıldım:
Kan: akan can
Sonra geleneksel Cogito başlığı formatını bir deneyeyim dedim:
Kan: can, cinayet, sosis
Biraz daha az kasan, biraz daha hayattan birşey bulunabilir mi diye aramaya karar verdim:
Kanımızın son damlası
Sonra buldum, hem hayattan, hem içeriğin zenginliğini veriyor, hem de kapak resmine uygun:
Kan, damardan
saygılarımı sunmadan edemeyeceğim.
cem.
* * *
Dosya, Selim Badur'un tıp tarihinde kan araştırmalarını, transfüzyon deneylerini, kan bankalarının gelişimini anlattığı makalesiyle açılıyor: “Türk Dil Kurumu'nun, Güncel Türkçe Sözlük'ünde kan: ‘atardamar ve toplardamarların içinde dolaşarak hücrelerde özümleme, yadımlama görevlerini sağlayan plazma ve yuvarlardan oluşmuş kırmızı renkli sıvı' Fransızca Petit Robert'de: ‘damarlarda dolaşan kırmızı renkli yapışkan sıvı'; tıp çevrelerindeyse ‘tek kaynağı insan olan pahalı bir ilaç' biçiminde tanımlanır”.
Mino Gabriele ve Valentina Conticelli ise antik dünyada –kandan gelen iyimser mizacın özelliklerinin deşifresinden, özellikle sonraları Aristoteles tarafından kısmen kabul edilmesiyle büyük bir popülerliğe ulaşan “kan merkezli bilinç kuramı”na– kan araştırmalarını, klasik edebiyatta kanın üstlendiği rolü ve kanın büyüyle ilişkisini, aynı izleğin Rönesans ve Klasik Dönem yansımalarını ele alıyor: “Antikçağ boyunca kanın hayati önemde bir unsur olarak görüldüğüne dair elimizde güçlü kanıtlar vardır. Kaynağını mitolojiden alan bir kültürel izlektir bu. [...] ‘Kan, yani sanguis, Latincedeki ismini suavis'ten, yani letafetten almıştır, bu yüzden de kandan gelen iyimser mizacın etkisi altındaki insanlar latif ve iyi geçimli olurlar.' [Bu] cümlesiyle Sevilla'lı Aziz İsidore, Klasik Dönem düşünürlerinin kan üzerine düşüncelerinin büyük kısmını, kısa ama öz bir şekilde ifade etmiştir”.
Kaan H. Ökten, Ortadoğu kökenli din ve inanışlarda sıkça rastlanan, bazı hallerde söz konusu din ve inanışların odağına yerleşen kan fenomeninin Yahudi-Hristiyan mitolojisinde nasıl bir önemi olduğunu tartışıyor: “Yahudi dini akidesinde kan, Tanrı'nın verdiği canla özdeş olduğundan, hem inanç, hem de pratik gündelik hayatla ilgili somut birtakım hüküm, emir ve kurallar vazedilmiş veya yaşanılarak geliştirilmiştir. Bu durum, Yahudilikte din ile gündelik hayat arasındaki sıkı ve kopartılamaz bağın [örneğin berit, nida, kaşerut vs] ne kadar güçlü olduğunun bir göstergesi olsa gerektir. Hıristiyanlıkta ise kan konusu, dinin bir sırrı olarak anlaşılmış ve Yahudi inancından devralınan bazı uygulama, düşünce ve imgeler [kurban, kuzu, Fısıh gibi], dönüştürülerek İsa'nın kanına ayrı ve özel bir anlam yüklenmiştir. İsa'nın kanı, tüm insanlığı akladığı gibi, Efkaristiya ayininde onun kanı ve bedeniyle paydaş olunarak Tanrı-insan ilişkisi düşüncesine/inanışına yeni bir boyut katmıştır.”
“Kanın Arapçadaki yoldaşları hareket, kadın, dostluk, ihanet, tutku, yasa ve iktidardır” diyen A. Sait Aykut Arap-İslam dünyasında kanın ismiyle cismiyle nerede durduğunu anlatıyor. Sait'in yazısında ırkçı Araplara tepki duyan, bu konuda yazı yazan, düşünce üreten aydınlardan oluşan Şuûbîler'in metinlerinden örnekler, Câhız'ın siyahların beyazlardan üstün olduğunu öne sürdüğü kitabından bir bölümü, ayrıca kan dolaşımını Batılıdan önce bulan İbnü'n-Nefîs'in buluşunu ilan ettiği satırlarını bulabilirsiniz.
