| Otuz Beşinci
Gece: Ruh, Can, Hayat, Ölüm,
Akıl ve Öte Dünya Üzerine1
|
| |
|
Vezir İbn Sa’dan bir gece dedi ki;
İrade3 ile tercih4 arasındaki fark nedir?
Ona verilen cevabın [özeti] şudur:
İstenilen her şey, aynı zamanda tercih ettiğimiz şeydir ama bazen
tercih edilen şey, istediğimiz şey olmayabilir. Çünkü ilaç içmeyi
aslında hiç de istemeden seçer; canımız gibi sevdiğimiz yavrumuza
istemeden vurma seçeneğiyle baş başa kalabiliriz. Mecbur kaldığımızda,
denizin ortasında [ölmektense] eşyalarımızı suya atmayı tercih ederiz.
Her iki eylem de, başka bir kaynağın etkisiyle doğan infiali eylemlerdendir
ama “tercih” eylemi iyice bir düşünme, arayış ve eleştirel bakıştan
sonra zuhur ederken “isteme” eylemi ansızın, kendiliğinden zuhur
eder; işin ilginç yanı, bazen bir şeyi hiç istemeden tercih etsek
de bu kelimeyi kullanabiliriz. Tercih eyleminin kenarında5 uzanan
“bir şeyler yapıp etme alanı” geniştir. Oysa isteme eylemi böyle
değildir. Araplar isteme yerine daha çok “arzulama” kelimesini kullanırlar.6
İsteme eyleminin kökü “râde-yerûdu”, arzulama eyleminin kökü ise
“râğa-yerûğu”dur; “erâğa” ve “erâde” derken eylemin başına konan
“e” harfi7 onu etkenleştirir.
Sonra şöyle sordu:
Sevgi ile şehvet arasındaki fark nedir?
Verilen cevabın [özeti] şudur:
Şehvet, bizim doğamızdan gelmekte, doğamızın ayrılmaz niteliklerinden
sayılmaktadır; oysa sevgi bizim üstün ruhumuzdan8 doğmaktadır. Her
iki eylem de başka bir kaynağın etkisiyle oluşmaktadır; infialidir.
Ancak şehvet daha güçlü ve daha yaygın bir etkiye sahipken sevgi
böyle değildir. Şehvet eylemini “şehiye-eşhâ” kipleriyle, sevgi
eylemini ise “habbe-ehabbe” kipleriyle söyleriz.
Günlük dilde şehvet ve sevgi kelimeleri çoğu kez birbirlerinin yerine
kullanılır.
Çünkü dil, “anlamda genişleme ve daralma kaideleri” üzerine kuruludur.9
Anlamda daralma varsa daha belirgin ve daha vurgulu bir söyleyişe
başvurulur; ama anlamda genişleme meydana gelirse seçme, güç yetirme
ve sahip olma gibi ifadeler kullanılır. Her iki durumun uç noktalarında
[anlama ve anlaşılma bakımından] ciddi sıkıntılar vardır çünkü dile
getirilen ifade, icaz ile ıtnab,10 başka bir deyişle kinaye ile
tasrih11 veya incaz ile ibta12 arasındadır.
Dedi ki;
“Tamam, bu konu bitti.”
Sonra elime, gerçekten kıymetli sorular içeren; onun bilgisinin
derinliğini gösteren bir kâğıt parçası tutuşturdu ve dedi ki;
“Bunları Ebû Süleyman’a, Ebu’l-Hayr’a13 ve danışmakta yarar umduğun
bilgin veya öğrenci, küçük veya büyük herkese sor! Çünkü bazen zenginlerde
bulunmayan bir şey yoksulda bulunur; bir kelimecik dahi bilgi sahibi
olan, bilgeliğin kıyısına uğrayan veya erdemli bir yargıda bulunan
hiçkimseyi hor görme! İnsanların ruhları madenlere benzer. Bu meselelerin
cevabını elde et, bir kenara yaz ve bana getir!”
* * *
Onun bana uzattığı kağıt parçasında şu sorular vardı:
Ruh nedir?14 Ruh nasıl yetkinliğe ulaşır? Bu makamda onun yararlandığı
şey nedir? Ruh candan nasıl ayrılır? Can nedir?15 Canın temel özelliği
ve yararı nedir? Ruhun somut bir cisim veya araz16 olmasını ya da,
hem cisim hem araz olmasını engelleyen şey nedir? Ruh ebedi midir?
Eğer ebedi ise insanın burada, bu dünyada yapıp ettiklerini bilir
mi? İnsan nedir? İnsanı tarif etmek mümkün müdür? Yapılan tarif
gerçeğin ta kendisi midir yoksa tarifle gerçek arasında bir fark
var mıdır? Doğa nedir?17 Can, ruhtan azade, ona gereksinim duymadan
var olabilir mi? Ya da; ruh candan azade, ona gereksinim duymadan
var olabilir mi? Doğa var oluş bakımından kendi başına yeterli midir?
Akıl nedir? Aklın sınırları nelerdir ve eylemi nasıl olur? Akıl
düşünce ufkumuzun içine sokulabilir mi; aklı akletmek mümkün mü?
Ruh, solukla alınıp verilen bir şey midir? Tanrı nezdinde aklın
derecesi nedir? Bir eylemin etkisi altına girer mi; kendi başına
bir eylem yapabilir mi? Eğer hem etkileniyor hem de etkide bulunuyorsa
acaba etkenliği edilgenliğinden daha mı fazladır?
Daima dile getirilen dönüş/ahiret nedir?18 Dönüş sadece insan için
mi; ruh için mi yoksa her ikisi için mi söz konusudur?
Sıradan insanlar olarak Ahmet’in, Mehmet’in, Hasan’ın ve Receb’in
ruhlarından bahsettiğimizde; aralarında ne gibi bir fark vardır?
Çeşitli canlı türlerinin ruhları arasında bir fark var mıdır?
Melekler canlı mıdır? Kuşkusuz onlar için, “canlı; hayat sahibi”
gibi nitelikler dile getirilir. Daha da ötesi; hem Allah, hem melekler,
hem insan, hem de, örneğin at için “canlı; hayat sahibi” gibi ifadeler
varsa bunlar hangi tarzda ve neye binaendir? Acaba “doğa canlıdır”,
“ruh canlıdır”, “akıl canlıdır” denebilir mi?
İşte bu ve buna benzer sorular aklıma takılıyor, beni rahatsız ediyor…
Kulak asma dostum, herkese de açamıyorum bunları… Sana yazıp verdim,
istersen Ebû Süleyman’a arzet bunları; ama sakın benim yazıyı onda
unutma; hatta aynısını istinsah edip ona ver de kaybolmasın! Sonra
onun verdiği cevapları topla, sana zor gelen bahisleri iyice anla
ve özetleyip güzelce sun bana! Kendine özgü akıcı üslubunla bunları
ölç, tart ve anlaşılır hale getir. Eğer başkasına danışman gerekiyorsa
danış! Çünkü bu iş böyle yürür; “şu konuda yazılmış kitaplara bakayım
da toparlayıp getireyim” dersen külahları değişiriz! Kitaplara bakmak,
hiçbir zaman konuyu bilen ustayla konuşmak ve merak edilen noktayı
ayrıntılarıyla ondan öğrenmek gibi değildir.19 Unutma, kitaplar
bir bakıma ölmüş, sahipsiz topraklara benzer; onlara göz atan insanın
elde edeceği fayda kısıtlıdır. Oysa karşılıklı konuşma, soruşma
ve bilgi alışverişinden elde edilen şey, daha taze, daha güncel
ve lezzetlidir.
Haydi, bu görevi liste başı yap, diğer tüm görevlerinden önce bitir!
Seni gözlüyor, en yetkin ve tatmin edici cevaplarla yanıma gelmeni
istiyorum!
* * *
Onun verdiği bu metni aynen Ebû Süleyman’a sunup okudum ve yanı
başında beklemeye başladım. Dikkatlice göz gezdirdi; uzun uzun süzdü
ve nihayet dedi ki:
“Bunlar, bilgelik peşinde koşanların ana soruları, nazı geçen hatırı
sayılır kimselerin talepleri, kültürel iktidar sahibi olanların
teklifleri; hatta [bu soruların cevabı], öncekilerin ve sonrakilerin
biricik gayesidir.”
