| Kant ve Üniversite İdeası
|
| |
|
1
Kant, 1798’de yayımlanmış olan Fakültelerin Çatışması1 [Der Streit
der Fakultäten] kitabının, “Felsefe Fakültesinin Hukuk Fakültesi
ile Çatışması” bölümünün başında şu soruyu soruyor: “İnsan
soyu sürekli olarak ilerlemekte midir?” Bu soru, “insan soyunda,
onun daha iyiye doğru ilerlemesinin nedenini oluşturan eğilim
ve yetiye [kudrete (Vermögen)] işaret edecek”2 bir olay, bir
gösterge var mıdır, eğer böyle bir ilerlemeden söz edebileceksek,
bunun işaretini bize ne verebilir, sorusudur. Kant, böyle bir
sorunun, “insanlığı etkileyen bir olayın, tarihsel bir gösterge
olarak sürekli bir ilerlemenin hatırlatıcısı, kanıtlayıcısı
ve gelecekte de devam edeceğinin belirtisi olmasıyla (signum
rememorativum, demonstrativum, prognostikon)”3 yanıtlanabileceğini
ifade eder. Böyle bir tarihsel olay olarak Kant, Fransız Devrimi’ni
ele alır. Ancak ilerlemenin göstergesi bizzat olayın (devrimin)
kendisi olamaz Kant’a göre. “Bu olay, insanların gerçekleştirdiği
büyük işlerden veya suçlardan, insanlar arasında büyük olanı
küçük, küçük olanı büyük kılan eylemlerden veya eski devlet
kurumlarını büyüyle ortadan kaldırmak ve birinin yerine öbürünü
yeryüzünün derinliklerinden yer üstüne çıkarmak gibi durumlardan
meydana gelmez. Hayır, bunların hiçbirinden değil”.4 Öyleyse
ilerlemenin göstergesi tarihsel olayın bizzat kendisi değilse,
nedir? Kant bu göstergeyi, bu tarihsel olaya tanıklık etmiş
olanların yaşamış olduğu coşkuda bulur. Devrim sırasında, devrime
tanıklık etmiş olanların düşünme tarzlarının ve böylesi genel,
ama çıkar gözetmeyen duygudaşlığın kamusal olarak ortaya çıkması,
insan soyunun ahlaki eğilimini ortaya koymaktadır. Çünkü devrim
mutluluk ya da acı, refah ya da sefalet getirebilir; başarılı
ya da başarısız olabilir; ancak onun etrafında oluşan sahici
coşku (wahrer Enthusiasm) insanlığın ahlaki eğiliminin bir
göstergesi olabilir. Kant’a göre “sahici coşku her zaman ideal
olana yönelir ve aslında adalet kavramı gibi saf ahlaki olana
yönelir ve bunu özçıkarla birleştirme olanağı yoktur”.5 Bu
anlamda Kant, ilerlemeyi tarihsel bir olguya, olaya vb. bağlamak
yerine, öznenin bu tarihsel olgularla kurduğu ilişkiye, ona
karşı aldığı tavra bağlamaktadır. Yani bir tarihsel olay, bir
tarihsel olgudur, doğa aleminde vuku bulmaktadır; bunun kendisine
“ilerleme” veya “gerileme” değeri atfedilemez. Ama buna karşılık
öznenin bu olguyla kurduğu ilişki, onun ahlaki durumuyla ve
özgürlük ideasının somutlaşmasıyla ilgili bir göstergedir;
ve insani olanın özüne ilişkin bir açılım vererek insan soyunun
ilerleyip ilerlemediği noktasında bir yargıda bulunma hakkını
bize verir. Sonuç olarak, “insan soyu ilerlemekte midir” sorusunun
yanıtı, insanlardaki ahlaki eğilim ve kudretin [Vermögen] kendisini
ortaya koyup koyamadığı ile ilgilidir. İnsanlığın ilerlemesinin
göstergesi tarihsel olayların kendileri değildir [bu yaklaşımı
günümüze taşırsak, teknolojik ilerleme, böyle bir gösterge
olamaz örneğin]; bu gösterge, fiili olaylarda, bunların fayda
veya refah sağlıyor olmalarında, başka bir deyişle Kant’ın
Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’nde belirttiği gibi “teknik
ve pragmatik buyruklara”6 bağlı olarak gerçekleşen koşullu
ereklerde değildir.
Kant’ın 1795’te yazmış olduğu7 bu makaleyi, üniversite ideası
üzerine yazmış olduğu bir kitaba koyması ne anlama gelmektedir?
Bunun için önce Fakültelerin Çatışması’nın yazıldığı ve yayımlandığı
iklime kısaca bakalım.
