| Ölüm Üzerine
Tıbbi Çeşitlemeler
|
| |
|
...Ölümün tek iyiliği bir daha olmayacak olmasıdır.
Nietzsche
İnsanların başına gelen en belirleyici, en nihai, en eşitlikçi
ve en kaçınılmaz gerçek, ölüm. Çeşitli kültürlerde, hatta zaman
içinde aynı topraklarda farklı biçimlerde ifade edilen, yazın dünyasının
önemli konusu; cinayet, idam, intihar... ve hiç kuşkusuz tıp dünyasının
başlıca uğraşısı.
Ölüm dendiğinde ilk akla gelen meslek grubu: Hekimler... Ancak,
“hasta/ölüm/hekim” üçgenini bireysel temelde irdelemeden, genel
anlamda tıp dünyası ve ölümle sonlanan bulaşıcı hastalıklar arasındaki
ilişkiye daha yakından bakalım.
Hastalıklar, tedavi olanakları ve ölüm
Eski İmparatorluk döneminde (İ.Ö. 2700-2200) Mısır’ın başkenti Memphis
yakınlarındaki Saqqara vadisinde, krallara ait otuz kadar piramit
yükselmektedir; Fransız arkeologların bu bölgedeki çalışmaları sonucu,
altı piramidi kapsayan yeni bir nekropol ortaya çıkartılmış ve mezar
duvarlarında ilk kez bir kraliçeye (II. Ankhesenpepy) ait olduğu
saptanan yazılar çözülmüştür. Bu metinlerde, kraliçenin öteki dünyada
yeniden doğumunu sağlayacak tılsımlı reçeteler yer almaktadır...
Mısır uygarlığının çeşitli evrelerinde, önceleri piramitlerin gizemli
koridor duvarlarında, daha sonraları tahta tabutlar üzerinde ve
nihayet papirüslerde görülen bu tür metinler, kral ya da kraliçenin
yaşam süresinin sonsuza dek uzadığını; gömülenin ölümden sonra tekrar
yaşama döneceğini; yaratanla bütünleşerek sonsuza dek onunla birlikte
hükümdarlığını yürüteceğini anlatır. Ölen kişinin bu süreçte karşılaşacağı
güçlükleri yenmesi için yararlanacağı öneriler, sihirli formüller
de bulunur... Yukarıda sözü edilen ve bir kraliçe için ilk kez tanımlanan
piramit yazılarında yer alma ayrıcalığı, II. Pépy’nin hükümdarlık
dönemini izleyen yıllarda daha da genişletilmiş, firavun ailesine
tanınan ölümsüzlük özelliği dönemin din adamları ve soyluları için
de geçerli kılınarak ölümsüzlüğün demokratikleştirilmesi yaygınlaştırılmıştır.
Elbette daha farklı yöntemler kullanarak, yaşamı uzatma ve ölümü
geciktirme hedefi, günümüz tıbbının da gündeminde; ancak olayın
demokratikleştirilmesi açısından gelinen nokta oldukça tartışmalı.
Bu konuda, yirmi birinci yüzyılın başlarında bulaşıcı hastalıkların
durumuna göz atmakta fayda var: Bir yüzyıl önce, hijyen konusunda
atılan adımlar ve bulaşıcı hastalıklara pastöriyen yaklaşım sonucu,
tıp dünyasında büyük bir iyimserlik hüküm sürmeye başlamıştı; ayrıca
o tarihten günümüze dek geçen süreç de tıp alanında yadsınmaz ilerlemeler
kaydedildi; hazırlanan aşılarla ve geliştirilen tedavi yöntemleriyle,
çiçek hastalığı örneğinde olduğu gibi, kitlesel ölümlere yol açan
etkenlerin alt edilmesi mümkün oldu. Ancak, günümüzde olup bitenlere
baktığımızda, elde edilen başarıların son derece adaletsizce dağıtıldığı,
hastalanma ve ölüm konularındaki eşitsizliğin gün geçtikçe derinleştiği
görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün eski başkanlarından Gro Brundtland,
yeryüzünde bir milyardan fazla insanın, yirmi birinci yüzyıla, gelişmiş
tıp olanaklarından yoksun başladıklarını; hastalık ve ölüm olgularının,
bu insanların yaşamlarını birebir etkilediğini ve etkileyeceğini
belirtmiştir. 1999 yılında yapılan bu uyarıya karşın, kuzey-güney
ülkeleri arasında sağlık konusundaki uçurum giderek derinleşmekte,
tedaviye erişim konusundaki farklılıklar gün geçtikçe daha da belirginleşmektedir.