Dedim ki:
“Üstat, dediğim gibi, bu sorulara mutlaka bir cevap bulmalı… Arzulandığı
kadar geniş çaplı bir sunuş olmasa bile ihtiyacı görebilmeli…”
Üstat epey konuştu, ben bunca sözü ancak anlam itibarıyla aktaracağım.
Eğer onun dile getirdiği sözcükleri bire bir aktaramaz, konuşma
tarzını da üslup olarak yansıtamazsam bilinsin ki “aynen aktarma
ve kağıda geçirme” gibi bir gayem olmadığı içindir bu. Yine de doğru
aktarmaya çalışacak; Allah’ın yardımıyla, söylemek istediği şeyin
özüne ve amacına bağlı kalacağım.
Üstadın anlattığı şudur:
Ruh nedir?
Ruha tanım getirmek, hiçbir ihtiyacı karşılamaz. Çünkü ruhun, sadra
şifa olacak türden bir tanımı olamaz; dile getirilen nitelikler
de amacı tam ifade edemez. Zira, ruhun bir cinsi yoktur ki onun
altına girebilsin; ona özgü bir bölüm yoktur ki onunla tarif edilebilsin.
Bence [ruh için] yaygın olarak kullanılan “nefs” terimi, amaca en
uygun ve bir tanıma başlamaya en elverişli sözcüktür. Eskilerin
ve yenilerin, ruha tanım getirmede görüş ayrılığına düşmeleri de
bu yüzdendir.
Bazıları “ruh, rükünlerin karışımıdır”20 dedi.
Başkaları, “ruh ustuksların birbiriyle uyuşmasıdır”21 dedi.
Başka biri, “ruh kendi başına hareket eden bir arazdır” dedi.
Diğer biri, “ruh hava türündendir” dedi.
Bir başkası, “ruh sıcak bir soluktur, candır” dedi.
Ötekisi, “ruh daima hareket eden doğadır” dedi.
Bir diğeri, “ruh doğal cismin kemalidir; cismin en yetkin hale gelişi,
en üst seviyeye varışıdır” dedi.
Bazıları ise “ruh bedene ait, hareket halinde bir cisim olamaz;
o ancak bir töz olur” dediler.
Daha başkaları da kim bilir neler söyleyecekler ruh hakkında. Çünkü
burada araştırılan şey, yekpare ve bölünmezdir; anlaşıldığı sanılan
şeyler ise uzak ve pusludur. Bu konu hakkında kafa yoran ve çözüm
bulmak amacıyla orayı burayı didikleyen insan çoktur. Çokluk görüş
ayrılığının kapısını açabilir; görüş ayrılığı ise merak ve şaşkınlığa
götürür. Şaşkınlık insanı boğarak tamamen güçsüz bırakabilir.
Gerçek şu ki insanın gücü az, dili tanımlarla lekeli, açıklama yeteneği
sınırlı, çabaları kısıtlıdır; üstelik insan, önceki ve sonraki ustaların
sözlerine takılıp kalır; onların kölesi olur. Onun gözündeki perde
kalındır, henüz yetenekleri tam gelişmemiştir, [evren hakkında]
hiç anlamadan ıskalayıp geçtiği konular, anladıklarına oranla çok
fazladır. İnsanın iddiası ve kurgusu çok, kesin kanıtları ise azdır.
Yanlışı çok, doğrusu azdır. İnsanın soruları, cevaplarından daha
parlak, daha güçlüdür.
Tüm bu lafların sonuna ekleyeceğim cümle şu: Ruhun var olduğuna
inanmak; ruhun kökenini araştırmaya kalkmaktan ve onun varlığını
kanıtlamaya girişmekten daha kolaydır.
Ruh bahsi neden bu kadar zorludur? Çünkü insan, ruhu anlama ve bilme
işini, ancak ruha başvurarak yürütebilir. Oysa insan, benlik/ruh
sahibi olması nedeniyle ruha karşı kilitlenmiştir; onu tanımlayamaz.
Durum böyle olunca ve ille de bir çözüm bulmak gerekiyorsa şunlar
söylenebilir: Ruhu daha arı, akıl ışığı daha parlak, bakışı daha
keskin, fikri daha delici kişi kurtarabilir kendini kuşkulardan;
işte o korunabilir zihinsel lekelerden ve en çok o yaklaşır gerçeğin
bilgisine…
İnsan bir değil, birçok şeyin sahibidir. Bunlardan biri de ruhudur.
İnsan çok şeye sahip olduğu için yekpare bölünmez olan şeyi anlayamaz.
Söylemeye çalıştığım şeyler niçin saçma ve hakikat dışı olsun ki?
İnsan karışımlar içinde bir karışım ve karmaşık bir bileşim iken
ruh som/yekpare bir bütün değil midir? Bu som/yekpare bütünün bir
ucu, bir vechesi ilişir insana, o kadar. Bu kadar az bir şeyden
yola çıkarak ruhun tümünü nasıl anlayacak insan? Dostum, inan, kesinlikle
olanaksız demesem de çok zordur bu. “Yok böyle bir şey” demiyorum
ama çözülmesi uzak bir bahara kalmış ebedi problemlerdendir bu.
Sana şu kadarı da yeter:
Ruh, ustuksata hükmeden, mevcut hazır unsurları dilediğince etkileyen
“Doğa” ile; tüm bunları aydınlatan, bilen, hepsinin hücrelerine
yayılan “Akıl” arasındaki tanrısal güç ve araçtır.
İnsan nasıl bedeni ve bedeninde beliren etkilerden ötürü belli bir
doğa sahibi yani “doğal” ise; aynı şekilde, tutkuları, eğilimleri,
merakı ve arzularında beliren yönüyle de “ruh sahibi”dir. İnsan,
ayrıca, araştırma, gerçeğin peşine düşme, seçme, kanıt arama, derinlemesine
düşünme, kanma ve kuşkulanma nitelikleriyle; bilme, sanma, anlama,
deneme, hatırlama eylemleriyle; kısacası, zihni, fikri ve erdemiyle;
sağlam bir temele yaslanma ve tatmin arayışıyla da “akıl sahibi”dir.22
İnsan, inkar edilmesi mümkün olmayan; varlığından uzak olunamayan
“Bir”i de kabul eder. O “Bir”in etkilerini nasıl yadsıyabilir, onun
hakkında nasıl kuşkuya düşer ki? İnsanın içinde ondan kurtulma,
uzaklaşma meyli varsa, yaradılışı onu yok saymaya ve bastırmaya
çalışıyorsa; işte bu reddetme ve uzak durma anlarında bile o “Bir”den
korkma, çekinme, ondan iyilik umma ve ona dayanma isteğiyle dolmaz
mı kalbi?23 İşte, ne zaman, ne mekan; ne uyku, ne uyanıklık; hiçbir
halde ve durumda kopmayacak olan bu sağlam [mantıksal] zincire bak;
sanırım, bu kadarı yeter.
Ruhun eylemleri nelerdir?
Bu eylemleri, bilgi elde edilmesi mümkün kaynaklarda bilgi aramak,
aklın tanıklığıyla ve akıl yoluyla bilgi elde etmek diye özetleyebiliriz.
Ayrıca ruhun, kendine özgü “taşma” ve insan için çok kıymetli olan
“erme” halleri de vardır. İnsan bu halleri yaşayarak yetkinliğe
ulaşır, hakiki mutluluğa erişir. Hakiki mutluluğa erişen insan,
bedbahtlıktan kurtulur.24
Bu makamda neyden yararlanır?
Ruh yarar verendir, o bir şeyden yararlanmaz. Ama onun verdiği yarardan
nasiplenme yeteneği olan varlıkların hali göz önüne alınarak bir
“istifade”den bahsedilecekse bu açıkça sınırı aşmadır [: yanlış
nitelendirmedir]. Güneş yeryüzüne ve evrene doğduğunda “Neyden yararlandı?