2
Saf Aklın Eleştirisi8 ile metafizik anlayışını köklü bir dönüşüme
uğratan, Pratik Aklın Eleştirisi ile ahlak felsefesini bu dönüşüm
üzerinden inşa eden Kant, aynı eleştirel tavrını “Sadece Aklın
Sınırları İçinde Din” (Die Religion innerhalb der Grenzen der
blossen Vernunft) kitabıyla dine yöneltir. “Aydınlanma Nedir?”
makalesinde övgüyle söz ettiği Büyük Friedrich’in ölümünden sonra
tahta geçen II. Friedrich Wilhelm döneminde ise Kant, bu kitap
sebebiyle 1 Ekim 1794 tarihli bir kraliyet mektubuyla kınanmış
ve benzer yayınlara devam etmemesi kendisine bildirilmiştir.9
“Aydınlanma Nedir?” makalesindeki pozitif hukuka saygılı tavrıyla
tutarlı olarak din konusundaki eleştirel yaklaşımı konusunda
1798’e kadar suskun kalmış, ama II. Friedrich’in ölümünden sonra,
bu tarihte, eleştiri özgürlüğü, bilim ve bilgi üretimi ile iktidar
arasındaki ilişkileri ve sonuç olarak bir toplumda bilim etkinliğiyle
bilgi üretimini yürüten en yüksek alan olan üniversitelerle devlet
arasındaki ilişkileri konu aldığı Fakültelerin Çatışması’nı yayımlamıştır.10
O dönemde, Prusya devletinde üniversiteler, üst fakülteler ve alt
fakülteler olarak ayrılmaktadır. Üst fakülteler: teoloji, hukuk
ve tıp fakülteleriyken; felsefe alt fakültedir.11 Kant, Fakültelerin
Çatışması’nda üniversite kurumunun bir ideaya göre kurulduğunu,12
akademisyenler hakkında sadece yine akademisyenler yargıda bulunabileceğinden
üniversitenin belli bir özerkliğe sahip olması gerektiğini,13 ama
üniversitenin işlevlerini yerine getirmek üzere yetkisini kendi
dışında bir yerden aldığını14 bir tespit olarak belirtir. Üniversitenin
yapısı ve fakültelerin konumu rastlantısal bir biçimde değil, devlet
(yönetim, Regierung) eliyle oluşturulmuştur, dolayısıyla devletin
böyle bir kuruluşla amaçladıklarını, beklentilerini yansıtır. Üniversitenin
de alt ve üst fakültelere bölünmesi devlete göre şekillenmiştir.
Kant, bu bölünmenin gerekçesini de, “bir fakülte, eğer verdiği
eğitim, hem içerik hem de kamuya aktarılma biçimiyle devletin kendisini
ilgilendiriyorsa ve onun çıkarınaysa üst fakülte olarak nitelendirilmiştir”15
diye açıklamaktadır.
Devlet, öncelikle halkın üzerinde en kuvvetli ve en kalıcı etkileri
ortaya çıkaracak araçlarla ilgilidir16 ve üst fakültelerin öğrettiği
konular tam da bu araçların hayata geçirilmesini sağlayacak eğitilmiş
kesimin yetişmesini sağlar. Bundan dolayı yönetim, üst fakültenin
öğretimini onaylama hakkını kendisinde görür. Üst fakültelerden
yetişen ve devletin çıkarlarına hizmet eden görevliler, (Kant’ın
Aydınlanma Nedir? makalesinde işaret ettiği aklın özel kullanımı
ve aklın kamusal kullanımı ayrımını dikkate alırsak)17 aklın özel
kullanımına tabidirler. Kant’a göre yönetimin (devletin) ereği,
halkın üzerinde kalıcı ve güçlü etkiler meydana getirerek, kendi
iktidarını kalıcılaştırmaya yöneliktir; bunun için de öncelikle
halkın refahına yönelir ve bu ereğe uygun olan araçları seferber
eder. “Halk, kendi refahını öncelikle özgürlük olarak değil, doğal
ereklerinin, yani aşağıdaki üç hususun sağlanması olarak düşünür:
Ölümden sonra mutlu olmak, toplumsal yaşamlarında mülkiyetlerinin
yasalarla güvence altına alınması, hayatın fiziksel tarafının tadını
çıkarmak”18. Üst fakülteler işte bu araçları sağlarlar. Dolayısıyla
devletin bu ereği koşullu bir erektir, yani devlet daha baştan
yönünü büyük ölçüde koşullu buyruklarla belirler.
Meşruiyetlerini devletin ereklerine ve çıkarlarına uygun olmalarında
bulan üst fakültelerin dışında, sadece bilimin (Wissenschaft –
bu terim sadece doğa bilimlerini değil, sosyal bilimleri ve insan
bilimlerini de kuşatmaktadır) çıkarlarına yönelik bir fakülte olan,
Felsefe fakültesi, alt fakülte olarak nitelendirilmiştir19. Kant’a
göre, üniversitede, öğrettikleri şeyler itibarıyla devletin emirlerinden
[Befehle] bağımsız bir fakültenin bulunması son derece önemlidir.
