“Avrupa” sayımızın hazırlık süreci bayağı tartışmalı geçti. Hazırlıklarına aylar önce başlamıştık, ama üç kez baştan kurmak, her defasında da baştan başlamak zorunda kaldık. Konu Cogito'nun, eğer bir “Avrupa” sayısı hazırlayacaksa, bunu nasıl yapması gerektiğine gelince, yayın kurulu önce ikiye, ardından üçe bölündü.
Başta amaç iki sayı hazırlamak, birinde Avrupa kavramını, diğerinde Avrupa siyasetini ve yakın dönem gelişmeleri, özellikle de Anayasa tartışmalarını ele almaktı. Asıl tartışma konusu olan, böyle bir sınıflandırma sonucunda, Avrupa'nın neliğiyle ilgili sayının nasıl hazırlanacağıydı.
Ahmet Kuyaş ve ben (eğer Ahmet beyi yanlış anlamadıysam tabii) Avrupa kavramı denen bir şey varsa eğer, ve biz bunun neliğini araştırıyorsak, yapmamız gereken şeyin ilkin, söylem düzeyinde, Avrupa-merkezciliğin en merkezi metinlerinden faydalanmak, hatta ana metinler denen ve söylemin ürettiği kavrayışın tarihsel kapsayıcılığına oranla, çok daha yakın dönemlere tarihlenen metinlerle sınırlı kalmadan –söylemin bunları ne zaman, nasıl, hangi koşullarda ürettiği ya da bünyesine kattığı gibi verileri ve bunlara ilişkin iddia ve karşı-argümanları bir tarafa bırakıp– tarihsel açılımları hesaba katarak; ortaya konan üretimi, söylemin nesnesini kuşatmaya çalışmak olduğunu düşünüyorduk – sanırım bu biraz da, Avrupa-merkezci olmayan bir Avrupa söylemi olamaz, gibi bir düşünceden ileri geliyordu. Yani Avrupa'nın kendisini nasıl belirlediği olmalıydı bizim konumuz. Aydın Uğur, Homeros-Vergilius-Milton şematizmime, kavramlara uzak durma terbiyesi üzerine yaptığı konuşmayla yanıt verdi, Güven Turan, Ferda Keskin ve Kaan H. Ökten de kavramlara uzak durma terbiyesini koruma eğilimindeydi – doğal olarak bu ilk bölünmede bir yanda inşaacı, diğer yandaysa yapı-sökümcü bir duruş vardı. Doğan Özlem'le konuştuğumuzda, o da bu kez Ahmet Kuyaş ve bana yakın durdu – ama karşı-söylemin, (yani “post-modern dönemde yaşayıp kendine saygı duyan her solcu entelektüel”in –bkz. Zizek, s. 214 – yapacağı gibi) Avrupa-merkezcilik denen görüşe karşı konumlanan eşdüzeyde kapalı tavrı örnekleyecek bazı metinlerin de bu okumaya dahil edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu ilk bölünmedeki yapı-sökücümcü cepheye yanıt olarak, Avrupa kavramına yapı-sökümcü bir bakışın da, zorunlu olarak Avrupa söylemi içinden gelişen bir tavır olacağı düşüncesini öne sürdük – Ferda Keskin bu “reflektif paradoks”un yersizliğini eleştirdi. Üçüncü bölünmeyse, Enis Batur, Ekrem Işın, ve Cem Akaş'tan oluşan cepheyle ortaya çıktı. Burada yine, önce Avrupa'nın kendisini nasıl belirlediği merkeze alınacak, ancak aynı zamanda, karşı-söylemin değil, doğrudan öteki'nin Avrupa'sının kavramsal boyutuna girilecekti. Sonuçta bir ara yol ararken, başlangıçta yaptığımız kavram-siyaset ayrımının sınırlarının giderek bulanıklaştığını fark ettik.
