| “Doğruya,
İyiye ve Güzele”
|
| |
Teo Grünberg’le Söyleşi – David Grünberg
|
DAVİD GRÜNBERG: En başından, İstanbul’dan başlayalım istersen.
TEO GRÜNBERG: Beyoğluluyum, orada doğdum, Ankara’ya gelene kadar
da orada yaşadım. Ancak son beş yılımı Anadolu yakasında geçirdim,
önce Erenköy, sonra Suadiye... Ama otuz yılı aşkın hayatım Beyoğlu’nda
geçti. Önce Tünel’e daha yakın kısmında, sonra Taksim’de oturdum.
Yani eski Beyoğlu’nun havasını çok yakından yaşadım. Bazen televizyonda
nostaljik görüntüler gördüğüm zaman tabii çok duygulanıyorum, yaşantım
tazeleniyor. Televizyondaki duyurulardan öğreniyorum ki, o güzelim
eski İstanbul şimdi yavaş yavaş yeniden arındırılıyormuş, birçok
yerde yeniden denize girilebilecekmiş. Ben çok denize girerdim;
çok severdim denize girmeyi. İki yaşımdan itibaren denize girdim,
yazın adalarda, Burgaz, Büyükada, Heybeliada... Boğazı çok bilmem,
tabii birçok kez gittim ama orada kalmadım.
Dedem din adamı, felsefeci ve pedagog. Kendisi hem hocalık, hem
yöneticilik, çok uzun yıllar lise müdürlüğü yapmıştı. Onun çok etkisi
altında kaldım; annem ben çok küçük yaşlardayken bana örnek olarak
kendi babasını gösterirdi. Geçen yüzyılın tam başında, 1900 yılında
Almanya’dan göç ederek Türkiye’ye geliyor ve sonra buraya yerleşiyor.
Burada bir lise kuruyor, hem pedagog hem de lise müdürü olarak yetmiş
yaşında emekli olana kadar çalışıyor. Tam bir bilim adamı, bir din
adamı ve aydın bir kişiydi. Ayrıca hayırsever, kendini insanlığa
yardıma adamış birisiydi. Üç-dört yaşından itibaren, kendimin bilincine
vardığım andan itibaren, hep dedem gibi olmak idealiyle büyüdüm.
Örneğin, tüccar olmak hiçbir zaman aklımın ucundan bile geçmedi,
zengin olmak ve bunun gibi şeyler de. Kendimi dedem gibi daima bilime
adamak istedim.
Her zaman okumayı seviyordum, ama size önce bir huyumu anlatayım.
Asla yarınki dersimi bugünden çalışıp bitirmek hoşuma gitmezdi,
hep bir sonraki dersi okumak isterdim ve okurdum da. Hep daha fazlasını
öğrenmek isterdim. Çok genç yaştan itibaren, daha ortaokuldayken
ders kitaplarımla yetinmiyordum, daha fazla bilgi almak için daima
ek kaynaklara başvurmak hoşuma gidiyordu.
Şişli Terakki Lisesi’nden mezun oldum. Bu lisenin öğretmenleri çok
nitelikli öğretmenlerdi. Yanlış hatırlamıyorsam, tüm öğretmenleri
aynı zamanda Kabataş Lisesi’nin de öğretmenleriydi. O zamanlar Kabataş
Lisesi’nin düzeyi son derece yüksekti; bu bakımdan kendimi kısmetli
addediyorum. Çok iyi öğretmenlerim vardı, felsefe öğretmenim özellikle.
Ama aslında felsefe okumadım, mantık ve sosyoloji okudum çünkü,
fen şubesindeydim. Mantık ve sosyoloji hocam, oğlu gibi kendisi
de ünlü bir kişi olan, Emre Kongar’ın babası İhsan Kongar’dı. Pek
çok lise kitabı da yazmıştır. O zamanki sosyoloji tamamıyla Fransız
okulu, yani Durkheim sosyolojisiydi, ben de çok iyi Fransızca biliyordum.
Hocamın da etkisiyle Durkheim’ın bütün yapıtlarını özgün dilinden
okudum ve derste hocayla okuduklarımı sürekli tartıştım. Sınıf arkadaşlarım
dersin başında “aman Teo, hocaya birkaç soru sor da ders kaynasın”
derlerdi, gerçekten de benim sorularımla ders kaynardı, hocayla
ikimiz arasındaki diyaloglarla geçerdi.
D.G.: İstanbul Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nü bitirdin,
kimya mühendisliğini tercih etmen nasıl oldu?