Piyasa ekonomisi kurallarını başarılı biçimde hayata geçiren ilaç
sektörü, alım gücü yüksek toplumların sağlık sorunlarına (Alzheimer,
Parkinson, obezite, depresyon, cinsel fonksiyon bozuklukları vb)
yönelik yatırımlarını artırırken, yoksul ülkelerin sağlık sorunlarını
görmezden gelmekte, örneğin Afrika kıtasını kasıp kavuran bir dizi
tropikal hastalık (uyku hastalığı, sıtma gibi parazit infeksiyonları
başta olmak üzere) konusunda hiçbir çaba sarf etmemektedir. Nitekim,
bu sektör tarafından 1975-1997 yılları arasında geliştirilen 1233
molekülden sadece 11 tanesi tropikal hastalıklara yönelik ilaç hammaddeleridir.
Günümüzde dünya ilaç endüstrisinin yıllık iş hacmi 400 milyar Euro
olarak hesaplanmaktadır ve 2000’li yıllara geldiğimizde, bulaşıcı
hastalıkların en sık görüldüğü Afrika kıtası, bu pazarın sadece
% 1,3’ünden pay alabilmektedir. Tedavi konusunda söz konusu olan
eşitsizlik için en çarpıcı örnek HIV/AIDS konusunda yaşanmaktadır.
Günümüzde HIV ile infekte olmuş yaklaşık 40 milyon kişiden %95’i
gelişmekte olan (!) ülkelerde yaşamaktadırlar ve bunların sadece
%4’ü anti-retroviral tedaviden yararlanabilmektedirler. Afrika ülkelerinde
HIV/AIDS nedeniyle bugün için 14 milyon yetim bulunduğu hesaplanmakta,
bu kıtada HIV/AIDS’e bağlı ölümler nedeniyle eğitim aksamakta, sosyal
dengeler değişmekte, ortalama yaşam süresi süratle düşmektedir.
Kitlesel ölümlere yol açan bu adaletsiz tablo, sadece bulaşıcı
hastalıkların tedavisindeki eşitsizlikte kendisini göstermemektedir;
örneğin son yıllarda adından çok söz edilen kök hücre tedavisi,
gerektiğinde kullanılmak üzere doğumdan hemen sonra alınan kordon
kanlarının saklanacağı kordon kanı bankalarını gündeme getirmekte;
bu ve biyoteknolojinin benzer olanakları tamamen bireysel bir tıbbın
habercisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Acaba bu tip uygulamalar
sadece varsıl kişilere hizmet verecek yeni bir tıp mı yaratacaktır?
Bu durumda, güney ülkeleri sadece ekonomik olanağa sahip kesimlere
organ kaynağı rolü mü üslenecekler, ya da insan ve bitkiler genetik
özelliklerinden yararlanılacak depolar haline mi dönüşecektir? Bu
gelişmeler sonucu biyo-esirler ve biyo-korsanlık kavramları artık
tıp dilinde kullanıma girmiş bulunmaktadır.
Ölüm konusundaki eşitsizliklere son bir örnek, henüz kısıtlı kullanım
alanı olan hibernasyon işleminde karşımıza çıkmaktadır. Adeta “bugünün
işini yarına bırakmak” olan bu uygulama, henüz tedavisi bulunmayan
hastalıklardan ölen ya da ölmek üzere olan kişilerin dondurularak
saklanmaları şeklinde özetlenebilir. Bu kişiler, ileride geliştirilecek
teknikler sayesinde, çözülerek tedaviye alınacaklar ve böylece yaşam
süreleri uzatılmış olacaktır. Bu uygulama, çeşitli sürüngenlerde
ve bazı memelilerde gözlenen “kış uykusuna yatma” davranışı gibi
doğal bir olayı andırsa da, henüz yaygınlaşmamış olan hibernasyon
konusu, teknik bazı sorunların yanı sıra, bir dizi etik sorunu da
beraberinde getirmektedir. Örneğin, bugün için tedavisi olanaksız
hastalıklara yakalanmış kişiler, ölüm gerçekleştikten hemen sonra
dondurulduklarında hangi statüde sayılacaklardır? Bunları “dondurulmuş
ölmemişler” olarak tanımlamak mümkün müdür? Adları nüfus kayıtlarından
silinmeli midir? Miras hukuku açısından mal varlıkları kendilerinde
mi kalacaktır, yoksa varislerine aktarılacak mıdır? Ve nihayet gelecekte,
dondurulmuş bu kişilerin çözülmesine kim, nasıl ve ne zaman karar
verecektir? Hibernasyon çalışmalarına benzer uygulamalar, ondokuzuncu
yüzyılın başlarında Napoleon ordularında cerrah olarak görev yapan
Dr. Larrey’in, -19 derecede gerçekleştirdiği ve hastalarının hiç
ağrı duymadıklarını rapor ettiği ampütasyon işlemleri ile başlamıştır.
