Gırtlakların İktidarı

Sıla Okur


Her seçim zamanı görüyoruz onları, birbirinden renkli süslenmiş, bayraklarla flamalarla bezenmiş Pakistan otobüsü gibi seçim araçlarının tepesinden nasıl başarılı yöneticiler olacaklarını haykırıyorlar. Oysa bütün otobüslerde çok güçlü (ve genellikle sesten anlayan olmadığı için cızırtılı yayın yapan) sistemler var. Yani değil haykırmak, fısıldayarak konuşulsa bile bütün söylenenler duyulabilir.
Geçmişten bugüne yoğurtçularımız, sütçülerimiz, patates-soğancılarımız, tüpçülerimiz (dayanılmaz havalı kornaların bittiği yerde “jingle” kullanılmaya başlanmıştı) hep reklamlarını bağırarak yaptılar. Bunda anlaşılır bir yan var elbette: Evinde, belki kapalı pencereler ardında oturan insanın dikkatini ancak yüksek bir sesle çekmek mümkün. Peki ya seçim meydanlarına –zaten liderlerini dinlemek için– toplanmış kalabalığa neden bağırılır?
Bu gibi durumlarda hep aklıma o meşhur Nürnberg toplantısı geliyor: Binlerce Nazi ip tutmaca dizilmiş, on adam boyundaki bir kürsüden konuşma yapan Führer'i dinlemede. Başka ünlü sahneler de var. Shakespeare'in Julius Caesar oyununda Sezar öldürüldükten sonra Marcus Antonius'un Coliseum önünde halka seslenmesi, “Sezar'ı övmeye değil, gömmeye geldim,” cümlesi bunun başka bir örneği. Hiç değilse bu olayda hoparlör kullanılmamıştı. Bir de Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway romanında sokaktan egzoz patlamaları ve motor gürültüleri içinde geçen büyük bir arabaya yayaların “devlet geçiyor” diye duydukları korkuyla karışık saygıyı, sonra partidekilerin dışardan gelen cankurtaran sirenini duyunca “İşte medeniyetin ayak sesleri” diye hayranlık hissetmelerini hatırlarım. İnsanı özetle Allah yoluna çağıran ezan da yüksek bir konumdan ve yüksek sesle okunur.
Kim bilir, başımızın üstünde sesten hızlı uçan askeri uçaklara hayran hayran bakışımız, kocaman kepçeleriyle dere tepe dümdüz eden iş makinelerini hayretle izleyişimiz, hatta hayvanlar dünyasından bir örnek verecek olursak ineklerin trenlere büyük bir aşkla, sevecenlikle bakmaları da bu yüzdendir.
Bitmek bilmiyor: Taksim civarında yaşayanlar, her gün Taksim'deki hastanelerden birine yetişmeye çalışan cankurtaranın –sirenleriyle kimse ilgilenmediğinden olacak– ilkyardım uzmanının yükselticiden attığı canhıraş çığlıklarla hedefine ulaşmaya çalıştığına tanık oluyor. Trafik polislerinden de benzer sesler yükseliyor: Araçların “bekleme yapmaması”, yolcu bekleyen “ticarilerin” ilerlemesi megafonla iletiliyor (burada iki deneyimimi paylaşmadan edemeyeceğim: Bostancı deniz otobüsleri iskelesinin önünde aracını park ettiği yerden çıkarmaya çalışan bir kadın sürücü, polis megafonundan şu iltifata maruz kalmıştı: “Ehliyeti bakkaldan mı aldınız hanımefendi?” Bir de Söğütlüçeşme'den Altıyol'a çıkarken arkadaşlarımla tanık olduğum bir klasik: Bir araba sağdan ikinci şeride park etmiş, bir trafik polisi de yanına gelmiş, çekicideki meslektaşına arabanın kilitli olduğunu işaret ediyor. Megafondan gelen cevap: “Vur… Kır i…nenin camını!”)
Tam da yerel seçimlerden önce kaleme alınmış bu yazıda, gelecekteki seçimlerde meydanlara çıkacak liderlere bir teklifte bulunuyorum: Kim meydanda en az bağırır, sokak arasına otobüsünü minibüsünü en az sokup, camları çerçeveleri indirmezse, oyum onadır. Demokrasi ve iktidar anlayışı birbirlerinin çıkardığı böğürtüleri bastırmak olan insanların arasında, usulca fısıldayarak anlaşabileceğim günlerin ve kişilerin hayalini kuruyorum.