T.G.: Kimya Mühendisliği Bölümü’ne kendi tercihimle değil, babam
bir meslek sahibi olmamı istediği için girdim. Bana kalsa matematik
ya da fizik okurdum. Aslında felsefe okumayı düşünmüyordum çünkü
felsefeyi bir disiplin olarak görmüyordum. Felsefe benim için bir
yaşam tarzıydı, sonradan anladım ki ben daha ilk yıllardan, düşünmeye
başladığım lise yıllarından itibaren bir felsefeci olarak davranıyordum.
Ne demek felsefeci olarak davranmak? Her konunun temeline inmek,
yüzeyiyle yetinmeyip derinliklere girmek, irdelemek, ardında neler
olduğuna bakmak.
Sanırım lisenin son yılında, Principia Mathematica’nın birinci cildi
ve D. Hilbert ve W. Ackermann’ın Grundzüge der Theoretichen Logik
(Toeorik Mantığın Temelleri) adlı kitabı ilgimi çekti ve okumaya
başladım. Demek ki ben çok genç bir yaştayken sembolik mantıkla
tanışıklığım başlamış oldu. Bir de genel olarak matematik ve fizik
fevkalade ilgimi çekiyordu. Lise son sınıftan itibaren daha da artan
bir ilgiyle kütüphanelere gitmeye başladım. O zamanlar kütüphaneden
kitap almak çok zordu, saat tam beşte kapanırdı, kitap sağlamak
için perişan olurduk.
D.G.: İstersen buradan akademik felsefe hayatına geçelim. İlk olarak
akademik felsefe hayatına İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Felsefe Bölümü’nde başladın. O zamana kadar olan süreçten biraz
söz edelim.
T.G.: 1950 yılında kimya mühendisliğinden mezun oldum fakat mesleğimi
icra etmedim. Sevmedim aslında. Çok başarılı bir dereceyle mezun
oldum ama zoraki, yani severek değil. Mezun olduktan sonra fizikte
doktora yapmak istedim. O zamanki İstanbul Üniversitesi Fizik Kürsüsü
başkanı – o yıllarda bölüm yoktu sanırım – Fahri Yeniçay idi. O
zamanlar memleketimizde henüz teorik fizik yoktu, fizik adı altında
meçhul bir deneysel fizik vardı, o da benim istediğim bir şey değildi,
dolayısıyla fizikte doktora yapmaktan vazgeçtim. Sonra tam on yıl
geçti. On yıl kendi kendime çok yoğun bir biçimde felsefeden tutun
ekonomiye kadar çok çeşitli dallarda çalıştım, özellikle mantık,
fizik ve bu arada çok ilgimi çeken matematiksel ekonomi... Bu arada,
babama yardım ettim. Onun ticari işlerinde çalıştım fakat nefret
ediyordum. Bu on yıl aslında hiç hoşuma gitmeyen yıllar olmuştur.
1955’te evlendim. 1960 yılında babam vefat etti. Onun vefatından
birkaç ay sonra, dayım Benami Markus ve eşi Lea aracılığıyla İstanbul
Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde o zaman doçent olan Hüseyin Batuhan
ile tanıştım. Bu tanışma hayatımı değiştirdi. Hüseyin Batuhan, benimle
biraz sohbet ettikten sonra, İstanbul Üniversitesi’nde bir yandan
doktora yapmam bir yandan da sembolik mantık dersi vermem teklifinde
bulundu. Atatürk’ün getirdiği elli büyük bilim ve felsefe adamından
biri olan Hans Reichenbach ayrıldıktan sonra artık sembolik mantık
okutulmuyordu. Hüseyin Batuhan, “Madem ki siz bu konuda bilgilisiniz,
gelin ders verin, ben gereğini yapıp, hocaları ikna edeceğim” dedi.
Macit Gökberk Felsefe Bölümü’nde ders veren hocalardan biriydi.
Hüseyin Batuhan’ın dediğini yaptım, terk-i ticaret eyledim. Babam
öldükten sonra işler benim üzerime geçmişti, bu yüzden terk-i ticaret
eyledim diyorum. O gün hayatımın en mutlu günü oldu, benim için
yepyeni bir hayat başladı. Üniversitede doktora öğrencisi oldum
ve ders vermeye başladım. Kadro olmadığı için bir akademik dönem
kadar konferansçı diye bir unvanla ders verdim. O dönem Türkiye’de
iki üniversitede felsefe bölümü var, bir tanesi de Ankara Üniversitesi’nde...
D.G.: Ankara Üniversitesi’nde sembolik mantık okutuluyor muydu?