Yine de, nasıl yaklaşırsak yaklaşalım, Türkiye'de zaten yıllardır bu konularda ne düşündüklerini, Avrupa'yla ilgili hangi kavramı nasıl kurduklarını, ya da Avrupa-Türkiye ilişkilerinin geçmişini ve geleceğini nasıl değerlendirdiklerini, Türkiye'nin Avrupa politikasını ya da Avrupa'nın Türkiye politikasını anlatan değerli uzman, aydın ve yorumcularımızın, perspektiflerini yineleyecekleri bir platform yaratmanın anlamı olmadığı açıktı.
Sonuçta burada yaptığımız, dünden bugüne Türkiye'de gerek çevirilerle gerekse özgün yayınlarla geliştirilen yaklaşımların bir özetini de içeren, ama hem ana metinleri, hem onların söylem düzeyindeki tarihsel açılımlarını, hem karşı-söylemin temel yaklaşımlarını hem de öteki Avrupa'nın farklı yönelimlerini inceleyen ve kapsayan bir derleme.
Avrupa bütünleşmesinin modern kahramanları, Husserl, Valéry, Eliot ve Kundera'nın makaleleri, ana metinler dediğimiz ekseni oluşturuyor. Sloterdijk'ın bakışı, yeni anayasacılık hareketi bünyesinde doğan yeni kavramlaştırma eğiliminin en seçkin örneğini gözler önüne seriyor. Scheler'in makalesi dünya savaşı sırasında Avrupa'nın nasıl göründüğünü, ayrıca savaşın kavramın gelişimindeki rolünü vurgular nitelikte. Jameson, Avrupa'ya Avrupa dışından bakarken, Slavoj Zizek'ten aldığımız, Avrupa-merkezcilik bağlamındaki savunmaya yer açıyor – Kara Atena'nın yazarı Martin Bernal köken mitinin muğlaklığıyla Zizek'in perspektifini dengeliyor. Ayhan Kaya'nın kapsamlı çalışmasından çıkardığı verileri ve sonuçları sunduğu yazısıysa Avrupa yabancılığının İslam kanadının koşullarını gözler önüne seriyor. Anayasa tartışmasına, no-demos teziyle tanınan Joseph Weiler'in Avrupa anayasasını gereksiz bulan yazısıyla birlikte, Habermas'ın neden bir anayasaya gereksinim duyulduğunu anlattığı makaleyle giriyoruz. Ulaş Candaş'ın Alain Touraine'le yaptığı söyleşinin de ses getireceğine inanıyoruz; aslında, Touraine'ninkine benzer yorumları, yazın kongre nedeniyle İstanbul'a gelen Habermas'tan da duymuştuk. Dosyayı, karamsar Boltho'nun Avrupa ekonomisine bakışıyla noktalamayı uygun bulduk.
Mart ayında İstanbul'da bir konuğumuz vardı: Shoah'nın yönetmeni, Claude Lanzmann. Enis Batur Claude Lanzmann'la söyleşti; Avrupa sayımız açısından da oldukça önemli bir metin çıktı ortaya.
Bu sayının Odağında Kant ve Irak savaşı var. Roger Scruton'un “openDemocracy.net” adlı internet forumunda ortaya attığı soruyla, “Kant Irak savaşını onaylar mıydı” sorusuyla çıkan tartışmanın özgün yazısı, yani Scruton'un “Immanuel Kant ve Irak Savaşı” başlıklı yazısının yanında, yanıt olarak Nebil Reyhani'nin makalesini yayımlıyoruz. Gündem bölümündeyse Jeremy Harding'in İngiltere'den, Fransa'daki başörtüsü sorununa baktığı makalesi yer alıyor.
Avrupa sayılarının tek sayıya inmesiyle boşalan Haziran sayısının dosya konusu “Ölüm”. Bu yılın son sayısıysa, daha önce de duyurduğumuz gibi, Kant özel sayısı olacak.
|