Nasıl istifade etti?” denemez! Ancak, “Ne verdi, nasıl yarar verdi?”
denebilir; böylece, birincil maksatla bakıldığında gözle görülen
bir gerçek olarak güneşin çeşitli formlar içinde ve toplu menfaatler
halinde varlıklar alemine çok şey verdiği anlaşılır. Ama aynı olgu,25
ikincil maksatla incelendiğinde bunların tam tersi söylenebilir.26
İkincil maksat, sadece ehli olanlara hikmet verileceği zaman dile
getirilir.
Ruhun candan ayrıldığı noktalar nelerdir?
Bunun cevabı gayet açıktır. Can bazen zayıflayan, bazen güçlenen
cisim türü bir varlıktır. O bazen sağlıklı, bazen hastadır. Can,
ruh ile beden arasında araçtır. Ruh can aracılığıyla kendi yetenek/kuvvetlerini27
bedene akıtır. Can duygulara sahiptir; bir yerden bir yere hareket
edebilir, zevk alır, acı duyar. Oysa ruh, ulu mertebeli, yekpare
bölünmez bir bütündür; bozulma ve hastalanma hallerinden uzaktır;
kısacası, değişim özelliğinden münezzehtir.
Ruhun neden cisim olmadığına gelince,
Bunun sebebi, ruhta var olan yekpare bölünmezlik niteliğinin cisimde
olmayışıdır. Konuyu biraz daha açalım; cisme verilen her türlü nitelik
ruhtan uzaktır, ruh bunlardan münezzehtir. Aynı şekilde, ruha verilen
her türlü nitelik cisimden uzaktır; cisim bunlardan ayrık durur.
İşte aralarındaki engel budur. Ruh hakkında geceler boyu süren evvelki
sohbetlerimizde gayet zengin yorumlar yapmış, mükemmel açıklamalarda
bulunmuştuk. Ancak bu “cisim olmama” meselesi aydınlatılmalıydı;
zaten ruhla ilgili [önceki sohbetlerde de] fazla işlenmedi.
Ruhun cisimliği geçersiz kılındığına göre, arazlığı da haydi haydi
geçersiz olacaktır. Çünkü araz, kendi başına bile var olamaz, mutlaka
başka bir şeye gereksinim duyar.
Ruhun ebediliği meselesine gelince,
Ruh niçin “ebedi kalıcılık” niteliğine sahip olmasın ki? O, kendisinin
hiçbir dengi ve zıddı olmayan yekpare bölünmez bütündür. Bozulma
hali onun kıyısından bile geçmez, eskime ve çürüme halini yaşamaz
o. Ancak insan hastalanır, eskir, çürür, bozulur, ölür ve yok olur.
İnsan ruhtan ayrıldığı için bu halleri yaşar. Oysa ruh neyden ayrılsın
da insan gibi çürüsün, bozulsun ve yok olsun ki? Eğer ruhun da ayrılabileceği,
kopabileceği bir şey olsaydı elbet o da ölür ve çürürdü. İnsan ancak
ruh sayesinde diri kalabiliyorsa ruh hakkında verilen yargı, insan
hakkında verilen yargıyla aynı olmamalıdır.
Ruh hem cisim hem de araz olamaz mı?
Sanıyorum şu nokta kesin olarak anlaşıldı; eğer ruh ayrı ayrı cisim
ve araz olamıyorsa aynı anda da cisim ve araz olamaz. Çünkü ilk
durumda onların [birleşmesini] engelleyen aykırılık, ikinci durumda
da engelleyecektir. Bazı safdillerin sandığı gibi, ruh ile araz,
sirkeyle şeker değildir ki onların terkibinden başka bir şey oluşsun?
Evet, bir cisim başka bir cisimle karıştırılınca bundan tamamen
farklı bir bileşim doğabilir; onun kendine özgü bir kıvamı olabilir,
bu yeni şey o iki şeyden doğmuş olabilir. Ama yekpare bölünmez bütün28
ile böyle olmayan varlıklar29 asla aynı değildir. Bu mesele de bitti.
Ruhun fani olup olmadığına gelince,
Ruhun yok olmayacağı, ebediyen kalıcı olduğu daha önce açıklandı.
Ruh asla yokluğa gömülmez, onu yok edecek hiçbir şey vuku bulmaz
onda. Çünkü ruh “basit”tir [: yekpare bölünmez bütün]; çözülme,
parçalanma ve faniliğe yol açacak hiçbir garip karışım yoktur onda.
Çıkıp giden ruh, insanın burada neler yaptığını bilir mi?
Bu soru kendi içinde çelişkili ve gerçeklik zemininden uzaktır.
Çünkü ruh yücelik madenine ve ebediyet bahçesine çoktan varmış ve
araya büyük bir engel girmişse; şu daima değişken olan, temelsiz
ve formsuz aşağı evrenin bilgisine niye gereksinim duysun ki? Aradaki
engeli hatırlamak bile kendi başına bir engel teşkil eder, acı verir
ve eksikliği gösterir.
İnsan daracık bir yere hapsolunduktan sonra salıverilse ve rengarenk
ışıklarla dolu, bakıp bakıp doyamayacağı yemyeşil bir bahçeye götürülse;
bu güzelim yerde eskiden başından geçenleri hatırlayınca acı duymaz
mı? Elbette acı duyar, kalbi sıkışır, ruhu daralır, sevinci kursağında
kalır, bu muhteşem manzara ona zehir olur.
İnsan nedir?
İnsan, beşeri formları içinde barındıran maddi doğanın çekip çevirmesiyle
düzenlenmiş ve Tanrı tarafından akıl ışığıyla desteklenmiş varlıktır.30
Bu tanım antik ustaların dilindeki yaygın tanıma da oturur. Onların
tanımı şöyle; “İnsan nutuk sahibi canlıdır.”31 İnsanın diri veya
ölü oluşu, hareket açısındandır, yani, somut yapısının varlığı veya
yokluğu itibarıyladır. Nutuk sahibi olması, düşünme ve ayırt etme
kabiliyetine sahip olması demektir. Ölümlü olmanın bir diğer anlamı
da akma, çözülme ve değişimdir. Canlı olmak, kendi gibi canlı olan
hayvanlarla aynı zemini paylaşmaktır. Ölümlü olmak, parçalanan,
çözülen ve değişen her şeyle aynı kaderi paylaşmaktır. Nutuk sahibi
olmak, işte burası, insanın nirengi noktasıdır. Bu sayede insan,
insan olur, akıl yürütür ve üretir.
Tercih etme ve tanrısal ışığa mazhar olma bakımından; yani, bu hayata
başladığı andan beri sağlam inanç, iyi eylem ve doğru söze sahip
olması bakımından insan, meleğe benzeyebilir, hatta melekleşir.
Melek değilse de meleğin niteliklerini toplayabilir kendinde.
Cins itibarıyla insan, son derece farklı ve geniş bir yelpazede
yer alan niteliklere sahip olunca onun türü de aynı şekilde geniş
farklılıklar içermiştir. Türü böyle olunca tek tek bu türe giren
bireyler de öyle olacaktır. Cins nasıl yetkin/mükemmel bir türe
yükselme çabası içindeyse türe giren birey de yetkin/mükemmel bir
zata yükselme çabası içinde olacaktır.
Tanım gerçeğin kendisi midir, yoksa aralarında bir fark var mıdır?
Her tanım, tanım yapanın ve anlatanın bakışına bağlı olarak şekillenir.
Çünkü o tanımı ortaya koyan, açan, sonuçlandıran, düzelten ve yeniden
şekillendiren o kişidir. Oysa gerçek apayrı bir şeydir. “Gerçek”
bir şeyin o şey olması demektir. Kişi, onu ister tanımlasın, isterse
tanımlamasın bu böyledir. Başka bir deyişle, gerçeğe yönelen kişi,
ister bir sınır çizsin ona, isterse çizmesin; gerçek, ancak kendidir
başka şey değil. Gerçeğin kavramı, o şeyin kendisidir. Ama tanımın
konusu [tanımla] aynı şey değildir.
Doğa nedir?
Doğa, ruh kaynaklı bir kuvvettir.32 İstersen akıl kaynaklı de; yanlış
olmaz. İlahi kaynaklı bir kuvvettir dersen de hata etmiş olmazsın.