T.G.: Nusret Hızır Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde
sembolik mantık dersi veriyordu ve hocalar benim doktora jürimin
kurulması için bana da danışmışlardı. Ben de “bu konuda çalışan
bir hoca varsa jürime girmesini çok arzu ederim” dedim. Bizzat kendi
arzum üzerine Nusret Hızır jürime alındı. Doktora çalışmam, Anlam
Kavramı Üzerine Bir Deneme. Daha önce Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi
yayınlarından çıkmıştı, şimdi Yapı Kredi Yayınları tekrar basacak.
İstanbul’da bulunan ve çalışan “Sanat Tanımı Topluluğu” adlı bir
topluluk bu denemeyi bir ders kitabı gibi çalışıyormuş. Ankara’ya
gelip benimle görüştüler, Yapı Kredi Yayınları’yla temas etmemi
de aslında onlar sağladılar.
Beş altı sene, 1960’dan 1966’ya kadar İstanbul Üniversitesi’nde
ders verdim. Doktoramı tamamladıktan sonra görev unvanı olarak kısa
bir süre konferansçı, ondan sonra da uzman unvanı aldım, asistan
olmadım. Böylece tek başına bağımsız ders verme yetkisine sahip
uzman unvanını kazandım.
Hüseyin Batuhan’ın ODTÜ’de tanıdıkları vardı. O zaman Fen Edebiyat
Fakültesi dekanı Erdal İnönü’ydü ve Hüseyin Batuhan’ın yakın bir
tanıdığıydı. Orhan Pamuk’un büyükbabası veya babası da Erdal İnönü’nün
tanıdığıydı. Ayrıca Hüseyin, ünlü bir kimya profesörü olan Bahattin
Baysal ile de yakından tanışıyordu. İşte bu yakınlıklar aracılığıyla
Hüseyin Batuhan o zamanki ODTÜ Beşeri İlimler Bölümü’ne felsefe
ve mantık dersleri vermek üzere çağrıldı. Hüseyin Batuhan bir şartla
kabul etti. Kendilerine mantık ve felsefe dersleri verilmesi konusunda
çok fazla yardımı dokunacağına inandığı Teo Grünberg adında bir
dostu vardı ve gelirlerse birlikte geleceklerdi. Bu şart kabul edildi
ve böylece ikinci büyük serüvenim başlamış oldu. İlk akademik hayatım
1960 yılında, ikinci büyük serüvenim 1966 yılında başladı. 1 Eylül
1966’da ODTÜ’de bir unvan aldım, “Assistant Professor”. O zaman
henüz Yardımcı Doçent keşfedilmemişti, yardımcı profesör olmuştum.
D.G.: ODTÜ Beşeri İlimler Bölümü’nde yıllarca mantık ve felsefe
dersleri verdin...
T.G.: Evet, 1966’dan 1983 yılının Şubatına kadar.
D.G.: Felsefe Bölümü’nden önce yüksek lisans ve doktora programları
kurulmuştu. Bunlar hangi yıllara rastlar, kuruluş aşamalarından
söz edebilir misin?
T.G.: Bu benim kişisel başarım. Hüseyin Batuhan ve ben ODTÜ’ye ayak
bastığımızda bir idealimiz vardı, Felsefe Bölümü’nü kurmak, lisans,
yüksek lisans ve doktora programlarını açmak. Fakat çok zor oldu,
bize direndiler. Özellikle ODTÜ’nün bir teknik üniversite olmasının
altını çizdiler. Kişisel olarak en yakın dostumuz olan rektörler
dahi bunu hazmedemediler. Uzun yıllar müthiş bir mücadele verdik.
1975’ten sonra bu programları açtık. Bu arada Hüseyin Batuhan kendi
isteğiyle profesör olmadan emekli oldu. Eşi İstanbul’a dönmek istemişti.
Geçtiğimiz yıllarda kendisi İspanya’da Bir Şato adlı bir kitap yazdı,
gerçek isimleri değiştirerek. Benim için de Leon Blumberg adını
kullandı. O kitapla hatıralarım yeniden canlandı.
Yüksek lisans ve doktora programlarının kurulması konusundaki itirazları
aşmak için yavaş yavaş bir ikna kampanyasına giriştim, birebir temaslarda
bulundum. Tek tek yetkili profesörlerle bu konuya yakınlaşmaları
için uzun yıllar görüşmelerde bulundum. Nihayet günü geldi, ikna
ettim. Önce 1979 yılında yüksek lisans programı kuruldu.
D.G.: Bu program bünyesinde mantık, bilim felsefesi ve bilim tarihi
dersleri açıldı...
T.G.: “Master’s Program in Logic, Philosophy and History of Science”tı
açılan programın adı. Profesör olduğum yıldı. İki sene sonra ilk
mezunları verdik. İlk mezunlarımızdan biri Erdinç Sayan’dır, şimdi
bölümümüzde öğretim üyesi.