Gürbüz Erginer'se, kan-can-ruh özdeşliği düşüncesi üzerinden, tabu olarak kanın folklorik çağrışımlarını ele alıyor: “Anadolu genelinde, kurban olarak sunulan hayvanın kanının orada bulunan çocukların alnına sürülmesinin yanında; ‘Kurban kesilir kesilmez, kanından nefes darlığı çeken çocuğa bir kaşık içirilir'; ‘Kurbanın kanı meyve vermeyen ağaca sürülür, kurt vurmasın, meyve versin diye'; ‘İştahsız olanlara bir miktar kurban kanı içirilir'; ‘Kurbanın kanı, çok içki içen kocaya içirilir, içki içmesin diye'. Tüm bu uygulamalar, beşeri âlemden kutsal olana hediye edilen kurbanlığın, kurban edildikten sonra eti ve kanıyla birlikte kutsallaştığı düşüncesiyle bağlantılıdır. Burada, kutsallaşan kanın hedefle teması sonucu kutsallığın, hedefe aktarılarak arzu edilen sonucun alınacağı fikir çağrışımı vardır.”
Julian Huxley'in, Macmillan War Pamphlets yayınları arasında yer alan 1941 tarihli uzun makalesinden derlediğimiz “Kan Kavgası” başlıklı yazısı ise, Almanya'nın karanlık dönemini, Nazizmin kan temelli ideolojisinin “bilimsel” yapısını, Nazi Almanyasının ırsi çalışmalar üzerinde nasıl çarpıtmalarla yol aldığını açıklıyor.
René Girard, kurban kanıyla doyurulmayan şiddet güdüsünün, nasıl zincirleme toplumsal cinayetlere, kan davalarına yol açtığını açıklıyor; tragedyalardan yola çıkarak, medeniyet tarihimiz boyunca, kurban kanıyla kirli kanın birbirinden nasıl ayrıldığını, ya da nasıl “ayrılamadığını” ele alıyor; Girard'a göre, arkaik teokrasinin hükümdarlığıyla, devletçiliğe ve yasalara dayalı, yeni, “modern” düzenin tanınması arasındaki bir geçiş dönemine ait olan tragedyanın kusursuz denge ölçütü, “farklılık”ların silinmesinin, bu yüzden de kurban ritüelinin yanlış yola sapmasının bir ifadesi; bir sonraki adımsa şiddet güdüsünün zincirleme şiddet eylemlerine yol açması, yani toplumun “kan davalarıyla” kendi kendini yok etmesi. Artun Ünsal ise aynı zincirleme şiddet tepkilerinin Anadolu'daki karşılıklarını, yakın dönemde yaşadığımız olayların izinde irdeliyor: “Eski sıklıkla olmasa da, kan davaları Van'dan İstanbul'a, Muğla'dan Sinop'a, Mardin'den Yozgat'a ülkenin dört bir yanında hâlâ görülüyor. Sadece Anadolu'da değil, Ortadoğu'nun birçok ülkesinde, hatta Balkanlar'da Devlet'in adaletini hiçe sayan öç alarak kişisel adalet arama geleneği, bunca sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasal gelişmelere karşın kimi kırsal yörelerde gücünü koruyor.”
Güven Turan, Strabon'dan Plutarkhos'a, Moğollardan günümüz Çek mutfağına gıda olarak kan konusu üzerinde duruyor.
“20. yüzyılın ikinci yarısında, sanatçının yapıtının konusu, yapıtın fiziksel sunumuyla özdeşleştikçe, sanatla günlük yaşam arasındaki sınır da giderek bulanıklaşmaya, yok olmaya başladı.” Çağdaş sanatta, performans ve happening bağlamında, çok önemli bir yeri olan kanın, 1960'lardan bu yana, iki farklı sanatçı kuşağı tarafından nasıl ele alındığını ise, Peter Weiermair anlatıyor. Özellikle Avusturya Eylemciliği ve Hermann Nitsch'in ritüel-eylemlerini konu edinen Weiermair, “romantik çağda, hatta otuz yıl öncesinde olduğunun aksine, artık ‘görünür' olmayan kanın getirdiği tehlikeler”in (çünkü artık kan, yalnızca “dışarıda” olduğu, dışarıya aktığı zaman değil, damarlarda dolaşırken de bir tehdit unsuru) sanatı nasıl etkilediğini özetliyor.