Doğa, bu evrenin içinde, varlığın tüm hücrelerinde akan, hem harekete
geçirici hem sakinleştirici; hem yenileyici hem eskitici; hem inşa
edici, hem yok edici; hem hayat verici hem öldürücü güçtür. Doğanın
bu evren içinde yapıp ettikleri, somut duyu organlarımızla algıladığımız
türden şeylerdir.
Doğa bu evrendeki son halifedir.33
Doğa maddeye yapışır, onunla aynılaşır.
Madde de doğayı bırakmaz, onun âşığı olur.
Ancak doğanın ikincide [: öte dünyada] yükselme özelliği yoktur;
orada yücelip ruh alemine geçemez. Çünkü ruh aleminde oluş ve bozuluş
yoktur. Eğer doğa bu aleme yükselseydi, elbette atıl kalır ve yok
olurdu. Oysa ruh böyle değildir. Çünkü ruh kendi aleminde sevinç,
neşe, bilgelik, ebediyet ve sükûnet içindedir; tanrısal hilafet
de onundur. Bunlar, burada olan bitene karşılık orada ruha verilen
üstünlük ve nimetlerdir; ardı arkası kesilmez, sayı ile sayılmaz…
Can, ruha gereksinim duymadan var olur mu?
Sadece yetkinleşememiş, insan olamamış canlılarda can, ruha gereksinim
duymadan var olabilir. Ama insanda böyle değil. Çünkü insan, canıyla
değil ruhuyla insandır. İnsan, canıyla ancak canlı olur, o kadar.
Ruh, cana gereksinim duymadan var olabilir mi?
Can, ruh için bir araçtır; onun sayesinde kendi emirlerini canlı
varlıkta uygulamaya geçirir. Bu durum, ruhun çaresizliğinden değil;
tedbir ve düzenini yürütecek varlığın [: bedenin] aczinden kaynaklanır.
Bu simge tam olarak anlaşıldıysa ortada aciz, çaresizlik [vb. bir
ilişki] olmadığı da anlaşılacaktır. Çünkü karşımızda, bir yandan
şu forma dayalı bir düzen, öbür yandan ise o düzene dayalı bir form
mevcuttur. Hiçbiri diğeriyle “niçin” ve “nasıl” türünden bir ilişkiye
sokularak ele alınamaz. Böyle yapılırsa, ancak inandırma çabasına
yönelik bir zorlama ve kanaat beyanı olur.
Doğa tek başına yetmez mi?
Doğa ancak ruhun ona tanıdığı ve yetki verdiği alanlarda tek başına
yeterlidir; tıpkı ruhun akıl tarafından yetkilendirildiği alanlarda
kendi başına yeterli olması gibi; tıpkı aklın Tanrı tarafından yetkilendirildiği
alanlarda yeterli olması gibi. Hepsi de Tanrı’ya uzanan bir ilişkiler
sistemi içinde yer alıyorsa da erbabının bileceği üzere her birinin
kendi sınırı vardır. Başka bir örnekle açıklamak gerekirse; bir
toplumu yöneten kralı düşün; herkes onun görüşüne uygun davranır,
ondan emir alır, ona başvurur; kendi aralarındaki tüm anlaşmalarda,
tüm çözüm arayışlarında hatta tüm ant çiğneyişlerinde bile onun
onayını almak ister. Aslında her şey ondan çıkmakta, ona götürülmekte
ve onun emri-izni ile gerçekleşmektedir. O kral, o toplumun tüm
etkinlikleri için yeterli [başvuru kaynağı] olmaktadır.
Biri çıkıp “Tanrısal siyaseti, nasıl oluyor da beşeri siyasetle
örneklendiriyorsun; o nerde, bu nerde?” derse şöyle cevap veririz:
Zayıf insan bu siyaseti elbette kendi başına beceremez; kendi gibi
zayıf, değersiz, güçsüz ve aciz kişilerle de yürütemez. Ancak külli
akıldan taşıp ona gelen kabiliyetler ve idealar sayesinde yürütebilir
bu işi. O bir şey ortaya koyduğunda kendine verilen [ilhamdaki]
örneğe göre davranmaktadır. Çünkü ona böyle zor bir görevi üstlenecek
kalıp verilince, bu kalıba uygun bir karakterle donanmak da kolaylaşmış
olur onun için… O artık bu karakteri benimser, içselleştirir ve
göreve hazır hale getirilince de görev ona verilir. Anlattığımız
iş, ilahi sevk ve idare ile gerçekleşir; ama bu sevk ve idareye
hazır oluş hali tamamen beşeridir. Buna, “insanın düzene girişiyle
gerçekleşen tanrısal sistem” de diyebiliriz. Kısacası, beşeri siyaset,
tanrısal siyasetin gölgesi gibidir, onu andırır. Unutma, aşağıdakiler,
yukarıdakilere boyun eğerler;34 yukarıdakiler, aşağıdakileri yönetirler
ve bütün bunlar adaletle ve adaletin gereği olan eylemlerle gerçekleşir.
Madem yukarıdakiler etkin, aşağıdakiler alıcı ve edilgindir; – çünkü
“idea” etkin olana eğilimli, onda karar kılıcıyken, “madde” alıcı
olana eğilimli, onda karar kılıcıdır – öyleyse, her iki evren de
birbirine bitişik, her iki siyaset de birbirine benzer, her iki
düzen de biri diğerini andırır vaziyettedir. Her ikisi de “tanrısal
bir tek düzen” içinde yer alsa da; aşağı evrendeki siyasi düzen
“beşerilik”le nitelendirilir, yukarı evrendeki siyasi düzen “ilahilik”le
nitelendirilir. Aralarındaki farklılık, çıkış-giriş, ayrılış-geliş,
yola koyuluş-hedefe varış açısındandır.35
Bizim beşeri siyaseti tanrısal siyasete benzetmemizin bir nedeni
de insanın güneş ve ay gibi [üst evrendeki] varlıklara benzetilmesinin
yaygın bir adet oluşudur; güneş ve ay başka bir şeye benzetilmez,
çünkü birincil nitelik üsttekine verilir, aşağı nitelikler alttakine
verilir.
Gördüğün gibi, bu konu da böylece tamamlandı.
Akıl nedir? Aklın sınırları nelerdir? Aklın eylemleri nelerdir?
Daha önce de değindik, bu konularda verilecek cevap ne kadar uzun
da olsa eksikliğine hükmedilecektir. Şimdi bizden kısalık, açıklık
ve anlaşılırlık istenmektedir; bu teklifi yerine getirebilmemiz
ancak bazı yararlı ayrıntıları atlamakla mümkündür. Bunları da atlamaya
kıyamazsak o çok bilinen bağlantı noktalarını bir kenara koyup kısa
cevaplar vermek zorundayız.
İmdi, Akıl tanrısal bir kuvvettir ve doğadan daha arı, daha bütüncül
ve yekpare bir yapıya sahiptir.36 Doğa, dört unsurdan daha arı,
daha bütüncül ve yekparedir. Dört unsur ise terkiplerle oluşmuş
[sıradan] varlıklardan daha arı, daha bütüncül ve yekparedir. Zinciri
bu şekilde yukarıya ve aşağıya uzatabilirsin; terkiplerle oluşmuş
varlıklar sonsuzca ilerler, en küçük oluşuma kadar iner; yekpare-bütüncül-arı
yani “basit” varlıklar da en son “basit”e kadar çıkar. Bu iki uç
arasındakiler ancak “Bütün” veya “Her şey”37 denilen kategoriye
girer.
Akıl Allah’ın halifesidir.38
Akıl hiçbir leke, kir, pas barındırmayan “arı taşma”nın muhatabı
ve ilk alıcısı olan varlıktır.39 Onun için “sonsuz ışık” dense yanlış
sayılmaz; “adı yeter başka vasfa gerek yok” dense doğrudur deyip
tasdik ederiz.
[...]
Zirvesinden bakılınca akıl hakkında bu kadarı söylenebilir.