D.G.: İsimde fen dalına daha yakın bir çağrışım olmasının bir etkisi
oldu herhalde, bu bir taktik gibi miydi? Yoksa o alana mı ilgi duyuyordunuz?
T.G.: Her ikisi de. Mutlaka fencilerin ikna olmasını sağlamış, işimizi
kolaylaştırmıştır, ama kendi kişisel felsefe anlayışıma ve formasyonuma
da uygundu. Dolayısıyla, bunu sadece bir taktik olarak almamak lazım;
bu benim de istediğimdi.
Hemen yeniden bir kulis faaliyetine girişip, doktora programının
açılmasını sağlamaya çalıştım. Bu kolay oldu, çünkü bir kapı açıldıktan
sonra diğerleri daha kolay açılır, zaten yüksek lisans programı
açılmıştı. İki sene sonra, 1981’de doktora programı da böylece açılmış
oldu. 1982’de YÖK kuruldu ve bu ilk bakışta bizim için her şeyin
sonu oldu. Beşeri İlimler Bölümü kapatıldı. Tarih Bölümü, Modern
Diller Bölümü gibi yeni bölümler kuruldu. Bir sürü bölüm kuruldu
da bizimki kurulmadı, aslında kendimizi bir anda kapı dışarı edilmiş
bulduk.
D.G.: Sosyoloji ve Psikoloji Bölümü var mıydı o zaman, yoksa YÖK’ten
sonra mı kuruldu?
T.G.: Sosyal Bilimler Bölümü vardı, YÖK bunları böldü, sosyoloji
ve psikoloji bölümleri kuruldu. Şimdi burası çok ilginç, aslında
bu seneler benim kariyerim açısından çok önemlidir. O zaman ben
üç senelik profesördüm, 1979’da profesör olmuştum. Dekan Tuğmaç
Sayraç, kimyacıdır kendisi, beni yeni kurulan Sosyoloji Bölümü’nün
başkanlığına atadı ve bütün felsefeciler o bölümün öğretim üyesi
oldu. ODTÜ’de bu şekilde kalabildik ve bu durum bana büyük olanaklar
sağladı; rektörle tanıştım, Mehmet Gönlübol.
Mehmet Gönlübol ile çok yakın dost oldum ve Felsefe Bölümü kurulabilmesi
için onu ikna ettim. Ama iş bununla bitmiyordu; YÖK’ün de ikna edilmesi
gerekiyordu. Neyse ki İhsan Doğramacı’nın başyardımcısı Tahsin Özgüç
idi. Kendisini çok iyi tanırım, çok ünlü bir arkeologdur. Geçenlerde
ODTÜ’de bir konferans listesinde adını gördüm; telefon edecektim
teşekkürlerimi tekrarlamak için. Tahsin Özgüç ile tanışıklığımız
çok eskilere dayanır. Nusret Hızır Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya
Fakültesi’nden emekli olduğunda benden sembolik mantık ve bilim
felsefesi derslerini vermemi istediler, 1967 senesinde yani ODTÜ’ye
geldikten bir sene sonra. 12 sene orada ek görevli olarak ders verdim.
Tahsin Özgüç’ü de oradan tanırım. Doçentlik sınavımda bazı problemler
vardı; lisansım felsefeden olmadığı için itirazlar geldi ama doktoram
felsefedendi. O sırada Tahsin Özgüç Ankara Üniversitesi rektörü
olmuştu ve bu konuyu – o zamanlar YÖK yoktu – Üniversitelerarası
Yüksek Kurul’a götürdü. Oradan Teo Grünberg doçent olabilir kararı
çıktı. Doçentliğim de tıpkı doktoram gibi maceralı oldu. Doktora
tezimi verdiğim zaman hocalardan biri bu bir matematik tezi olabilir,
Matematik Bölümü’ne verse daha iyi olur demişti.
D.G.: Pek mantık formülü yok ama doktora tezinde...
T.G.: Göze batmasın diye bütün formülleri ve simgeleri sonnot olarak
verdim.
D.G.: Önemli katkılarından biri de lise modern mantık reformu, bununla
ilgili bir şeyler söyleyebilir misin?
T.G.: Hüseyin Batuhan, birlikte Ankara’ya gelir gelmez, Milli Eğitim
Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu’nda üst düzey müsteşar ve başka bazı
yakın tanıdıklarıyla şahsi temasa geçerek modern mantığın liselerde
okutulması için görüştü ve onları ikna etti. Zaman uygundu. Tam
da o yıllarda yani 1966’da, Milli Eğitim’de lise düzeyinde Modern
Fen Programı açılmıştı ve ODTÜ de buna ön ayak oldu. Matematik Bölümü
başkanı Tuğrul Taner’di o zaman. Milli Eğitim Bakanlığı da harıl
harıl çalışıyordu. Yepyeni bir programdı. Zaman çok uygundu, bu
yüzden bir de modern mantık programı açalım fikri kök salmaya başladı.