Yirminci yüzyılda ise vücut ısısını azaltarak metabolik etkinlikleri
yavaşlatma çalışmalarının tedavide kullanımı gündeme gelmiştir.
Yapay hibernasyon, bir dönem cerrahi dalında özellikle kanamaları
azaltmak için başvurulan, ancak sakıncaları görüldüğünden günümüzde
kısıtlı olarak başvurulan bir uygulamadır. Bugün ölümcül bir hastayı
ya da ölümün gerçekleşmesinden hemen sonra cesedi dondurma işlemini
savunan ve “dondur, bekle, canlandır” sloganını kullanan hibernasyon
taraftarlarına karşın, dondurma işlemi sırasında hücrelerin zarar
görebileceğini savunan çok sayıda bilim insanı bulunmaktadır. ABD’de
1962 yılında ilk çalışmalarına başlayan bir grup araştırıcı “Cryonics
Association” isimli bir Soğutma Enstitüsü kurmuş olup çalışmalarını
bu kurumda yürütmektedirler; bu merkezde yasal olarak ölümü onaylanmış
hasta, önce -79 derecede, daha sonra –196 derecede soğutulup uzun
süreli saklanma için uygun koşullarda bekletilmektedirler. Tüm tartışmalı
noktalar bir yana hibernasyon uygulamasına geçildiğinde, bu olanaktan
sadece varsıl kesimin yararlanabileceği yadsınmaz bir gerçektir.
…Ölümle savaşmak öldürür hayatı.
Çünkü bu hayatla savaşmak demektir.
İşte gerçek ölüm budur. Bu hakikatı anlamayan kimse,
yaşamı ölümle, ölümü de yaşamla kirletir.
Böylece bulandırır suyunu ve su içilmez hale gelir…
Tolstoy
Bireysel olarak hekim-ölüm ilişkisine bakıldığında, branşlar arası
bazı farklılıklar söz konusudur. Bir adli tıp uzmanının “muayene
maddesi” kadavradır ve tıp eğitiminin ilk yıllarında görülen anatomi
derslerinde öğrencilerin karşılaştıkları “hasta” artık yaşamamaktadır.
Bu gerçek, söz konusu dallarda “ölüye” yaklaşımın biraz daha mekanik,
biraz daha objektif olmasına yol açar. Belki de tıp dalları arasında
“ölüm”ün gerçek anlamda ve en dolaysız biçimde yaşandığı alan yoğun
bakım üniteleridir.
Son yıllarda, tıp bilimi yaşamı uzatma konusunda oldukça önemli
gelişmeler kaydetmiş, vazoaktif maddeler, yapay solunum, diyaliz
gibi yaşam destekleri ile karakterize yoğun bakım üniteleri, birçok
kritik hastalıkta mortaliteyi yani ölüm oranını azaltmıştır. Ancak,
olumlu sonuç alınmayan hasta gruplarında ise, “ölümü geciktirmek”
hem hastanın, hem de yakınlarının acısını uzatmakta, ayrıca kısıtlı
yoğun bakım kaynaklarının etkin kullanılamaması gibi sorunları beraberinde
getirmektedir. Öte yandan, modern teknolojinin tıp alanına uygulanması
sonucu geliştirilmiş olan bu ünitelerde kullanılan yaşamı destekleme
sistemleri sayesinde birçok hastanın yaşam süresi, yapay olarak
uzatılmaktadır. İşte bu aşamada söz konusu “yaşam süresini uzatma”
girişimine başlanmasında; ya da birazdan ayrıntılı olarak ele alacağımız
“bu girişimi sonlandırma” aşamasında, etik sorunlara dayalı bir
dizi yükümlülük ortaya çıkar. Her şeyden önce, yaşamı korumakla
görevli hekimin, hastanın kurtulma olasılığını değerlendirerek,
yaşamı destekleme sistemlerini devreye sokmak için karar vermesi
gerekmektedir. Normal koşullarda, hasta ya da yakınları bilgilendirilerek,
onay alınması yoluna gidilir. Ancak deprem, savaş alanları gibi
olağandışı koşullarda, daha çok sayıda hastanın tedavi olanaklarından
yararlanmasını sağlamak için bir seçim yapmak söz konusudur. Yoğun
bakıma “doğru” hastaların kabul edilmesini sağlayacak bu “seçim
işlemi” [triage], bazı ilkeler doğrultusunda yapılır. Bir doğal
afet karşısında tüm başvurulara aynı anda yanıt verilmesi mümkün
olmayabilir. Bu aşamada, eşitlik ilkesine göre her hastaya aynı
olanakların sunulması, yaşa göre gençlere öncelik tanınması, ya
da maksimum düzeyde yararlı olabilme kriterine göre, durumu daha
iyi olan hastaya öncelik tanınması türünden sınıflamalar yapılabileceği
gibi, bazı kurum çalışanlarına öncelik tanınması ya da başvuru sırasının
esas alınması şeklinde çok farklı yaklaşımlar da söz konusu olabilir.