Ama aklın etkileri araştırılacak olursa bunları; iyiyi kötüden ayırma,
bilgi elde etme, çözümleme, yargıda bulunma, doğruyu bulma, yanlışa
düşme, onay verme, zorunlu görme ve mubah sayma şeklinde özetleyebiliriz.
Aman, ey dinleyici sakın ha bunca farklı niteliği, adı, edatı görüp
de her birinin diğerinden tamamen ayrı olduğunu sanmayasın; tek
olanı çok görmeyesin! Tek olanı çok sayan kişi, çok olanı teke indirenden
daha büyük bir hata işlemiştir. Çünkü teki çoğaltma fikri, konunun
odak noktasına bakıp düşme ve şaşırma demektir; çoğu teke indirme
ise bütün alana, tüm çevreye yayılma ve hepsine yukarıdan bakma
demektir. Nihayet kafanda kalan şu olsun; birbirine yakın anlamlı
kelimeler ve arkadaş sıfatlar aracılığıyla senle iletişim kurarken
tek bir şeyi anlatma amacı taşıyoruz.
Aklın sınırları nelerdir?
Şu adam akıllı, bu daha akıllı, ötekinin aklında eksiklik var, ilerdeki
adam akılsız derken neyi kast ediyorsak aklın sınırlarından da onu
kastederiz. Akıl sahipleri, kendilerine düşen nasip oranında birbirlerinden
ayrılırlar. Örneklerle anlatmak gerekirse kiminin az kiminin çok,
kiminin duru kiminin bulanık, kiminin ışık verici, kiminin karanlık,
kiminin saydam kiminin yoğun, kiminin hafif kiminin ağırdır aklı.
Nitekim sen, insanların dış kalıpları, yani renkleri, huyları, uzunluk
ve kısalıkları, güzel veya çirkin oluşları, mutedil veya aşırı görünüşleri,
hemen reddedici veya onaylayıcı olmaları itibarıyla da birbirlerinden
farklılaştığına tanık olmuşsundur. Bu saydıklarımızı somut duyumlarınla,
görerek seyrederek anlayabilirsin ama akılla ilgili özellikler perdelenmiştir
bize; bunları hemen görüp anlayamayız
Genel bir kuraldır; göremediğimiz varlıkların kendi aralarındaki
farklılıklarını, görebildiğimiz varlıkların kendi aralarındaki farklılıklar
kadar iyi kavrayamayız. Her iki alandaki varlıklar da birbirleriyle
uyuştukları için değil uyuşmadıkları için ayrı kalmış, ayrı telakki
edilmişlerdir. Ancak yine de dışardan yapılan bazı gözlemlere itibar
edilirse farklılıklar gün yüzüne çıkar, anlaşılır hale gelir. Zenginlere
baktığında her birinin sahip olduğu mal oranında diğerinden farklılaştığını
görürsün, toplandıkları zaman da hiçbiri aynı oranda aynı türden
mala sahip değildir; şu zengin, suskun [bir köleye] bu, konuşan
[bir köleye] sahiptir; öteki adam ipek ticaretiyle, beriki yünle
uğraşır; gelen adam sarraflık yapar, karşında oturan ise hayvan
ticaretiyle meşguldür. İşte akıl sahipleri de dağarcıklarında ne
varsa ona göre birbirlerinden farklı hale gelir; biri diğerinin
sahip olmadığı şeyi elde edebilir. Örnek vermek gerekirse şurada
oturan mühendistir, aklı bu yönden zengindir; öteki adam doktordur,
beriki gramercidir, şu ilerdeki ise hukukçudur, aklı hukuki konularda
derinleşmiştir.
Ne kadar çok şey söylesek de hakkını veremeyiz bu bahsin. Kısaca
aklın sınırları dediğimiz şey böyledir; sonsuz olmasa bile olağanüstü
zengin bağdaşmalara açıktır.
Aklın eylemi nedir?
Aklın eylemi, temelde, bir şeyin kabulüne veya reddine; iyi veya
kötü olduğuna karar vermektir.
Ancak akla sunulan şey safsataya bulanmış, hileli, aldatıcı, karışık,
kuşkulu ve çarpıtılmış olmamalıdır. Eğer böyle olursa aklın vereceği
yargı dış etmenler sebebiyle değişir. Çünkü akıl bazen yanlışa doğru,
doğruya yanlış diyebilir. Bu tür hatalara düşmekten Allah’a sığınırız;
duyu organlarımızın eksik bilgi sunması veya zihnimizin karışık
olması bizi yanlış bir karara sevk edebilir. Çünkü sunucu sunduğunu
çarpıtarak sununca; akıl neyi almışsa o hükmü verir. Bazen sunucu
da sunduğu çarpıtma, aldatıcı görüntü ve karmaşanın farkında olmayabilir;
o zaman akıl onu hesaba çeker, ölçer, tartar, önünü açar ve doğruya
ulaştırır.
Akıl düşünce ufkumuzun içine sokulabilir mi; aklı akletmek mümkün
mü?
En doğru görüş, akıl sahibinin akıl yoluyla düşünceyi yani makûlü
akledebileceğidir. Sen de bilirsin ki “kandil odayı aydınlattı”
denilir, “kandil kendini aydınlattı” denmez. Çünkü kandilin kendisi
ışık saçmaktadır, aydınlanmaya gereksinimi yoktur, başka şeyleri
aydınlatır o. Eğer akıl da akledilir olsaydı yine akıl yoluyla akledilecekti;
bu şekilde devam edersek reddedilecek bir zincir ortaya çıkar.40
Eğer “akıl sahibi, makulü anladı” dersek “yetkinleşme tarzında etkilendi”
demiş oluruz. Akıl, bu etkilenimin “sadece kendi ile tanımlanan
Yüce Allah’ı aklettiği” tarzında bir zanna yol açmamasını doğru
bulacaktır. Çünkü aklın Tanrı’ya duyduğu arzu; ondan bir şeyler
alma ve yetkinleşme için duyduğu heyecan anlamında bir etkilenim;
aklın mertebesine uygun olsa da akla ziyan verebilir. İşte kıldan
ince kılıçtan keskince yoldur bu ve bu yolda yürüyen daima tehlike
üstündedir. Buraya gelip sınırı geçmemek daha sağlam ve izah edilebilir
bir tutumdur. Çünkü insan doğası itibarıyla korkak, ruhu itibarıyla
cesur ve küstahtır.
Ruh nefes alıp verir mi?
Eğer bu sözle canlı kalmayı sağlayıcı/yetiştirip büyütücü ruh amaçlanıyorsa
akla yatkın bir sözle karşı karşıyayız. Ama nutuk/bilinç sahibi
ruh kast ediliyorsa akla uzak bir sözdür bu. Çünkü nefes alıp verme,
canlı kalmayı, canlı gibi olmayı sağlayan nesneyi [: hava] talep
etmektir. Oysa nutuk/bilinç sahibi ruhun buna ihtiyacı yoktur.
“Ruh akıldan bir şey alabilir mi, ondan yardım ister mi?” denirse
bunun nefes alıp verme diye nitelendirilemeyeceğini söyleriz. Başta
yüklendiği anlamın tevil edilmesi veya muhtemel anlamlarından birinin
tercih edilmesi sözü gerçek anlamından çıkarmaz. Ancak karmaşayı
ortadan kaldırma ihtiyacı belirdiğinde hemen yedek bir kelimeye
başvurmak; bilime kast etme, bilgeliğe ihanet ve doğruyu bulma çabasına
giren kişinin aklına kıyma anlamına gelebilir.
Ruhun Tanrı nezdindeki mertebesine gelince; bir güneş gibi doğduğu,
dirilticilik, aydınlatma ve yarar sağlama niteliklerine sahip olduğu
daha önce açıklandı.