Bu fakültenin alacağı hiçbir emrin olmaması gerektiği gibi, vereceği
hiçbir emir de yoktur; “onun her şeyi değerlendirme özgürlüğü vardır
ve bilimin çıkarlarıyla, yani hakikatle ilgilidir; burada akıl
kamusal alanda açıkça konuşmaya yetkilidir. Çünkü böyle bir fakülte
olmadan hakikat gün ışığına çıkamaz (bu ise, devletin de zararına
olurdu)”20. Özerklik altında, yani özgürce yargıda bulunabilme
yetisi akıldır. Akıl, doğası gereği özgürdür ve hiçbir emri kaldırmaz;
devletin yasalarını değil, kendi yasalarını dinler.21 Felsefe fakültesi
için (genelde bilgi sahibi olma ve öğrenmenin [Gelehrsamkeit] özsel
ve ilk koşulu olan) hakikat asıl olunca ve felsefe fakültesinin
bu doğası gereği üst fakültelerin devlete sağladığı yararlılık
felsefe fakültesi için ikinci sırada olunca22, üst fakültelerle
alt fakülte arasında bir çatışma [Streit] kaçınılmaz olur. Bu çatışma,
üst fakültelerin (pratik akıl açısından) koşullu buyrukları kendilerine
yasa olarak almalarının, faydayı ve çıkarı birinci sıraya yerleştirmelerinin
[günümüz açısından üst fakülteler olarak nitelendirilebilecek mühendislik,
işletme ve iktisat fakülteleri de, piyasanın talebine uygun olarak,
öğretimlerinde, örneğin kârın maksimizasyonunu merkezi hedeflerden
biri olarak koyabilirler] karşısında, alt fakültenin eşitlik, özgürlük
[Gleicheit, Freiheit]23 gibi kavramları temel almasından kaynaklanır.24
Kant, üst fakültelerle alt fakülte arasındaki çatışmayı meşru olmayan
ve meşru olan olarak ikiye ayırır. Farklı görüşlerin kamusal alanda
tartışılabilme olanağı içerik ve biçim açısından meşru olmayan
çatışma olarak nitelendirilebilir. Meşru olmayan çatışma, içerik
açısından bazı görüşlerin açıkça tartışılabilmesinin bile yönetim
tarafından yasaklanmasıdır; biçim açısından ise, tartışma ve eleştirinin
konusunu oluşturan şeylerin, aklın özgürce kullanımına dayalı nesnel
zeminler yerine, eğilimlere, tercihlere dayalı öznel zeminlerde
ele alınmasından kaynaklanır. Eğilimler ve genelde özel amaçlar
için yararlı bulunanlar, asla yasa olarak nitelendirilemez ve “üst
fakülteler de bunları yasa olarak değerlendiremez. Böyle ilkeleri
onaylayan bir yönetim, akla karşı suç işlemiş olur ve böylelikle
üst fakültelerle alt fakülteyi çatışmanın içine atmış olur.”25
Meşru olan çatışma ise, tüm fakülteler öğretimlerini kamu önünde
özgürce tartışmayı kabul ederken, yine de üst fakültelerin devletin
işleyişindeki konumları itibarıyla ayrıcalıklı statüde olmalarından
çıkar. Kant, meşru çatışmayı parlamentodaki sağ kanat ile (bu üst
fakültelere karşılık gelir) sol kanat (bu da felsefe fakültesine
karşılık gelir) arasındaki çatışmaya benzetir. Devletin kurallarını,
ilkelerini ve halk tarafından desteğinin sürmesini sağlayacak refah
gibi ereklerini destekleyen sağ kanadın veya üst fakültelerin karşısında,
“işlevi hakikatin kamuya sunumu [öffentliche Darstellung der Wahrheit]”26
olan, aklın kamusal kullanımının, yani kamuya açık eleştiri faaliyetinin
dayanağını oluşturan aklın ilke ve ereklerini savunacak bir sol
kanat, yani felsefe fakültesi kanadı [die Bank der philosopischen
Facultät] gereklidir.
Peki aklın özgürce eleştiri faaliyetinin dayanağını oluşturan ilke
ve erekler, veya SAE’de atıfta bulunulduğu şekliyle aklın özsel
ereklerini [die wesentlichen Zwecke] Kant nasıl ele almaktadır?
3
Kant, SAE’nin “Saf Aklın Kanonu” bölümünün “Aklımızın Saf Kullanımının
Enson Ereği” başlıklı birinci altbölümünde “insan aklının en
yüksek ereklerinin, insanlığın ilgisini/çıkarını [Interesse]
daha yüksek başka bir ilgi/çıkara bağımlı olmayacak şekilde ve
birlik içinde ilerletebilmek için, aklın doğasına uygun olarak
birliğe sahip olmaları gerektiğini”27 belirtir. Aşkınsal kullanımda
spekülatif kullanımın enson amaç [Endabsicht] olarak yöneldiği
üç nesne: irade özgürlüğü, ruhun ölümsüzlüğü ve Tanrının var
olmasıdır.28 Ancak bu üç nesne spekülatif akıl için aşkın olduklarından
ve içkin kullanımları olmadığı için, bilme için gerekli değillerdir.29
Ama bunlar yine de aklımızın ısrarla yöneldiği nesneler olduğu
için, önemleri (spekülatif kullanım açısından) teorik bir bilmede
değil, pratik olanda ortaya çıkar.30 “Özgürlük aracılığıyla olanaklı
olan her şey pratiktir... Ereği akıl tarafından tümüyle a priori
olarak verilen ve deneye bağlı (empirisch) koşullara tabi olarak
buyruk vermeyen saf pratik yasalar, saf aklın ürünleri olacaktır.