Kalp vurumlarının olmadığı saptanınca ölümün meydana geldiği kabul
edilerek, hastaların ölüm saati olarak kalp seslerinin alınmadığı
anın yazılması, geleneksel biçimde sürdürülmektedir. Ancak, 1950’li
yılların sonundan itibaren tıpta kullanıma giren yapay solunum uygulaması
bu konuda klasik kavramların değişmesine yol açmış, ölümün anlık
bir olay olmadığı, bir süreç sonunda meydana geldiği bilgisi netleşmiştir.
Geri dönüşümsüz bir nedenle solunum durduğunda yapay solunuma başlanmazsa,
oksijen yetersizliğine bağlı olarak, dakikalar içinde ölüm meydana
gelecektir. Böylesi koşullarda kaçınılmaz olan ölüm, yapay solunum
sayesinde, değişken bir süre sonrasına ertelenmektedir. İşte bu
ortamda yaşatılan biri için etrafını çevreleyen aygıtlar, yaşamın
göstergesi olur. Philippe Aries “ölüm süreci” şeklinde tanımladığı
bu dönemi: “ölüm süreci bir dizi aşamayı takiben, minik parçalara
ayrılmakta ve sonunda hangi aşamanın gerçek ölüm olduğu bilinmemektedir;
aşamalardan birinde bilinç kaybı gerçekleşmekte, bir başkasında
solunum sonlanmaktadır. Tüm bu küçük ölümler, esas ölümün yerini
alarak onu ortadan kaldırırlar”şeklinde tanımlamıştır. İşte bu aşamada,
1960’larda ortaya atılan, ancak son on yılda önemi daha iyi anlaşılan
“beyin ölümü” kavramı gündeme gelir.
Beyin ölümü kavramı, bir yandan organ nakilleri konusunda, öte
yandan ötenazi olgusunun tartışılmasında büyük önem taşır. Günümüzde
gönüllü ve sağlıklı organ donörlerinin sayısı gereksinimi karşılamaktan
çok uzaktır; bu sorun beyin ölümü gerçekleşmiş olanlardan transplantasyonda
kullanılacak organların alınması ile, bir ölçüde çözülmüştür. İlk
kez 1964 yılında İsveç’te başlatılan bu uygulama, 1967’de Güney
Afrika’da Dr. Barnard ve ekibinin gerçekleştirdikleri kalp nakilleri
sırasında geliştirilmiş ve bu ekip, beyin ölümü kararının alınmasına
olanak sağlayacak cesareti göstererek dünya tıbbına önemli katkıda
bulunmuştur. 1968 yılında ise ABD’de, Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinde,
tıp, hukuk ve din adamlarından oluşan bir komitenin raporu ile ölüm
tanımlaması değiştirilmiş ve beyin ölümü saptanan hastanın ölü olarak
kabul edilmesi gereğini belirten bildiri yayımlanmıştır. Aynı yıl
ülkemizde Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi’nde, İstanbul Siyami Ersek
Göğüs Cerrahisi Merkezi’nde ve Haydarpaşa Numune Hastanesi Reanimasyon
servisinde ilk resmi beyin ölümü kararları verilmiş; organ bağışlayan
hasta için beyin ölümü tanımlaması yerine “yaşama ihtimali olmayan
çok ağır hasta” deyimi kullanılmıştır. Harvard bildirisindeki beyin
ölümü tanımlamasında, korteks, spinal kord ve beyin sapını içeren
tüm santral sistemin ölümü kastedilmektedir. Bu nedenle, beyin ölümü
tanımında, tüm reflekslerin motor aktivitesinin olmaması, ve düzgün
bir elektroensefalografinin görülmesi koşulu aranmaktadır.
Beyin ölümünün saptanmasında en önemli ölçüt, beyin sapında geri
dönüşümsüz biçimde işlev kaybının oluştuğunun ortaya konmasıdır.
Eğer beyin sapı ölümü meydana gelmiş ise, yapay solunum dahil tüm
destek tedavilerine rağmen kalp atılımlarının en geç bir-iki hafta
içinde kesinlikle duracağı bilinmektedir. Bu nedenle beyin ölümü
tanısı, beyin sapı fonksiyonlarının araştırılması yönünde odaklaşır.