Bir komisyon kuruldu, Hüseyin Batuhan ve ben bu komisyona üye olduk.
Programı hazırladık ve tabii bir ders kitabı taslağı gerekiyordu;
Hüseyin Batuhan’la birlikte bu kitabı yazdık. Milli Eğitim Bakanlığı
onayladı ve bu defa lise felsefe öğretmenlerine yaz kursları düzenledik.
Bu kurslar, 1966 yılından 1976 yılına kadar sürdü. Her yaz sürekli
olarak kurslar açılırdı. Önce bir ay, sonra üç hafta olarak sürdü
bu kurslar. İlk kursun bir özelliği vardı, felsefe öğretmenlerinin
yanı sıra birkaç matematik öğretmeni de katıldı ama bu sadece bir
kereliğe mahsus bir şeydi. Bu program başta yedi lisede başladı,
biri de Ankara Deneme Lisesi’ydi. İşte böylelikle bu liseyi bitiren
üç çocuğum da modern mantık dersi aldılar! Sonra yavaş yavaş çoğaldı.
Milli Eğitim Bakanlığı’yla temaslarımız sürdü, bu kursların gittikçe
yaygınlaşması yine bizim gayretimizle oldu. Hatta daha beş altı
yıl önce yeni bir mantık ve felsefe programı kurulması için Milli
Eğitim Bakanlığı bir komisyon kurmuştu, o komisyonda Ahmet İnam
ve ben de vardık. Şu an uygulanıyor, mantık seçmeli ve felsefe zorunlu
oldu tüm liselerde.
D.G.: Kursta görev almış bizim tanıdığımız felsefecilerden kimler
vardı şu an aklına gelen?
T.G.: Hüseyin Batuhan dışında, ODTÜ’de uzun yıllar öğretim üyeliği
yapan Adnan Onart, Suvar Köserarif... İlk kursta rahmetli Nusret
Hızır da vardı. Bu kurslar sırasında öğrenci yatakhanelerinde kalıyorduk
hep birlikte.
D.G.: Evet, hep birlikte. Hatta bir tanesi Erenköy Kız Lisesi’ndeydi,
onu iyi hatırlıyorum.
T.G.: Önce Yüksek Lisans Programı açıldı demiştim, sonra iki sene
sonra doktora programı açıldı; 1979 Yüksek Lisans, 1982 Doktora.
1983’de Sosyoloji Bölümü’nden istifa ettim, ayrıldım. Yeni kurulan
Felsefe Bölümü’nün ilk başkanı oldum. Dolayısıyla bu sene yirminci
kuruluş yıldönümümüz, inşallah bu kırk da olur, seksen de, yüz de...
Felsefe Bölümü ebediyen payidar olsun (kahkahalar). Efendim madem
ki bu söyleşi basılacak, ben ODTÜ Felsefe Bölümü’nün kurulmasında
çok büyük emekleri olmuş iki kişiye teşekkürlerimi tekrarlamak istiyorum.
Biraz önce andığım o zamanki ODTÜ rektörü Prof. Dr. Mehmet Gönlübol
ve YÖK başkan yardımcısı Prof. Dr. Tahsin Özgüç’e Cogito dergisi
aracılığıyla teşekkürlerimi tekrarlarım, tabii ODTÜ felsefecisi
olarak hepimiz için... Onların yardımları olmasaydı, bu bölüm olmayacaktı.
Onların yardımlarıyla lisans programı hemen kuruldu ve böylece öğrencilerimiz
geldi. İlk öğrencim rahmetli gazeteci Örsan Öymen’in oğludur. Doktorasını
da ODTÜ’de yaptı, kendisiyle gurur duyarım.
D.G.: Biraz da felsefi görüşlerinden söz edelim istersen, analitik
felsefeyle ilgili şöyle bir soru sorabilirim. Analitik felsefe ilk
ortaya çıktığında daha dar bir anlamda anlaşılıyordu...
T.G.: Evet mantıkçı pozitivizm olarak...
D.G.: Bir analitik felsefeci olarak, bugün analitik felsefeyi ve
bilimle olan ilişkisini nasıl görüyorsun?
T.G.: Kendimi ilk yıllarda ne kadar mantıkçı empirist gördüysem
de, doktora tezime bakıp eski günlerimi hatırlayınca, hiçbir zaman
mantıkçı empirist, hele mantıkçı pozitivist olmadığımı anlıyorum.