Bunlar ise ahlak yasalarıdır.”31
Kant aynı bölümün ikinci altbölümünde (“1. Neyi bilebilirim?; 2.
Ne yapmalıyım?; 3. Ne umabilirim?” sorularının sorulduğu ünlü altbölümdür
bu) koşullu ve koşulsuz buyruklarla ilgili şu belirlemeyi yapar:
“Mutluluk yöneliminden gelen pratik yasayı, pragmatik yasa (sağduyu
kuralı) olarak adlandırıyorum; mutlu olmaya layık olmaktan başka
hiçbir yönelimi olmayan yasaya ise ahlak yasası diyorum. Birinci
yasa, mutlu olmak için ne yapmamız gerektiğini bize söyler [koşullu
buyruk (vurgu benim)]; ikinci yasa, mutlu olmaya layık olmak için
nasıl eylemde bulunmamız gerektiğini [koşulsuz buyruk (vurgu benim)].”32
“En yüksek erekler, ahlaklılığın erekleridir ve bunların bilgisini
ancak saf akıl sağlayabilir”33
Şimdi bu en yüksek erekleri kim bilmektedir; nerededir bunlar;
“nereden bilinecektir o oldukları”34? Kant, SAE’nin “Saf Aklın
Arkitektoniği” bölümünde bu sorulara şaşırtıcı yanıtlar vermektedir
ki, biz bu yanıtların, üniversite ideasıyla ve felsefe fakültesinin
konumu ve yönelimiyle bağlantı içine sokulabileceğini düşünüyoruz.
Kant, SAE’nin “Saf Aklın Arkitektoniği” bölümünde “bir ideanın
uygulamaya konulması [Ausführung] için bir şema gerektirdiğini”35
ifade etmektedir. Eğer bu şema aklın ana ereklerine göre değil
de olumsal ereklere göre empirik olarak tasarlanmışsa, bu, “teknik
birlik” verir; ama aklın a priori verdiği ereklere göre bir ideadan
kaynaklanıyorsa, arkitektonik birliğin zeminini oluşturur. Arkitektonikten
anlaşılan “bir sistem sanatı”dır. Aklın yönetimi altında bilgilerimiz
bir sistem oluşturmaları yoluyla aklın özsel ereklerini destekler
ve ilerletirler.
Kant, “Arkitektoniğin”, felsefenin öğrenilemeyeceğini, ancak felsefe
yapmanın öğrenilebileceğini söylediği ünlü bölümde, ikisi de saf
akıl bilgisi olan matematik ile felsefeyi karşılaştırır. Matematiksel
bilgi öğrenilebilir; çünkü “öğretmenin bilgilerini türetebileceği
bilgi kaynakları, aklın özsel ve hakiki ilkelerinden [wesentlichen
und echten Prinzipien der Vernunft] başka yerde değildir”36; öğrenci
de, bu bilgileri aklın somut olarak [in concreto], ama yine de
a priori, yani saf görüde temellenen bu kullanımından başka bir
yerden türetemez. Başka bir deyişle, matematiksel bilgiler saf
görüde inşa temelinde açıklığa çıkartılabilirler; bu yüzden de
öğrenilebilirler. Bu saptamanın ardından Kant, felsefenin öğrenilemeyeceğini
(felsefe tarihi öğrenilebilir), sadece felsefe yapmanın öğrenilebileceğini
söyler.37
Felsefeyi “tüm felsefi bilgilerin sistemi” olarak tanımladıktan
sonra, “olanaklı bir bilimin [Wissenschaft] ideası olan felsefenin
hiçbir yerde somut olarak [in concreto] verili olmadığını, büyük
ölçüde üzeri hissetme yetisi [Sinnlichkeit] tarafından örtülmüş
ama içine sığamadığı38 bir patikada keşfedilinceye kadar ve insanların
yanlış olarak kabul ettikleri öntasarımın [Nachbild], insanın yapabildiği
ölçüde arketipe [Urbild] eşit kılınıncaya dek de felsefenin olmayacağını”
belirtir ve ekler: “O zamana kadar felsefe öğrenilemez; çünkü nerededir
o, kim sahiptir ona, nereden bilinecektir o olduğu?”39
Sonraki paragrafta felsefenin “okul kavramı” [Schulbegriff] ile
“dünya kavramı”nı [conceptus cosmicus – Weltbegriff] ayırt eder.
O güne kadarki felsefe kavramından anlaşılmış olan yegane kavram,
okul kavramına göre felsefe anlayışı olmuştur; yani bir bilgi sisteminin
bir bilim olarak aranışı olmuş ve ereği, bu bilmenin sistematik
birliğinin kendisinden başkası olmamıştır. Öte yandan “dünya kavramı”
olarak felsefe, bir arketip olarak filozof idealinde kişiselleştirilmiş
ve temsil edilmiştir. Bu son kavrayışa göre, “felsefe, tüm bilgilerin
insan aklının özsel (asli) erekleriyle [teleologia rationis humanae]
ilişkisinin bilimidir ve filozof bir akıl yapıcısı veya sanatçısı
[ein Vernunftkünstler]40 değil, insan aklının yasa koyucusudur”.41
Kant, matematikçiyi, doğa bilimciyi, mantıkçıyı aklın sanatçıları
olarak nitelendirir. Bu bilimlerin akıl bilgilerini [Vernunfterkenntnisse],
insan aklının özsel ereklerini ilerletebilmek için denetleyen ve
onları araç olarak kullanan bir öğretmen vardır idealde. Sadece
ona filozof adı verilebilir; ancak o, hiçbir yerde bulunmadığı
halde, onun yasa koyuculuğunun ideası her insan aklında bulunur.