Kalp vurumları duyulabilen, yapay solunumu sürdürülen hastaya, beyin
ölümü tanımının gecikilmeden konması gerekir; çünkü, işlevlerini
yitirmemiş organların transplantasyon için bağışlanmasına olanak
sağlayacak ortam ancak bu aşamada hazırlanır. Ölümü kesinleşmiş
kişinin yakınları süratle bilgilendirilir; ve nihayet kısıtlı yoğun
bakım servisi olanaklarının diğer hastalara sunulması sağlanır.
Beyin sapı ölümüne karar vermek için, hastaya ait tüm bilgiler eşliğinde
(depresan ilaç kullanımı, vb.) geri dönüşümlü koma ve apne nedenleri
elimine edilir; beyin sapı reflekslerinin olmadığını gösteren klinik
muayeneler tekrarlanır ve apne testi birkaç kez yinelenerek kesin
karar verilir. Bu incelemeler sırasında tüm beyin fonksiyonlarının
geri dönüşümsüz bir şekilde ortadan kalktığı, deneyimli hekimlerce
kontrol edilmelidir. Bu tanıyı alan hastaların klinik seyrinin ne
olacağı artık kesin olarak bilinmektedir; söz konusu olgularda kısa
süre sonra beyin ölümü gerçekleşecek, bu hastaların bilinçlerine
kavuşmaları asla mümkün olmayacaktır.
Bu arada, beyni ileri derecede zarar görmüş hastalarda ölümün nasıl
tanımlanacağı konusunda bazı kavram karışıklıkları ortaya çıkmaktadır.
Yalnızca “ölüm” yerine , “beyin ölümü” deyiminin kullanılması, olayın
anlamı ve sonuçları konusunda bazı belirsizliklerin doğmasına yol
açmaktadır; “beyin ölümü” dendiğinde, hastanın kendisi değil sadece
beyninin öldüğü düşünülmekte, yaygın inanışa göre, beyin ölümünün
gerçekleşmesinden ve tüm yaşam desteği önlemlerinin uygulamasına
son verilmesinden sonra hasta ölmektedir. Kısaca bu durumda hastanın
önce beyni, sonra kendisi öldüğü için, sonuçta iki defa ölmek gibi
garip bir tablo ortaya çıkmaktadır!
Yaşam destek tedavilerine başlanması veya başlanmış tedavilerin
kesilmesi konusundaki en cesur gelişmelerden birisi, ABD’de, 1990
yılında Society of Critical Medicine (SCCM) grubunun yayınladığı
uzlaşı raporudur. Bu raporda yaşam destek tedavilerine, hasta ya
da yakınlarının isteği doğrultusunda ya da hekim tarafından tedavi
hedeflerine ulaşmanın mümkün görülmediği durumlarda [boşunalık -
futility] başlanmaması ya da böyle durumlarda tedaviye son verilmesinin
etik açıdan uygunluğu kabul edilmiştir. Ancak bu kez tedavinin “boşuna
olduğuna kim ve neye göre karar vermelidir?” sorusu gündeme gelmektedir.
Society of Critical Medicine’in 1997 raporu bu son soruya yanıt
aramış ve dört sınıfta topladığı yaşam destek tedavisi sınıflandırmasından,
sadece “kesinlikle yararsız tedavi” sınıfına girenlerin boşuna tedavi
olarak nitelenebileceğine karar vermiş; ancak fizyolojik yararın
nasıl değerlendirileceği, hangi koşullarda, hangi tedavinin önerilmesinin
uygun olmayacağı konularına açıklık getirmemiştir.
Yaşam destek tedavilerine yaklaşım, farklı ülkelerde değişik ilkeler
doğrultusunda yürütülmektedir. Örneğin Kuzey Avrupa ülkelerinde
çalışan hekimler yaşamın sonlandırılması konusunda daha rahat karar
verebilirken, Yunanistan, İtalya, Portekiz gibi ülkelerde bu tip
kararlar daha ender olarak alınmaktadır. Örneğin yapay solunuma
bağlamama kararını, İtalyan hekimlerin sadece %8’i yazılı olarak
bildirmeyi kabul ederken, Hollanda’da bu oran %91’lere ulaşmaktadır.
Yapılan çalışmalar, yaşam destek tedavisine başlanmamasının ya da
bu tedavinin kesilmesinin etik ve tıbbi açıdan yaygın olarak kabul
gördüğünü; ancak hangi şartlarda uygulanacağı, hastaların hangi
ölçütlere göre değerlendirilecekleri ve kararın yazılı olarak bildirilip
bildirilmeyeceği konularında belirsizliğin sürdüğünü göstermektedir.
Ölme hakkı ve ötenazi, yaşam destek tedavisinin sonlandırılmasının
yanı sıra, bu tip bir tedavi almamış kişiler için de söz konusu
olabilecek, tıp dünyasında çok tartışılan ve farklı açılardan ele
alınması gereken kavramlardır.