Ben daima felsefenin bilgi verdiğini, gerçek hakkında bilgi verdiğini
savunmuşumdur. Doktora tezim bunun çok açık belgesidir. Tezimin
ana görüşü felsefenin tek başına gerçek hakkında bilgi vermediği,
bilimlerle beraber çalıştığıdır. Bilgi, bir nevi hammadde sunuyor;
felsefeci bunu arındırıyor, yetkinleştiriyor. Bilimsel önermeleri
felsefe süzgecinden geçirerek tam bilgi, güvenilir bilgi elde ediyor.
Bugün hâlâ felsefenin salt a priori bir disiplin olmadığını, bilimin
verilerinden yararlandığını ve yararlanmak zorunda olduğunu, salt
a priori hiçbir bilgi sağlayamayacağını düşünüyorum. Bu bakımdan
felsefe ve bilim arasında bir ayrım yoktur. Öte yandan salt empirik
bilgi de mümkün değil, Popper’in dediği gibi, mantık çıkarımları
yapılmadan, akıl yürütmeler olmadan kaba gözlemlerle hiçbir bilgi
elde edilemez.
Birkaç hafta önce bölümde bir seminer verdim, sonuçta Kant bile
bilginin kaynağını “intuition”a (görüye) dayandırır. Ben de seminerimde
mantığın deneysel temelleri olabileceğini söylemiştim. Bilim ve
felsefe birbirlerinden ayrılamaz şeylerdir; bir hastane yalnız doktorla,
sağlık memuru ve hemşire olmadan yürümez. Düzey yükselince felsefenin
görevi de büyür. Ne kadar üst düzeyde olağandışı bilim yapıyorsanız
felsefeye o kadar çok gereksiniminiz vardır. Tek tek isimlere bakınca
bu görülür, Heisenberg, Schrödinger, de Broglie... Ancak felsefeyi
bilime indirgememek gerekir. Felsefe dinden tutun, hukuk, ahlak,
sanat, her yerde vardır. İnsan kültürü nerdeyse felsefe orada vardır.
Felsefe her bir kültürel çabanın temelini araştırmalıdır. Kendi
kişisel ilgim sırf bilim felsefesiyle sınırlı değil; analitik felsefe
çerçevesinde bilgi kuramı, ontoloji gibi felsefenin diğer alanları
da ilgimi çekiyor.
D.G.: Buradan yapıtlarına geçelim istersen; felsefeye uluslararası
anlamda da önemli katkılar sağladığın yapıtlarına...
T.G.: Şimdi uluslararası yayınlarımı ikiye ayırmak gerekiyor, biri
salt mantık, diğeri de bilim felsefesi. Salt mantıkta iki ayrı konuda
çalıştım. Biri “Değişkensiz Niceleme”, bu benim profesörlük tezimdi.
D.G.: Eskiden profesörlük tezi yazılıyordu, şimdi öyle bir koşul
yok sanırım...
T.G.: Evet haklısın. Profesörlük tezimin özünü oluşturan bir yazımı
Journal of Symbolic Logic adlı mantık dergisinde yayımladım. Bunun
fonksiyon değişmezlerine genişletilmesini konu alan bir yazımı da
Logique et Analyze adlı yine önemli bir mantık dergisinde yayımladım.
D.G.: Bununla ilgili ünlü Quine’la yazışmalarınız var.
T.G.: Zaten bu işin yolunu o açmıştı 1960’larda, fakat aksiyom sistemini
ve semantiğini kurmamıştı, kuramamıştı. Ben bunu hatırladığım kadarıyla
1983 yılında yaptım; benimle eş zamanlı olarak, ancak bambaşka bir
yolla, aynı işi yapan biri daha vardı. Hep öyle olur zaten, yenilikler
tek başına olmaz.
D.G.: Evet, mantıkla devam edecek olursak, birincisini söyledik
çalışmalarının. Diğeri neydi?
T.G.: “Mantıksal Değişmezler”.
D.G.: Onun hakkında da Quine ile uzun süre yazışmıştın sanırım.
T.G.: Evet. “Mantıksal Değişmezler” ile ilgili yazım yakında Boston
Studies in the Philosophy of Science adlı kitap serisinde basılacak.
D.G.: Peki bilim felsefesi?
T.G.: Bilim felsefesi üzerindeki çalışmam özellikle Kuhn’un yaklaşımıyla
yakından ilişkili. Kuhn’un yaklaşımı çok ilgimi çekti. Bu bile gösteriyor
ki, ben klasik anlamda bir mantıkçı pozitivist değilim.