Felsefeyi de bu açıdan, “dünya kavramı” açısından ereklerin sistematik
birliğinin sağlanması olarak görür.
Ve özsel erekler, en yüksek erekler olarak kavrandığında, “insan
varlığının bütün belirlenimidir (veya yönelimidir) [die ganze Bestimmung
des Menschen] ve en yüksek ereklerle ilgili olan felsefe ahlak
felsefesidir”42. “İnsan aklının yasa koymasının (felsefe) iki nesnesi
vardır: doğa ve özgürlük; ve doğa yasalarını olduğu kadar, ahlak
yasalarını da içerir ve bunlar başlangıçta iki ayrı sistem olsalar
da, nihai olarak tek bir felsefi sistemde birleşirler.”43. Doğa
alanında yasa koyma, zorunluluğun yasalarının, olanın tanınmasıdır;
başka bir deyişle akıl yasalarını doğada tanır. Ama ahlak yasaları
söz konusu olduğunda, aklın koyduğu yasalar, olması gerekenin yasaları,
özgürlüğün yasaları olacaktır ve insan varlığının bütün belirlenimi
de bu yasalar aracılığıyla olacaktır. En yüksek erekler de, bu
sebeple “insan varlığının bütün belirlenimi” olacaktır.
Kant, SAE’nin son bölümü olan “Saf Aklın Tarihi”nde, metafiziği yöntem açısından
ele alırken bilimsel [szientifischen] yöntemden söz etmektedir.44 Bilimsel
olan, burada bilgilerin sistematik bir birlik içinde durmasıdır.45 Kant, felsefe
tarihi itibariyle bilimsel yönteme ya dogmatik ya da kuşkucu yoldan yaklaşıldığını,
ilkinin Wolff, ikincinin Hume tarafından örneklendiğini ifade eder. Eleştirel
yolun [der kritische Weg] ise halen açık olduğunu, bu patikanın bir anayola
dönüştürülebileceğini belirtir.46 Eleştiriden muaf tutulabilecek hiçbir şey
yoktur. Ne kutsallığı sayesinde din, ne de yüksekliği [Majestät] sayesinde
yasa koyma, eleştiriden muaftır.47
SAE’de, B 766’da “Akıl, tüm girişimlerinde kendini eleştiriye tabi tutmalıdır
ve eleştiri özgürlüğünü, kendisine zarar vermeden ve kendisini bir kuşkunun
konusu haline getirmeden engelleyemez... Aklın varoluşu tam da bu özgürlüğe
bağlıdır; aklın hiçbir diktatörce otoritesi yoktur, iddiaları özgür yurttaşların
onayından daha öte değildir; bu yurttaşlardan her biri ise kendi çekincelerini,
hatta vetolarını hiç çekinmeden ifade edebilmelidirler.”
Şimdi, tüm bilgilerin insan aklının özsel erekleriyle ilişkisinin bilimi olan
felsefe, “hiçbir yerde” verilmemiş olduğuna göre, özsel erekler de verilmiş
değildir. Öyleyse aklın özgürce kamusal kullanımı, özsel ereklerin somutlaşmasına
yolu açacaktır. Bu ise bilimin üretildiği en yüksek kamusal alan olan üniversite
aracılığıyla; devlete ve devletin çıkarlarına tabi olan üst fakültelerin tahakkümüyle
değil, alt fakültenin özgürlüğüyle olacaktır.
Şimdi sözü yine yazının başında andığımız “ilerleme” sorusuna getirelim. “İnsanlık
tarihinde böyle bir olay artık unutulamaz, çünkü bu, insan doğasında bir eğilim
ve kudreti, hiçbir siyasetin, olayların daha önceki akışından çıkaramayacağı;
sadece insan soyunun taşıdığı adaletin içsel ilkeleri altında birleşmiş olan
doğa ve özgürlüğün vaat edebileceği bir ilerleme eğilimini ve kudretini açığa
çıkarmıştır.”48 Bu açığa çıkanın üstünün “örtülmemesi” için ise, üniversite
alanının özsel ereklere doğru yönelimin alanı olarak tesis edilmesi esastır.