Her ne kadar tarih kayıtlarında, örneğin Ispartalıların sağlıksız
çocuklarını dağ başına bırakmaları, benzer bir uygulamanın Japon
geleneklerinde de yer alması, Eskimo töresinde ise yaşlıların buzullar
üzerinde ölüme terk edilmesi yazılıysa da, konuya tıp açısından
bakıldığında, yaklaşık 2500 yıldan beri gündemde olan Hipokrat yemininde
“istekte bulunulsa bile hiç kimseye öldürücü zehir vermeme veya
tavsiye etmeme” ilkesinin yer aldığı görülmektedir. Ancak, bu genel
kabul görmüş ilkeye rağmen, tedaviye başlamamak ya da tedaviyi sonlandırmak
gibi uygulamaların bir adım ötesinde karşımıza, yaşamının son dönemindeki
hastayla ilgili kararlar, ötenazi ve canlandırma uygulamayınız buyruğu
[do not resuscitate orders; DNR] çıkmaktadır.
Ötenaziyi, tıbbın iyileştiremediği ve/veya nitelikli yaşam sağlayamadığı
hastaların, istemeleri durumunda, yaşamlarının sona erdirilmesine
olanak sağlamak şeklinde tanımlamak olasıdır. Eski yunanca Euthanasia
sözcüğü [Eu: tatlı, güzel; thanosos: ölüm] tatlı, rahat ölüm anlamına
gelmekte olup, bu kavram antik çağdan günümüze kadar, tıp etiğinin
en sık tartışılan konularından birini oluşturmuştur.
Ötenaziyi üç farklı açıdan: Hekim, hasta ve eylem açılarından ele
almak olasıdır: Hekimin eylemi açısından, Pasif ötenaziyi, ölümcül
sorunu olan, ancak çeşitli tıbbi girişimlerle yaşamı yapay olarak
uzatılan bir kişide, kendisinin ya da yasal temsilcisinin isteği
doğrultusunda, tıbbi girişimi sonlandırmak biçiminde tanımlamak
mümkündür. Bu uygulamada hekim, yaşam desteğini çekerek, hastalığı
doğal gelişimine bırakır (Canlandırma uygulamayınız buyruğu şeklinde
tanımlanan eylem artık bu grupta yer almaktadır). Aktif ötenazi’de
ise söz konusu hastalık ölümcül olmayabilir; ancak hastayı uzun
sürebilecek düşük nitelikli bir yaşam ya da acı verici ölüm süreci
beklemektedir; hasta ya da temsilcisi, bu gelişmelerin yaşanmaması
için ölüm isteğinde bulunabilir. Burada hekim, hastanın yaşamına
son verme isteğine, tıp bilgisini kullanarak ve aktif olarak katılır.
Son yıllarda “hekim yardımlı özkıyım” [physician assisted suicide]
şeklinde adlandırılarak hekimin aktif rolü hafifletilmeye çalışılan
bu girişimde, doktor hastasına, yaşamını zahmetsizce sonlandırması
için gerekli düzeneği veya yeterli doz ilacı sağlar; ancak eylemi
gerçekleştirmek (örneğin ölümcül doz ilacın alımı) hastanın kendi
özgür iradesine kalmıştır.
Hastanın istemi açısından, Gönüllü ötenazi hastanın bu isteğini
sözlü ya da yazılı olarak açıkça ifade etmesi olarak tanımlanır.
Elbette bu tür bir isteğin geçerli olabilmesi için kendisinin, tıbben
ve hukuken karar verme yeterliliğine sahip olduğu kanıtlanmalıdır.
Gönüllü olmayan ötenazi ise hastanın ifadesinin mümkün olmadığı
durumlarda söz konusudur. Etik açıdan çok tartışılan bu uygulamada
hastaya ait karar, çoğu zaman aile bireylerinden biri olan yasal
bir temsilci tarafından alınır. Gönülsüz ötenazi’de ise hastanın
karar verme yetisi bulunsa bile, ya fikri sorulmadan ya da karşı
çıkmasına rağmen uygulama yapılır. Bu grupta değerlendirilecek uygulama
örneklerine ülkemizde özellikle kanser hastaları konusunda sıkça
rastlanmaktadır; hasta haberi olmaksızın, ailesi tarafından sağlık
kurumundan alınarak evine götürülmekte, profesyonel tıbbi bakımdan
uzaklaştırılmakta, ama evde sağlanan bakımla yaşam süresi beklenenden
daha kısa olmaktadır. Elbette, bu uygulamanın savunucuları, hastaların
son dönemlerini soğuk hastane ortamları yerine, sıcak yuvasında,
sevdikleri ile birlikte geçirmesinin daha doğru ve insani olduğunu
ileri sürmektedir.