“Ama akıl da böyledir” denilirse, “evet akıl da böyledir ve bir
diğer güneş sayılır” deriz. Ancak akıl güneşi; duvarı, zemini, dağı,
ovası, karası ve denizi olmayan ruh üzerine doğmaktadır. Akıl ruhtan
daha aydınlık olunca – çünkü ruhu kendine vekil tayin eden odur;
ruh onun halifesidir – aklın ışığı daha parlak ve delici, sunduğu
menfaatler de daha yüce olmuştur. Ayrıca güneşin doğuşu ve batışı,
anbean belirişi ve tutuluşu vardır; onun etkilerini duyu organlarımızla
hissederiz. Ama akıl böyle değildir, çünkü o devamlı aydınlatmakta,
ışığı her yana yayılmaktadır. Onun doğuşu ebedi bir doğuştur, o
hiç tutulmaz ve art arda gelen tecellileri asla kesintiye uğramaz.
“Aklın bazen insandan uzaklaştığına, bazen de sıçrarcasına geri
döndüğüne tanık oluyoruz, bu nasıl oluyor?” denilirse şu cevabı
veririz; bizim beynimizi patlatırcasına anlatmaya çalıştığımız akıl
tek tek Ahmet, Mehmet, Ali vs.nin aklı değildir. Çünkü akıl, burada
bir tikele yani bir kişiye bağlı ve meyilli olduğu için elbette
doğma, batma, gelme, gitme, belirme ve kaybolma gibi vasıflarla
nitelendirilebilir. Ama oradaki akıl en yüksek saadet duygusuyla
rahat ve asudedir; mutlak gücüyle egemendir; yekpareliği, bölünmezliği
ve son derece geniş fezasıyla üstün bir konumdadır.
Aklın etkilenip etkilenmediği sorusuna gelince bu konu daha önce
izah edildi; bir konuyu tekrar tekrar anlatmanın anlamı yoktur;
lafı uzatmak da hiçbir özürle bağışlanamaz.
Aklın etkileme oranı mı çoktur, etkilenme oranı mı?
Bu soru iki şıkta ele alınmalıdır. Eğer Tanrısal taşmaya muhatap
oluşu ve ondan feyz alışı itibarıyla ele alınırsa elbette etkilenim
yönü öne çıkar. Ama kendisinden taşma vuku bulması ve ruha feyz
vermesi dikkate alınırsa etkileme yönünün daha güçlü olduğu söylenebilir.
Çünkü akıl başka bir varlığa taşarak cömertlik edişiyle kendine
cömertlik eden [Tanrı’ya] benzemiş oluyor; bu konu çok incedir.
Dönüş veya ahiret nedir?
Bu müthiş soruyu sormak ne kadar da kolay geliyor ona! Her şey dönüş
yurduyla ilgilidir; umutlar döner dolaşır, ahirete düğümlenir; her
arzu son kertesinde ahirete uzanmak ister; her şey dönüş yurduna
münhasır olmuştur sanki! Her insan orayla ilgili düşüncelere dalar,
oranın derdini çeker. Her açıklayıcı orası hakkında bir şeyler açıklar,
her kinayeci orayı kinayelerle bezeyerek anlatmak ister. Her mırıldanma
eninde sonunda oraya ilişkin birkaç kelimeyle biter, özlemin doruğundaki
her şarkı orayı gösterir, her dinleyici oranın türküsünü çağırır
bir gün…
İmdi, ister ayık ve uyanık olun, isterseniz sürünerek gelin veya
sıçrayın, yeter ki şuna kulak verin, vakit tamam olunca ruh bu bedeni
boşaltacak ve dönecektir. İşte “ruhun dönüşü” budur. Beden, yaşamın
ana maddesini taşımaya gücü yetmediği veya ruh artık sıkılıp “öte
düzene” geçmeye kesin kararlı olduğu için gerçekleşecektir bu dönüş.41
“Ruhun bedenden ayrılıp gitmesi ve bedeni artık kullanmaması anlamına
gelen dönüşten insanın payına düşen nedir?” denilirse, doğru görüşe
razı olma ve en yüce hükmü kabullenme yoluna girerek bir misalle
cevap vereceğiz:
Fakir veya kendine yeten sıradan bir insan yoldan tutulup kenara
çekilse ve ona şöyle sorulsa:
“Sen bu dünyadan ayrıldığında gören gözün aynen kalacak burada,
işiten kulağın da öyle. Gözün burada kaldığı sürece tüm güzellikleri
temaşa edecek, kulağın da en güzel nağmeleri dinleyip mest olacak;
söyle bakalım, sana yapılmış en güzel ihsan olmaz mı bu? Bir düşünsene,
gözlerin sen buradayken nasılsa aynen öyle görecek dünyayı, hatta
daha da iyi görebilir; çünkü sen dünyadayken gözlerine özen göstermeyip
onları kirletmiş olabilirsin, gözlerin senin için yorulmuş ve çalışamaz
hale gelmiş olabilir; hatta sırf senin bakımsızlığından çapaklarla
dolabilir, kimbilir tek gözlü, pörtlek gözlü veya ama da olabilirsin
bu dünyada. Fakat sen çekip gittikten sonra senin yol açacağın dertlerden
uzak ve emin bir halde kalacak ve etrafı huzur içinde doyasıya seyredecek
gözlerin… Ne dersin hiç fena değil?”
Adam mutlaka şu cevabı verecektir:
“Tamam, razıyım; böyle bir şeyi istemez miyim sanıyorsunuz? Ama
nerde? Bu nimet bana verilirse kim benden daha iyi kulaklara ve
gözlere sahip olabilir ki? Dünya nimetlerinden mahrum kaldığımda
dünyayı binbir sövgüyle anıyorum ama böyle keskin bir gözlere ve
iyi işleyen kulaklara sahip olunca dünyayı niye istemeyeyim ki?”
Bu cümleler maksadımızı anlatmış, akla uygun hale getirme çabamız
amacına erişmiş ve gerçek, bu ifadelerin katmanları arasında zayi
olmadan gün gibi ortaya çıkmışsa, insanın insan olmasını sağlayan
ruh ve ruhun ebediliği için de kullanılsın bu misal. İnsan ancak
ruhuyla bu dünyada zevk alabilmekte, yine ruhu sayesinde bilgi sahibi
olmakta, nesneleri tanımakta, yargıya varmakta, doğruyu bulmakta,
sırf akla veya somut duygulara dayanan entelektüel lezzetlerin tadına
varmakta; yine ruhu sebebiyle sonsuzluğu talep etmekte, ebedileşmek
arzusuyla dolmaktadır.
Ancak insanın bu arzusunu şu bedeni içinde gerçekleştirmesi imkansızdır.
Çünkü, burada faniliğe, yani ruhun bedeni boşaltıp ayrılmasına yol
açan oluş ve bozuluş niteliklerine sahiptir insan. Ayrıca şu iyi
bilinmeli ki, insan ruhunun insanla olan bağı, gözüyle olan bağından
çok daha derin ve güçlüdür. Dediğimiz gibi, insan, ruhuyla insandır;
bedeni ise onun insani formunu koruyan kalıptır.
Yukarda verdiğimiz “gözün afetlerle dolu dünyayı seyretmesine; kulağın,
etrafında cereyan eden her şeyi dinlemesine razı olma” misali gerektiği
gibi anlaşılmışsa, şu da kesinlik kazanır ki; ruhun güvenli bir
ortamda, yüksek bir mertebede, huzur içinde ebediyen yaşamasını
çok daha kuvvetli arzular insan… Bu çok müthiştir ve bundan da müthiş
olanı, orada, bedenle ilişiği olmayan bir aklın, bedeni duyumsamayan
bir canın, beden lezzetini almayan bir ruhun ve bedensel heyecanlarla
çarpmayan bir yüreğin var olmasıdır. Kim bunun yararlarını anlayamaz
ve böyle bir nimetten ötürü Allah’a şükredip övgüler yağdırmazsa
dar görüşlü, zayıf akıllı, züppe,42 doğru tercihin ne olduğunu bilmeyen,
bereketsiz, bet fikirlidir; yetkin ve erişkin akıllı insanlara göre
o canlılar kategorisinin alt seviyelerinde tam gelişmemiş bir canlıdır…43
Çeviren: A. Sait Aykut
Notlar:
1 Bu yazı, yazarın el-İmtâ ve’l-Muânese adını verdiği kitabın otuz
beşinci gecesinin ahiret bahsine kadar olan bölümünden derlenmiştir.