“Sonuncu, bir gün birinci olabilir (alt fakülte üst olabilir); ama yönetme
yetkisine sahip olarak [Machthabung] değil, yönetme yetkisine sahip olana (devlet)
yol göstererek. Çünkü devlet, ereklerine ulaşmak için, felsefe fakültesinin
özgürlüğünü ve bu özgürlük yoluyla idrak edilenleri (ki giderek çoğalmaktadırlar),
kendi mutlak otoritesinden daha yararlı amaçlar olarak görebilir.”49
4
Kant’tan sonra üniversite ideası, bir yandan Wilhelm von Humboldt’un tasarladığı
biçimiyle 1810’da kurulan Berlin Üniversitesi’nde yeni bir somutluk kazanırken50;
diğer yandan, Fransız Devrimi, ulus devletlerin ortaya çıkması ve sanayi devriminin
etkisi altında üniversiteler, ulus devletlerin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden
yapılandırılmışlardır. Sanayi devrimi sonrası üniversitelerin teknolojiyle
giderek daha yakından ilişkili hale gelmesi, Aydınlanma ideallerinin burjuva
sınıfı tarafından taşınması, üniversite ideasının önceliklerini de bu çerçeveye
oturtmuş olmaktadır. Ve Kant’ın, aklın özsel ereklerinin somutluk kazanabilme
yoluna girebilmesinin mevcut üst fakülte-alt fakülte hiyerarşisinin, felsefe
fakültesi lehine değiştirilmesiyle mümkün olabileceği yönündeki beklentisi,
tam tersine, hiyerarşinin, (günümüz açısından da neo-liberalizmin tasavvurlarına
uyan bir şekilde tasarlanmış olan üniversite modelinde), üst fakültelere başta
mühendislik, işletme ve iktisat fakültelerinin eklenmesiyle daha da kuvvetle
tesis edilmesi sonucunu getirmiştir. Max Weber’in rasyonalizasyon çözümlemesi,
Frankfurt Okulunun araçsal aklın hâkimiyetine yönelik eleştirileri, Kant’ın
eleştirel bakışı açısından ve bu eleştirel yaklaşımların çıkış noktasını oluşturması
açısından da okunabilir. (Bu değinmeler, bu yazının kapsamının ötesindedir
ve bir başka yazının konusunu oluşturacaklardır.) Burada sadece Max Weber’in
değerlendirmesine işaret edelim.
Yukarıda insanlığın ilerlemesi ile ilgili soruyu Max Weber “Meslek Olarak Bilim”
[Wissenschaft als Beruf] makalesinde şöyle soruyor: “Teknik araç ve hesaplarla
işler hallediliyor, rasyonalizasyon her şeyden önce bu anlama geliyor... İlerlemenin
tekniğin ötesinde bir anlamı var mıdır ve ona hizmet etmek anlamlı olabilir
mi? Bu sorulması gereken bir sorudur.”51 Weber, bu noktada sözü Platon’un ünlü
mağara alegorisine getirdikten ve filozofun, güneşe, epistemeye yönelimini
ifade ettikten sonra, “soruyorum, bugün bilimi kim böyle görüyor?” diyor. Weber’e
göre genelde artık tam tersi düşünülmekte, Platon için gölgeler dünyası olan
âlem, gerçekliğin kendisi olarak alınmaktadır. Ve Weber, bu değişikliğin nasıl
meydana geldiğini sormaktadır.
Platon’un Devlet’in VI. Kitabında yapmış olduğu çizgi benzetmesini ele alırsak,
Weber’in nasıl olduğunu sorduğu bu değişiklik, kısaca üstte bulunan episteme’nin,
yerini altta bulunan dianoia’ya bağlı bilimlere (mathema’ya [günümüz açısından
kabaca exact science’a]) ve nihayet teknik bilimlere bırakmasıyla gerçekleşmiştir.
Max Weber’in “bugün bilimi kim böyle görüyor?” diye sorması gibi, “bugün üniversitenin
işlevini refah, fayda, verimliliği sağlamaya yönelik amaçlar dışında, eşitliğin,
adaletin, özgürlüğün tesis edilebilme imkânı için aklın özgürce eleştiri faaliyetinin
önünün sonuna kadar açıldığı ve refah gibi yönetici ve yönlendirici fikirlerin
ancak insanın özsel ereklerinin tesisine bağımlı hale getirildiklerinde geçerlilik
kazanacakları bir kamusal alan olarak kim görüyor” diye de sorabiliriz.
Şimdi Kant’ın insanlığın ilerleme meselesini üniversite ideasıyla nasıl ilişkilendirdiği
açıklık kazanıyor. Weber’in de belirttiği gibi ilerleme teknolojik gelişimle
bir tutulacak bir şey değildir ve üniversite gibi insanlığın geleceğine yön
vermesi gereken bir kurumun ana ereği, teknolojinin gelişimi üzerinden refahın
artması olamaz (ki, neoliberalizmin, eşitsizliği ve adaletsizliği bir bakıma
sistemin geliştirici dinamiği olarak içselleştirdiği, bunu başta üniversite
gibi kurumlar aracılığıyla da yaygınlaştırdığı bir ortamdır bu). Kant, “Dünya
Yurttaşlığı Niyetine Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi”nde “Doğayı ilgilendiren,
insanın iyi yaşaması değil, onun hayata ve iyi yaşamaya layık olması için çalışmasıdır”52
diye belirtirken de, yüksek ereklerin mutluluk ve refah değil, mutluluk ve
refaha hak kazanma konumuna getiren erekler olduğunu tekrar vurgulamaktadır.