Eylemin içeriği acısından bakıldığında, Dolaysız ötenazi uygulamasında
eylem doğrudan yaşamı sonlandırmayı hedefler. Hastanın damarına
potasyum enjekte etmek böyle bir eylemdir ve giderek daha sıklıkla
Aktif ötenazi olarak tanımlanmaktadır. Dolaylı ötenazi’de ise çift
etki olgusu söz konusudur; örneğin ağrısı dayanılmaz olarak artış
gösteren hastaya, yükselen miktarlarda morfin verilerek rahatlatılması
sağlanırken, bu uygulamanın bir süre sonra yan etki olarak solunumu
baskılayacağı ve hastanın ölümünü hızlandıracağı bilinir.
Ötenazi konusunda her toplum, kendi değer öncelikleri ve insan
yaşamına yüklediği anlam doğrultusunda farklı ilkeler benimsemiştir.
Örneğin yaşamın özel değerinden söz edenler, ötenaziye karşı çıkmaktadırlar.
Bu yaklaşım yaşamın kutsallığından (dinsel yaklaşım) ya da yaşama
hakkının dokunulmazlığından (laik yaklaşım) hareketle, bireyin yaşama
hakkından kendi iradesi ile vazgeçmesini reddeder ve ölme hakkına
karşı çıkar. Bu anlayışa karşı görüşte olanlar ise, yaşamın niteliği
ve kişinin yaşam üzerindeki tasarrufta bulunma hakkını savunurlar;
bu görüşe göre, yaşamın kötü niteliği, yaşamı yaşamaya değmez hale
getirmektedir ve bu nedenle kişinin yaşamla ölüm arasında bir seçim
yapma özgürlüğüne sahip olması gerekmektedir.
Çağdaş tıbbın tüm olanakları kullanarak gerçekleştirmeye çalıştığı
yaşamı uzatma çabası, I. Illich’in önderliğini yaptığı bir grup
düşünür tarafından sert biçimde eleştirilmekte; ölümün tıbbileştirilmesinin
gereksiz ve yanlış bir yaklaşım olduğu savunulmaktadır. Illich’e
göre, bir yandan ötenazinin önemini tartışan Batı tıbbı, bir yandan
da yaşam süresini mekanik biçimde uzatmakta ve kendi içinde büyük
bir çelişkiye düşmektedir. Bu savı destekler nitelikte bir gözlem,
Simone de Beauvoir’ın dilimize Tatlı bir ölüm başlığıyla çevrilmiş
olan kitabında da yer almaktadır; yazar, annesinin son anlarında,
tüm yoğun bakım çalışanlarının son bir gayretle ve her türlü araç-gereci
kullanarak, ancak oldukça da duygusuz bir çaba ile nasıl ölümü geciktirmeye
çalıştıklarını; bu tablonun kendisi için çok yapay ve gereksiz göründüğünü
anlatmaktadır. Acaba hangi görüş haklıdır? Doğrusunu isterseniz
buna karar vermek zor…
Tanrım, sen ruhun derinliklerinden çıkan
yakarışları dinliyor ve acı çeken, üzgün yaratıklarını yaşam
zincirlerinden kurtarması için ölümü yolluyorsun.
Foscolo
Hekimin, Hipokrat andına karşın, ölüme kayıtsız kalarak bireyin
istemi doğrultusunda müdahale etmemesi, ölüm oruçları sırasında
da tartışılan bir konudur. Kişilerin kendi hak ve özgürlüklerini
korumak, ayrıca seslerini duyurmak için seçtikleri ölüm orucu eylemlerinde
zorla beslenmeleri, yaşama hakkının dokunulmazlığı savına dayandırılmaktadır.
Burada ortaya çıkan durumu, ifade özgürlüğü ile yaşama hakkının
çatışması olarak nitelendirmek mümkündür. Konuyla ilgili olarak
birçok ülkede devlet görevlileri “kamu güçlerinin gözetimleri altındakilerin
ölmesini engellemek için her yola başvurulmasını” meşru sayarken,
Dünya Tabibler Birliği’nin 1975’te Tokyo, 1991’de Malta bildirgeleri
grevcinin bilinci açık olduğunda kararına saygı gösterilmesini savunmakta;
ölüm tehlikesi meydana geldiğinde, bilinç kaybı olduğunda, koma
durumunda ise, hasta-hekim ilişkisi kapsamında müdahale edip etmeme
kararını hekime bırakmaktadır.