Ebû Hayyân Tevhîdî’nin; Vezir İbn Sa’dan’ın yanında, onun sorduğu
meseleler etrafında gelişen ve otuz dokuz gece devam eden ilmi,
edebi ve felsefi sohbetleri, dostu Ebu’l-Vefa Buzcani’nin isteği
üzerine kitap haline getirmesiyle oluşan eser; Ahmed Emin ve Ahmed
ez-Zeyn tarafından üç cilt halinde yayımlanmıştır. Dipnotlardaki
tanım ve yorumlar da bize aittir. Bkz.: Ebû Hayyân Tevhîdî, Kitâbu’l-İmtâ
ve’l-Muânese, Ahmed Emin - Ahmed ez-Zeyn, Kahire: 1953, c. 3, s.
105-126 . (a.s.a)
2 Felsefede Farabi ekolünden gelen ve Arap düzyazısında Câhız’dan
sonra en güçlü üsluba sahip olduğu kabul edilen kötümser denemeci
Tevhîdî (ö: 1023 m.), edebiyattan, dil felsefesi ve zoolojiye; tasavvuftan,
fıkıh ve doğa felsefesine kadar neredeyse her alanda yazı yazmıştır.
Ona “filozofların edibi, ediplerin filozofu” denilirdi. Tevhîdî’nin
mesleği “verrak”lıktı; yani kitap istinsah etmek… Bu sayede olağanüstü
geniş bir kültüre sahip olmuş ama mesleğini hiç sevmemiştir; “uğursuz
iş, beni yedi, bitirdi; gözlerimi mahvetti!” derdi. Tabii, bu arada
iyi bir hami bulma ve bilimsel faaliyetlerini onun yanında geçirme
isteğini daima diri tuttuğunu da unutmayalım… Bazen parlak siyasilerin
yanında yer buldu kendine, ama ona bakılırsa “huzuruna çıktığı prensler,
vezirler ve tacirler onu hakkıyla takdir edemediler.” Çeşitli kitaplarında
dert yandığı gibi, ömrünün büyük bir kısmını “ayda kırk dirhemle
kıt kanaat idare ederek” geçirmek zorunda kaldı. Nitekim, hayatının
sonuna doğru zıvanadan çıkmış ve “aralarında yirmi yıl yaşadığım
halde hiçkimseden, ne içtenlikli bir sevgi, ne de himaye gördüm!”
diyerek el emeği göz nuru bütün kitaplarını yakmıştır! Dostlarının
himmeti ile elimize ulaşan eserlerinden anlaşılan o ki, Tevhîdî,
miladi 10. yüzyılın ikinci yarısında Bağdat, Horasan ve Hicaz civarında
ortaya çıkan siyasi, kültürel ve sosyal gelişmeler için ana kaynaktır.
Başlıca eserleri: el-Muqâbesât, el-İmtâ ve’l-Muânese, el-İşârâtu’l-İlâhiyye,
el-Basâir ve’z-Zahâir, Ahlâqu’l-Vezîreyn, es-Sadâqa ve’s-Sadîq.
Bkz.; Mahmut Kaya, “Ebû Hayyân Tevhîdî” mad., TDV İslâm Ansiklopedisi,
İstanbul: 1994, c. 10, s. 154-157; Ebû Hayyân Tevhîdî, Kitâbu’l-İmtâ
ve’l-Muânese, bilimsel neşir: Ahmed Emin-Ahmed ez-Zeyn, Kahire:
1953, giriş kısmı, s. 3-8.
3 Metindeki kelime “el-irâde”dir; uygun koşullarda “istenç” diye
çevrilebilir.
4 Metindeki kelime “el-ihtiyar”dır; uygun koşullarda “seçim” veya
“seçenek” diye çevrilebilir.
5 Metinde geçen Ayın-Ra-Dat maddesi “Urd” şeklinde okunarak “kenar,
kıyı” anlamında çevrilmiştir.
6 Metindeki kelime: “el-irâğa”dır; arzulama, kuvvetli istek, aldatma,
ayartma gibi anlamlara gelir.
7 Metindeki ifade: “fiil kipinin başındaki hemze”dir.
8 Bazı nüshalarda “üstün doğa” ifadesi vardır. Metinde ruh olarak
çevirdiğimiz kelime “nefs”dir. Nefs kelimesi bazen ruh, bazen can
diye çevrilebilir. Ancak burada ve ilerleyen satırlarda daima “ruh”
anlamında kullanılmıştır
9 Yazar burada açıkça dil felsefesi yapıyor ve dilin insanlar tarafından
bir tür karşılıklı uyuşum ile (=muvazabe, muvadaa) oluşturulduğunu,
anlamdaki daralma ve genişlemenin zamanla, ihtiyaçlar doğrultusunda
gerçekleştiğini savunuyor. Aynı dönemde bunun karşısında yer alan
başka bir ekol ise dilin baştan itibaren Tanrı tarafından yaratıldığını
savunur.
10 Îcaz, amacı anlatmaya yetecek en az sözcüğe; ıtnab ise amacı
ayrıntılı bir şekilde anlatmaya yarayacak çok fazla sözcüğe başvurmak
demektir.
11 Kinaye, örtmece demektir; bir sözü hakiki anlamı dışında kullanmaktır;
ancak gerçek anlamının da kastedilmesi mümkündür; dolayısıyla “kinayeli
söz”, çift anlamlı sözdür. Tasrih ise, sözü, hiçbir yoruma mahal
bırakmayacak kadar açık ve anlaşılır bir şekilde söylemektir
12 İncaz, bir işi tamamen bitirmek demektir. İbta ise geciktirmek,
eveleyip gevelemek demektir.
13 Bu kişiler Ebû Hayyân’ın hocaları ve dostlarıdır. Metinde adı
geçen Ebû Süleyman es-Sicistânî el-Mantıqî, Horasan-Harran kaynaklı
doğu İslam düşüncesinin önde gelen isimlerindendir.
14 Metindeki kelime “nefs”tir. Sözlükte benlik anlamına gelen “Nefs”
o dönemdeki felsefe Arapçasında “Tanrısal ebedi öz” anlamında kullanılmaktadır
ve günümüzdeki en yakın karşılığı “ruh”tur. Ancak daha sonra dünya
sevmez akımların etkisiyle nefs, “ruhun, kösnül yanlarını temsil
eden kısmı” anlamında kullanılır olmuştur.
15 Burada can olarak çevirdiğimiz kelime metinde “rûh”tur. O dönem
filozofları, Yunan felsefesinden yapılan çevirilerin tesiriyle “ruh”
derken, insanın organlarında dolaşan kanı mesken tutmuş hava gibi
bir şey anlıyorlar; zaman zaman buna “hayvani ruh” diyorlardı. Bu
yüzden bu metindeki “rûh” kelimesinin en iyi karşılığı candır.
16 “Araz”, ışık ve ses gibi var oluşu başka bir şeye bağlı olan;
kendi başına var olmayan şeydir. Bazıları bu terimi ilinek veya
ilinti olarak çevirirler.
17 Metindeki kelime “et-tabîa”dır. Et-tabîa, bazen bildiğimiz “doğa”
anlamında, bazen de “insanın karakteri” anlamında kullanılır.
18 Metindeki kelime “meâd”dır; Kur’an’da da geçen bu kelime, sözlükte
dönüş, dönme yeri anlamına gelir ve din terminolojisinde ahiret
anlamına gelir.
19 İslam kültüründeki öğretim gelenekleri arasındaki en yaygın olana
işaret ediyor. Çünkü bu gelenekte bilgi, ancak bilenle yüz yüze
gelme yoluyla anlam ve kıymet kazanır. Bilenin bilgiyi aktarış tarzı
ve tavırları başlı başına önemlidir. Bilgi ustadan alınır ve otantikliğine
halel getirilmeden çırağa nakledilir. Kuşkusuz bilgiyi alanın katkıları
ve tarzı, bazı değişikliklere yol açar ancak onun katkıları genel
sisteme zarar vermediği sürece bereket ve meşrep farkı olarak algılanır.
Bu gelenek özellikle dinsel metinlerin ve ruhsal öğretilerin aktarımında
öne çıkmıştır. Bir diğer gelenekte ise bilen kişi değil, kitap önemsenir.