Son olarak sözü Jacques Derrida’nın 1980’de Columbia Üniversitesi’nde yaptığı
“Mochlos ou les conflit des facultés”53 başlıklı konuşmasına getirelim. Derrida
konuşmasının sonunda Kant’ın felsefe ve tıp fakülteleri arasındaki çatışmayı
konu aldığı bölümde atıfta bulunduğu “hypomochlium (kaldıraç veya dayanak noktası)”54
kavramından yola çıkıyor ve yukarıda sözü edilen ve Kant’ın atıfta bulunduğu
parlamentodaki sağ ve sol kanatlara da gönderme yaparak Kant’tan uzun bir alıntı
yapıyor55. Özetlersek: Hani bir tel örgüyü ya da yol üzerindeki bir engeli
veya derin bir çukuru geçerken adımlarımızı çok iyi ayarlamamız gerekir ya,
eğer sağlaksak ve sağ bacağımızla adımımızı güvenli bir şekilde atmak istiyorsak,
önce sol bacağımızı bir kaldıraç noktası [hypomochlium] gibi yerleştirmemiz
gerekir ya, işte Kant buna atıfta bulunuyor. Eğer sol bacağımızı atacağımız
başlangıç noktasını iyi hesaplayamazsak, sağ bacağın hamlesi boşa gidebilecektir.
Öyleyse sağlam ve doğru ilerleyebilmek için, sol ayağı dikkatle yerleştirmek
ve daha sonra (gelecekte) atılacak tüm adımların sağlam zeminini her seferinde
sol ayağın kaldıraç noktası üzerine kurmak, yapmamız gereken şeydir.
Notlar
1 İ. Kant, The Conflict of the Faculties. Çev. Mary J. Gregor.
Un. Of Nebraska Pr. Abaris Books 1992. s. 141.
2 Agy. (FÇ) s. 151.
3 Agy. s. 151.
4 Agy. s. 153.
5 Agy. s. 155.
6 İ. Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi. Çev. İoanna Kuçuradi.
Hacettepe Ün. Yay. 1982. s.33, 44.
7 Fakültelerin Çatışması. xxiii.
8 I. Kant. Critique of Pure Reason. Çev. P. Guyer ve A.W. Wood.
Cambridge Un. Pr. 1998. Bundan sonra SAE olarak anılacak.
9 Bu mektup ve Kant’ın mektuba yanıtı için bkz. Fakültelerin Çatışması
s. 9 – 19. Ayrıca, Doğan Özlem’in “Kant’ta Felsefe-Din ve Felsefe-Devlet
İlişkisi Üstüne” makalesi; Felsefe Yazıları içinde İnkılap Yay.
2002.
10 “Fakültelerin Çatışması genel başlığı altında, farklı niyetlerle
ve farklı tarihlerde yazmış olduğum üç denemeyi bir araya getiriyorum.
Her ne kadar onları tek bir ciltte bir araya getirerek dağılmışlıklarını
önleyebileceğimi sonradan farkettiysem de, bu denemeler sistematik
bir birlik oluşturabilecek bir doğaya sahipler: alt fakültenin,
diğer üç fakülteyle çatışması.” Agy. s. 21.
11 Felsefe fakültesi iki bölümden oluşuyor: Tarihsel Bilgi [historische
Erkenntnis] Bölümü (tarih, coğrafya, filoloji ve doğa bilimlerinde
içerilen tüm deneysel [empirisch] bilgiyle birlikte insan bilimleri
(Humanistik)) ve Saf Akıl Bilgileri [reinen Vernunfterkenntnisse]
Bölümü (saf matematik ve saf felsefe, doğa ve ahlak metafiziği).
Agy. s. 45.
12 Agy. s. 31.
13 Agy. s. 27.
14 Agy. s. 23.
15 Agy. s. 25.
16 “Akla göre (yani nesnel olarak), devletin ereğine (halkı etkilemek)
ulaşmak için kullanacağı itici kuvvetler arasında aşağıdaki sıralandırma
söz konusudur: herkesin ebedi refahı; bir toplumun üyesi olarak
sivil refah ve fiziksel refah” Agy. s. 31. Bunlar da sırasıyla
teoloji, hukuk ve tıp fakültelerinin verdiği eğitimin ve bu bölümlerden
yetişerek kamu yararına görev yapan hizmetlilerin uğraş alanlarına
karşılık gelir.
17 Kant, “Aydınlanma Nedir?” makalesinde “Aydınlanma için özgürlükten
başka bir şey gerekmediğini” ifade ettikten sonra, aklın kamusal
kullanımını, aklın sınırları içinde her şeyin kamuya açık bir şekilde
eleştiriye tabi tutulabilmesi özgürlüğü olarak dile getirir. Öte
yandan, sınırları pozitif hukukla çizilmiş görev, hizmet ve yükümlülüklerin
yerine getirilme gerekliliği vardır: Kant bunu, aklın özel kullanımı
olarak adlandırır. Yani kendi verdiği örneklerle, vergiyi ödeme
yükümlülüğünü yerine getirmek gerekir (aklın özel kullanımı), bu
verginin haksız bir vergi olduğu düşünülse bile. Ancak vergisini
ödeyen yurttaş, bu verginin haksız bir vergi olduğu konusundaki
eleştirel düşüncelerini kamu önünde hiçbir kısıtlamaya uğramadan
ifade edebilmelidir (aklın kamusal kullanımı). Tıpkı, kilisede
kendisinden vaaz dinlemeye gelen cemaata papazın, o öğretilerde
katılmadığı şeyler olsa bile, kilisede asla eleştirel bir tavra
sahip olmadan görevini yapmakla yükümlü olması gibi. Eleştiri yapacağı
alan ise, kamuya açık ortamlar olmalıdır. (I. Kant. Seçilmiş Yazılar
içinde. Çev. Nejat Bozkurt. Remzi Kit. 1984)