Tıbbi açıdan gebeliğin sonlandırılması, yaşam ve ölüm ayırımında
yoğun tartışmaların odaklaştığı bir diğer konudur. Fetüsün uterusun
dışında yaşama yeteneğini kazanmadan gebeliğin sonlandırılması kürtaj
ya da düşük olarak tanımlanır. Hipokrat andına tekrar dönersek,
“kadınlara çocuk düşürmek için vasıtalar temin etmeyeceğime” ifadesinin
yer aldığı; ancak konunun yüzyıllardan beri sert tartışmalara konu
olduğu görülmektedir. Burada “insan yaşamının ne zaman başladığı,
fetüsün bir insan olup olmadığı, döllenmeden doğuma kadar olan sürecin
neresinde ‘insan’, hangi aşamada ‘kişi’ sayılacağımızın” önemi vardır.
Bu konu hakkındaki görüşü ne olursa olsun, bir hekimin annenin hayatının
kurtarılması söz konusu olduğunda, annenin sağlığı tehlikeye girdiğinde
ve nihayet tecavüz, ensest ilişki sonucu ortaya çıkan gebeliklerde,
bu durumun hem kadın, hem de çocuk üzerindeki ruhsal, toplumsal
olumsuzluklarını göz önüne alarak hareket etmesi akılcı bir yaklaşımdır.
Ancak, yaşamın ve yaşamın başlangıcının sorgulanması devam ettikçe,
bu konu ile ilgili olarak son sözün söylenemeyeceği de yadsınmaz
bir gerçektir.
İsterseniz bizde ölüm olgusunu tıbbileştirmekten vazgeçelim ve
hastalık/ölüm konularındaki tüm ilerlemelere karşın, bu iş de hâlâ
bir eşitsizlik olduğunu düşünerek sözü şaire bırakıp son noktayı
koyalım:
Ben sizi ölmüş zannediyordum
Başucumda durup el ele verdiniz
Buyrun, oturun dostlar
Hoş gelip, sefalar getirdiniz...
Bir eski Acem şairi:
“Ölüm adildir” diyor
“aynı haşmetle vurur şahı fakiri”
Haşim,
Neden şaşıyorsunuz ?
Hiç duymadınız mıydı, kardeşim
Herhangi bir şahın bir gemi ambarında
Bir kömür küfesiyle öldüğünü ?...
Bir eski Acem şairi:
“ölüm adil...”
Şişeyi bırakın Ahmet Cemil
Boşuna hiddet ediyorsunuz
Biliyorum
Ölümün adil olması için
Hayatın adil olması lazım, diyorsunuz...
Bir eski Acem şairi...
Dostlar beni bırakıp,
Dostlar, böyle hışımla
Nereye gidiyorsunuz...
Nazım Hikmet
Kaynakça
“Labrousse A.: L’immortalité au temps des pyramides”. Pour la Science
299:54, 2002
Eldem E.: “Osmanlı mezar taşlarında gelenekve modernlik: Değişen
ölüm”. Toplumsal Tarih 110: 42, 2003.
Ramonet I.: “Lamort inégale”. Maniére de voir 73:6, 2004.
Kuray G.: Ugo Foscolo’da Yaşam, Ölüm ve Ölümsüzlük, Öteki yayınevi,
2. baskı, Ankara, 1998.
Clark D: “Betweeen Hope and Acceptance: The Medicalisation of Dying”.
Br Med J 324:905, 2002.
İnceoğlu S.: Ölme hakkı-ötenazi. Ayrıntı yaynları, İstanbul,1999.
Aries P.: Batılının Ölüm Karşısında Tavırları, çev.: Mehmet Ali
Kılıçbay, Gece yayınları, Ankara, 1991.
Güven K.: Kişilik Hakları ve Ötenazi, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara,
2000.
“Task force on ethics of the Society of critical Care Medicine:
consesus reporton the ethics offoregoing life-sustaining treatmentsin
the critically ill”. Crit Care Med 18:1435, 1990.
“The ethics committee of the Society of Critical Care Medicine:
consensus statement of the Society of Critical Care Medicine’s ethics
committee regarding futile and other possibly inadvisable treatments”.
Crit Care Med 25:887, 1997.
Sjörkvist P., Nilstun T., Svantesson M.: “Withdrawal of life support-who
should decide? Differences in attitudes among general public, nurses
and physicians”. Intensive Care Med 25:949, 1999.
Oğuz N.Y.: “Ötenazi ye etik yaklaşım-Tıp etiği açısından yaşamın
son döneminde karar verme süreçleri”. Medikal Etik, ed. H. Hatemi,
61, Yüce Reklam, Yayım ve Dağıtım, İstanbul 2001.
Özaltay B.: Ötenazi ve Getirdiği Etik Sorunlar, Uzmanlık tezi, İstanbul
Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim
Dalı, İstanbul 1996.
Ellershaw J., Ward C.: “Care of the dying patient: the last hours
or days of life”. Br Med J 326:30, 2003.
|