Kitabı tek başına da olsa anlama ve doğru aktarma önem kazanır.
Bu iki farklı geleneğin kendine taraftar bulabilmesi nasıl izah
edilir? Bence ilk dönemlerde kutsal sayılan ilkelerin korunması
için ilk geleneğe başvurulmuş, sonra yeni fikirlerle dolu felsefi
veya bilimsel kitaplar rafları doldurunca ikinci akım öne çıkmış,
ancak daha sonra bu yeni gelenler de içselleştirilip kutsallık kazanınca
yeniden ilk geleneğe dönülmüştür. Fakat bu sefer “daha verimli olma,
yazılanı daha iyi kavrama” anlamında değil; herhangi bir bilim kitabını
neredeyse ezberleme ve aynen aktarma anlamında ilk geleneğe dönülmüştür.
Aslında her iki geleneğin de kendine göre üstün yanları vardır;
birincisi manevi öğretilerin aktarımında, ikincisi maddi bilimlerin
aktarımında daha çok işe yarar.
20 Rükünler, “Erkân-ı Erbaa” yani toprak, hava, su, ateş olarak
bilinen dört unsurdur. Bkz.; bir sonraki not.
21 Ustuks, Yunanca’dan gelmektedir; element demektir. Anasır-ı Erbaa
yani dört unsura Ustukslar denilirdi. Maden, bitki ve tüm canlıların
bu dört temel elementten oluştuğu var sayılırdı.
22 Burada çeviriyi zenginleştirme adına neredeyse aynı anlama gelebilecek
bir sürü sıfat ve terim sayıyor değilim; asıl metinde birbirine
yakın anlamda çok sayıda sıfat ve kavram var. Düzyazı Türkçesinin,
“arka arkaya eş ve yakın anlamlı sıfatlara tahammül edemeyişi”ne
hürmet ediyor ve dikkati elden bırakmıyorum fakat yine de metni
olabilecek en uygun tarzda aktarma çabası beni kilitliyor.
23 Dolayısıyla bu ebedi “Bir” yani Tanrı’yla bağlantılı olan ruhu
da kabul eder; onu tanımlayamasa bile ona inanır. Yapılan kıyasın
mestur neticesi budur.
24 Farabi felsefesinin izlerinin göze çarptığı bu satırda insanın
evrensel yalnızlık ve bunaltı hallerine işaret ediliyor. Bu halden
kurtulmak ancak saadet yani evrensel dinginlik hali ile mümkündür.
Bu da aklın külli ruhla “ittisali” yani iletişim kurması ile sağlanır.
25 Yani “güneşin doğuşu ve varlıkları aydınlatışı” olgusu.
26 Yani güneşin var oluşu ve ışık verişi tüm bu evren ve dünyadaki
varlıkların hatırı içindir. Dolayısıyla onda var olan her şey, aslında
aydınlattığı varlıklar hürmetine ona “verilmiştir”. Burada neden,
sonuçla yer değiştirir. Bu tür bir teleolojik mantığa ruhsal ve
dinsel metinlerde çok rastlanır.
27 Metindeki ifade, kuvvetler anlamında “quvâ”dır. Ancak buradaki
“kuvvet” terimi güç ve kudret değil “yetenek ve kabiliyet” anlamına
gelir.
28 Yekpare bölünmez bütün diye çevirdiğimiz terim “el-basît”tir.
29 Diğer varlıklar, sonradan olan, oluşan şeylerdir. Çevremizde
gördüğümüz her şey.
30 Ebû Süleyman burada ve makalenin başından beri daima “el-ilâh”
kelimesini kullanıyor. Bu kelime “Tanrı” demektir ama Arapça konuşanın
zihninde “Allah” kavramıyla aynı şeyi çağrıştırmaz.
31 Metinde geçen “nutuq” Arapça’da düşünmek ve konuşmak demektir;
mantık da bu kökten gelir. “Hayy” kelimesi canlı demektir. Ihvân-ı
Safâ gibi felsefe ekollerinde ise açıkça tekamül/evrim fikri dile
getirilir ve insanın hayvandan daha mütekamil/daha yetkin ve evrimleşmiş
bir canlı olduğu vurgulanır. Ancak şu da gözden ırak tutulmamalı
ki, İslam dünyasına gelen Yunan felsefesi, çoğu zaman bilinçli bir
şekilde farklı yorumlanmış, bazı kelimeler aynı olsa da içeriğine
başka anlamlar yüklenmiştir.
32 Burada doğa diye çevirdiğimiz kelime “tabîa”dır. Ruh diye çevirdiğimiz
kelime “tanrısal ebedi varlık” anlamına gelen “nefs”tir.
33 Bu fikre göre, tüm varlıklar, külli/evrensel aklın gözlemi ve
idaresi altındadır. Tabiat yani doğa ise bu külli aklın, görünenler
alemine en yakın yüzüdür; halefidir, perdesidir. İnsanın en büyük
zaafı bu perdeye takılıp öteye geçememek (: gaflet) en güzel eğlencesi
ise bu perdedeki nakışları incelemektir. (: bilme arzusu, merak).
34 Yukarıdakiler kelimesi “el-Ulviyyât”dır; hem ay üstü evrendeki
yüce varlıklar hem de ruhen yücelmiş tüm varlıklar anlamına gelir.
Aşağıdakiler kelimesi “es-Süfliyyât”dır; hem ay altı evrende yani
oluş-bozuluş evreninde yer alan varlıklar hem de fiili durumu ve
doğası itibarıyla aşağıda olanlar anlamına gelir.
35 Yani tanrısal külli akıldan “feyezan eden”: çıkan/ayrılan/yola
koyulan ilham, beşeri siyaset erbabının ruhuna girmekte/gelmekte/varmaktadır.
36 Burada evrensel külli akıl değil her insandaki akıl melekesi
kast olunuyor.
37 Metindeki kelime “küll” dür.
38 Metinde ilk defa “Allah” kelimesini kullanmış; “el-ilâh” dememiştir.
39 Metindeki terim “el-feyz el-hâlis”.
40 Teselsül yani kısırdöngü demek istiyor.
41 Burada anlamı çözülemeyen beş kelimelik bir ifade var. “Bu da
ancak ya bedenin tahliyesi veya her ikisinin …. “ gibi bir anlam
kırıntısı yakalamak mümkün.
42 Metindeki ifade “hafîfü’l-misqâl”dir; derin düşünmeyen, havalı,
hafif, züppe gibi anlamlara gelir.
43 Yazarın buradaki salvoları iki ayrı grubadır. Birinci grup, ruhun
dönüşü, ebediliği, öte dünya gibi kavramlara inanmayan, felsefi
anlamda radikal dehrî düşünürlerdir. O dönem İslam dünyasında bu
tip düşünürler vardı ve çeşitli mahfillerde korunmaktaydılar; hatta
tıp, coğrafya, kimya gibi alanlarda bilgi sahibi iseler – siyasete
karışmama şartıyla – saraylarda ağırlanırlardı. İkinci grup, ahiret
ile ilgili telakkilerinde daha somut imgelere yer veren genel kitledir.
Ancak yazar bu gruba cepheden saldırma yerine, tevilli bir şekilde
siper ardından atış yapmıştır; çünkü “halkın dini” o dönem filozoflarına
göre bir yandan adet ve törenlerle doluyken öte yandan siyasi ve
hukuki açıdan korunması gereken kuralları da içermektedir. Ritüellerin
hakiki anlamını bildiğini iddia eden filozoflar, ya bu konuyu açmazlar
ya da İbn Sina’nın bazı ayet yorumları gibi kısa kısa değinip geçerlerdi.
Asla atlanmaması gereken bir nokta da, felsefi açıdan döneme damgasını
vuran akımlar arasında en önemlisinin, İhvân-ı Safâ olduğudur. Bilindiği
gibi, son derece ilginç ve eklektik bir düşünce sistemi kuran İhvân,
genel olarak tevilci ve batınidir; siyasi amaçlarını uygun koşullarda
gerçekleştirmek üzere erteleme ve gizlemeyi ilke edinmiştir.
|