18 FÇ s. 49.
19 Agy. s.27.
20 Agy. s. 27, 29.
21 Agy. s. 43.
22 Agy. s. 45.
23 Agy. s. 35.
24 Agy. s. 47.
25 Agy. s. 53
26 Agy. s. 55.
27 SAE, B 826.
28 B 826.
29 Kant, SAE’nin “Aşkınsal Diyalektik” bölümünde, bu üç nesnenin
kendi başına nesnelermiş gibi düşünülerek akıl yürütme aracılığıyla
bilme etkinliğinin konusunu oluşturmalarını geleneksel metafiziğin
önemli bir kusuru olduğunu, aşkınsal aldanışın [Schein] bundan
kaynaklandığını belirtir.
30 B-827/828. (Karş. Pratik Aklın Eleştirisi. II. Kitap Bölüm VI.
s.238. . Çev. İ. Kuçuradi, Ü. Gökberk, F. Akatlı, Hacettepe Ün.
Yay. 1980. s. 143.)
31 SAE, B 828.
32 SAE, B 834.
33 SAE, B 844.
34 Karş. Dipnot 38.
35 SAE, B 861.
36 SAE, B 865.
37 SAE, B 865.
38 Kant burada “verwachsen” fiilini kullanıyor; bu fiil, örneğin
bir çocuğun büyüyerek giysisine artık sığmaz oluşu anlamına geliyor.
39 SAE, B 866
40 Burada ifade edilen, “Künstler” sözcüğü, Ahlak Metafiziğinin
Temellendirilmesi’nde de (Grundlegung zur Metaphysik der Sitten)
koşullu buyruk olarak, becerilere dayalı olan için de kullanılmaktadır;
“Imperative auch technisch (zur Kunst gehörig)”.
41 SAE, B 867
42 SAE, B 868
43 SAE, B 868
44 SAE, B 883
45 SAE, B 860
46 SAE, B 883
47 A-xi, dn.
48 FÇ. s. 159.
49 Agy. s. 59.
50 Habermas, “The Idea of the University” makalesinde (The New
Conservatism içinde. Çev. S.W. Nicholsen, Polity pr. 1989), Humboldt
ve Schleiermacher’in iki yaklaşımı üniversite ideasına bağladıklarından
söz eder: Bir yandan modern bilimin (Wissenschaft –ki bu terim
sadece doğa bilimlerini değil, sosyal bilimleri ve insan bilimlerini
de kuşatmaktadır) din ve kilisenin vesayetinden uzak bir şekilde
ve özerkliği başka bir güç odağı tarafından tehdit edilmeksizin
nasıl kurumsallaşacağını tasarlarken; öte yandan bilimsel ve akademik
çalışmaların sonuçlarını kendi çıkarları için uygulamaya koyacak
burjuva toplumunun etkilerinden nasıl bağımsız kalabileceğini düşünüyorlardı.
(Ayrıca bu konuda genç akademisyen Serdar Tekin’in Toplum ve Bilim
dergisinin 97. sayısında yayımlanan Neoliberalizm, Teknik Akıl
ve Üniversitenin Geleceği başlıklı nitelikli yazısına bakılabilir.)
51 Max Weber, Sosyoloji Yazıları içinde, Gerth ve Milss’in İngilizce
çevirisinden Çev. Taha Parla. Hürriyet Vakfı Yay. 1986. s. 136.
52 I. Kant. Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi.
çev. Uluğ Nutku, Yazko Felsefe Yazıları, 4. Kitap, s. 120.
53 J. Derrida. “Mochlos ou les conflit des facultés”, Du Droit
à la Philosophie içinde. Editions Galilée,1990. s. 397-438
54 Mochlos, Homeros’un Odysseia’sında Odysseus ve adamlarının,
onları bir mağaraya kapatan Kyklop’tan (Tepegöz) kurtulmak için
ateşte kızdırdıktan sonra onun gözüne soktukları kazığın adı. (Odysseia,
IX. Bölüm. 375-388).
55 Fakültelerin Çatışması, s. 193 ve aynı sayfadaki dipnot.
(1957'de İstanbul'da doğdu. Orta öğrenimini Saint Joseph'te, lisans
eğitimini ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü'nde tamamladı. 1992'de
ODTÜ Felsefe Bölümü'nden geometride uzlaşımsalcılık üzerine
yazdığı teziyle yüksek lisans, 2000'de Boğaziçi Üniversitesi Felsefe
Bölümü'nden Kant'ta Ben'in ve aklın kuruluşu üzerine yazdığı
teziyle doktora derecesi aldı. Halen Yeditepe Üniversitesi Felsefe
Bölümü'nde öğretim üyesidir.)
|