Zeynep Direk âdet kanının “kirliliği”, cinsel kimliğin belirleyici bir unsuru olarak, “iğrenç ve kutsal kan” konusunu ele alıyor, âdet kanamasından Lacan ve “göreli dişi başkalığın klasik belirleniminin biricikliğine” uzanıyor: “Kadın ve erkek arasındaki sembolik mübadele tarihte hiçbir zaman özgür ve adil olmamıştır. [...] Lacancı sistemin yapıbozumu dişi başkalığın da ifadesinin önünü açacaktır.”
Son olarak Slavoj Zizek, “kan emici” varlıkların, “vampirlerin” doğası üzerine, Kant-Lacan çizgisinde bir kuramın izini sürüyor; vampirleri temsiller evreninin “neresine” yerleştireceğimiz sorusuna, Immanuel Kant'ın olumlu-olumsuz-sonsuz yargı ayrımları aracılığıyla bir yanıt arıyor: “ [...] popüler kültür metinlerinde, ne ölü ne de canlı olan acayip yaratıklar, yani ‘vampirler', ‘yaşayan-ölüler' olarak anılırlar – ölü olmasalar da, biz sıradan ölümlüler gibi canlı olmadıkları, bizim yaşadığımız biçimde yaşamadıkları ortadadır. ‘O yaşayan-ölüdür' yargısı böylece tam da, vampirleri ölülerin bölgesinden dışlamaya, ama sırf bu yüzden de onları (‘o ölü değildir' yargısıyla yapılabileceği gibi) canlıların bölgesinde konumlandırmamaya yönelik salt olumsuz bir yaklaşım içermesi anlamında, sonsuz-sınırlayıcı bir yargıdır.”
Bu sayının odağında Edward Said var. Yakın zamanda kaybettiğimiz Edward Said'le yapılan son söyleşiye yer veriyoruz. Söyleşinin başlığı, Said'in bütün bir entelektüel mücadelesini özetler nitelikte: “Ötekine Bir Yer Vermenin Bir Yolu Olmalı”. Bilindiği gibi, Edward Said'in çalışmaları, özellikle de Şarkiyatçılık, her zaman, ölümünden sonra genellikle olduğu gibi övgü ve saygıyla anılmadı. Söyleşinin başındaki giriş yazısında David Barsamian'ın da dile getirdiği gibi, ona “terörist” sıfatını uygun görenler bile olmuştu; Edward Said'in kendisinin de sözünü esirgemeyen bir entelektüel olduğunu hatırlarsak, bu tür “kavgaların” nerelere vardığı hakkında fikir sahibi olabiliriz. Fikir vermenin ötesine geçmek, “ötekine de bir yer vermek” adına, bilinen en sert Edward Said eleştirisini, şarkiyatçılarla Said arasındaki kavganın doğasını bire bir yansıtan bir örneği, yani İbn Warraq'ın “Said ve Saidciler ya da Üçüncü Dünya Entelektüel Terörizmi” başlıklı yazısını yayımlamaya karar verdik.
Yeni Perspektifler bölümündeyse, yeni yayın kurulu üyemiz, Şeyla Benhabib'in “Değişen Dünyada Siyaset Kuramı ve Siyasal Üyelik” başlıklı yazısına yer veriyoruz. Benhabib dünyanın en seçkin üniversitelerinde çeşitli tartışmalara sebep olan makalesinde, özellikle Avrupa Birliği gibi oluşumların, ya da örneğin Kanada'daki Quebec Hareketi'nin sebep olduğu anayasal tartışmaları; önümüzdeki yirmi yılın siyaset bilim çalışmaları için belirleyici olacağını düşündüğü, “ulus-devlet'in dağılımı”, “ülkesel sınırların bulanıklaşması” ve “siyasetin ülkesizleşmesi” izleklerini değerlendiriyor.
Cogito'nun ocak sayısının dosya konusu “Şiir” olacak. Bir süredir hazırlıklarını sürdürdüğümüz, sonraki iki sayımızın dosya konularıysa, “Avrupa Kavramı” ve “Avrupa Siyaseti”.
|