D.G.: Kuhn ile de ilişkin var mıydı?
T.G.: Evet, Gürol Irzık’la müşterek olarak uzun yıllar yazıştık,
beraber çalıştık. Kuhn’la ilgili üç makale yazdım, ODTÜ ve dışında
birçok seminerler verdim. Bunlar dışında Gürol Irzık’la birlikte
en önemli bilim felsefesi dergilerinden biri olan British Journal
for the Philosophy Science’da bir makale yayımladık; konusu Carnap
ve Kuhn düşman mı yoksa yakın birer müttefik mi idi. Biz yakın müttefik
olduklarını savunduk. Kuhn’dan uzun, iki buçuk sayfalık bir cevap
geldi. Şöyle diyordu: Makalenizi okuyunca büyük bir şok geçirdim.
Ama görüşlerimizi aynen kabul etmişti. Bu da Carnap’ı kaba bir pozitivist
olarak görenlerin ne kadar yanıldıklarını, Carnap’ın ne kadar yanlış
anlaşıldığını gösterdi. Carnap çok geniş bir ölçüde Kuhn’u öncelemişti.
Henüz yazmadığım ikinci bir savımsa Popper ile ilgili. Popper sanıldığından
çok daha fazla Kuhn’a yakın. Tek büyük farkları, Popper “normal
science”ı, olağan bilimi, kesinlikle kabul etmiyor. Burada Popper
yanılıyor, olağan bilim her alanda gereklidir, felsefede bile. Göklerde
uçamayız, bulutlarda uçamayız, ayağımız muhakkak yere değecek. Uygulama
ve kuram bir birinden ayrılmaz, ikisi de lazım. Analitik felsefe
konusundaki görüşlerime bir şey daha ekleyecek olursam; analitik
felsefe Aristotelesçi bir yaklaşım aslında. Bugünkü anlayışıma göre
Metafizik çok tipik bir analitik felsefe çalışması, tabii bu görüşümü
herkes kabul etmeyebilir. Platon’un diyalogları da öyledir, fakat
biçem bakımından farklıdır. Bir analitik felsefeci olarak ben Platon
diyalogları gibi yazmam, yazamam zaten, o tür bir yeteneğim yok.
D.G.: Sembolik Mantık El Kitabı’na geçmek istiyorum. O kitapla ilgili
bir şeyler söyleyebilir misin?
T.G.: Mantık ve uygulamaları konusunda kolayca bilgi edinilebilecek
kaynaklar bulmakta güçlük çekiyordum. İnsan tabii belleğinde de
her şeyi saklayamıyor. Zaman zaman bildiğimi bile hatırlayamıyorum.
Biraz bu amaçla, en başta kendim başvurabileyim diye bunu yazdım.
Bir de daha önce söz ettiğim gibi Türkiye’de uzun yıllar mantık
reformu ile uğraştım. Lise öğretmenleri, onlar için yazdığım ders
kitapları dışında Türkçe kaynak bulamıyorlardı. 1990’ların sonunda,
o kitabı yazmadan bir ya da iki sene önce Milli Eğitim Bakanlığı’nca
Ankara’da bir seminer düzenlenmişti. İki yüz, iki yüz elli felsefe
öğretmeni bulundu. Kapanış konuşmasını yapmıştım. Oradaki bu büyük
kitle benden böyle bir yapıt istedi. O akşam evime dönünce kararımı
vermiştim. İnanılmayacak kadar kısa fakat çok yoğun çalıştığım bir
süre zarfında, sekiz ayda, çok geniş kapsamlı, ansiklopedi denilebilecek
bir kitap hazırladım. Bilgisayarla hazırlamış olsaydım anında basılırdı,
fakat çok uzun bir süre geçti.
D.G.: Evet, iki üç sene beklemek zorunda kaldın.
T.G.: En sonunda eşim temize çekti. ODTÜ Yayıncılık eşimin yazısını
kabul etti. Eşim olmasaydı mümkün değil teklif bile edemezdim.
D.G.: Tam annemden söz ettin, eşin Rahel Grünberg. İstanbul da dahil
olmak üzere hep onunla birlikte anıldığını biliyoruz.
T.G.: Sonsuz bir katkısı var bana. Benim ben olmamın onsuz olunamaz
koşuludur Rahel.
D.G.: Bütün yazdığın kitapları el yazısıyla temize çektiğini biliyoruz,
üç ciltlik son kitabın da dahil olmak üzere.
T.G.: Evet, derslerimi bile. Test imtihanlarını değerlendiren, okuyan,
kontrol eden, bütün manüskriptlerimin tashihini yapan kendisidir.
O zaman matbaada bilgisayar yoktu, benim yazdıklarımı yanlış diziyorlardı,
bunları eşim düzeltiyordu. Korkunç bir çaba, bense böyle bir şeye
gelemezdim ya da benim eşim olmasaydı vazgeçerdim... Felsefe Bölümü
kurulduğunda daha gecekondu bölümdü, hiçbir şeyimiz yoktu. Sekreterimiz
olmadığı gibi, daktilo makinemiz de yoktu. Resmi evraklar eşim tarafından
benim kendi kişisel daktilomla yazılırdı. Dekanımız Tuğmaç Sayraç
bunu çok iyi biliyordu ve benim katıldığım bölüm başkanları toplantısında
şunu pek çok kez tekrarladı: Felsefe Bölümü’nün sekreteri yok, Teo
Bey’in eşi bu işi yapıyor. Zaten öyle olmasa bu bölüm yürümezdi.
Rahel “full time” okuldaydı. Sabahın köründe kalkar ve eve dönene
kadar yanımda olurdu. İkimiz hep beraberdik, ne yaptıysak hep beraber
yaptık.
D.G.: Türkiye’deki birçok felsefecinin yetişmesinde büyük katkın
var ve aslında bilimsel çalışmaların kadar öğrencilerinle kurduğun
ilişki, onları yetiştirirkenki gayretin de önemli. Öğrencilerinle
çok yakın bir ilişki içinde çalışıyorsun. Biraz öğrencilerinle ilişkinden
söz eder misin?
T.G.: Söylediğin doğru. Şunu belirtmek isterim ki gerçekten emekli
olana kadar amacım gençleri yetiştirmek. Tabii kendimi de hep yetiştirmek
istiyorum, mesela yeni bir ders açınca henüz çok iyi bilmediğim,
daha fazla öğrenmek istediğim bir konuyu inceliyorum, ama asıl amacım
yeni, değerli gençleri yetiştirmek. Bu konuda biraz Hüseyin Batuhan’dan
etkilendim, o da öyleydi. Birinci amacım yeni kişiler yetiştirmektir.
Değerli bir eleman bulunca her şeyi yaparım, onu yetiştirirken hiçbir
şeyimi esirgemem. İşte sanırım bu nedenden dolayı öğrencilerimle
çok iyi ilişkiler kurmuşumdur. Bu halimi daima sevdirmişimdir. Doktora
tezlerinde öğrenciyle ortak, ikimiz beraber çalışıyoruz. O bakımdan
biraz zor bir şey, bunu tercih etmek açısından. Ama tez ortaya çıkınca
da çok mükemmel, dört dörtlük olur. Sadece doktora tezi değil, yüksek
lisans tezleri de böyle. Hatta eskiden Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde
lisans tezi de vardı. Şu an bilmiyorum hâlâ orada mı, Talim Terbiye
Kurulu üyesi Ömer Özüduru benimle bir tez yazdı, hâlâ ilginç buluyorum
o tezi. Tezin adı Önermeler Mantığının Türkçe’ye Uygulanması idi,
lisans bitirme teziydi.
D.G.: Emekli olduktan sonra adeta hiç emekli olmamış gibi derslerine,
yüksek lisans ve doktora tezi yönetmeye devam ettin.
T.G.: Evet. Kendi bireysel çalışmalarıma da hız verdim. Daha önce
çok ağır idari görevim vardı. Cumartesi, pazar bile ofise gittiğim
oluyordu. Bunun için mecburen bilimsel yayınım aksamıştı. Emekli
olduktan sonra idari görev kalktığı için daha etkin olabildim.
D.G.: Bu sıralarda yönettiğin tezler var mı?
T.G.: Şu anda gene iki yeni tezi yöneteceğim.
D.G.: Biraz önce analitik felsefe görüşünü konuşmuştuk. Genel anlamda
felsefi görüşünü açabilir misin biraz?
T.G.: Son yıllarda realist bir metafizik görüşünü benimsiyorum.
Bilimin ve felsefenin, düşüncemizden bağımsız olan gerçek hakkındaki
doğruların bilgisini sağlaması... Dolayısıyla amacımız doğruya erişmek.
Bir de; üç yüce kavram var, doğru, iyi ve güzel. İşte bu üç yüce
kavram benim için her şeydir. Felsefe her üç boyutta kendini göstermelidir.
Yalnız doğruda, ya da yalnızca iyi ve güzelde değil... Felsefe doğruya
nasıl erişir, iyiye nasıl erişir, güzele nasıl erişir? Bilim felsefesi
olarak doğruya, sanat felsefesi olarak güzele, ahlak, hukuk ve toplum
felsefesi olarak iyiye...
|