Immanuel
Kant kuşkusuz felsefe tarihinin, bugünden en kolay ulaşılabilecek isimlerindendir.1
Hatta bugün Türkiye’den biri çıkıp Kant’a bir mektup yazsa, eğreti durmaz.2
İddialı bir durum tespiti yaparak, diyebiliriz ki: düşünce tarihinin, kapalı
tarihsel bağlamlar dolayısıyla, günümüz dünyasına zar zor anlaşılacak kadar
yabancı kalması hiç de az rastlanır bir durum değildir; bugün Kant söz
konusu olduğunda böyle bir yabancılık duymuyoruz. Belki de bu
yüzden, aslında bana Kant’ın yaşamından söz etmek tuhaf görünüyor;
çünkü bu Kant, yapıtının aksine, bizim dünyamıza tanıdık bir dünyada
değil. Ayrıca yaşamını bilmek, yapıtını anlamaya ne kadar yardımcı
olur hiç bilemiyorum –modası geçmiş bir tartışmaya girecek değilim–
ama bildiğimiz gibi arayanlar bu ikisi arasında –bazen epey tuhaf–
bağlar bulabilmiştir;3 galiba yaşamöykülerinin en azından eğlenceli
olabileceği gibi bir kaygıyla hareket etmek en doğrusu.
Kant’ın yaşamı ve karakteriyle ilgili birincil kaynak, öldüğü
yıl, arkadaşları Borowski, Jachmann ve Wasianski’nin yazdığı
üç biyografidir,4 ama yazarların dostlarına hayranlıkları nedeniyle,
genç Kant’ı biraz abarttıkları şeklinde yaygın bir kanı vardır.5
Cassirer’in kitabı ve Kuehn’ün, en eğlenceli (ve en güvenilir)
biyografi unvanına değer yapıtı, doğal olarak, Kant’ın üç dostunun
metinlerine atıflarla doludur. Gulyga ve Stuckenberg’i gözden
kaçırmadan, George’un önerdiği okumayı rehber alarak, Kant’ın
yaşamından kesitler aktarmaya çalışacağım.
Eski Prusya dinsel takviminde 22 Nisan tarihi Emanuel’e denk geldiği
için, Johann Georg Kant ve Anna Regina Kant’ın dördüncü çocukları
olarak 1724 yılında bu tarihte, Königsberg’te dünyaya gelen filozof,
Emanuel adıyla vaftiz edilir. Yıllar sonra üniversiteye başladığında
bile, yetkili, adını Emanuel Kandt olarak kaydedecektir; Emanuel
değil, Immanuel olduğuna hükmeden ve bu konuda ciddi bir hassasiyet
taşıyan Kant’ın kendisidir. Adının Kitab-ı Mukaddes’te geçtiği
biçimiyle, yani İbranice telaffuzuna uygun olarak yazılması konusunda
ısrar etmesinin yanı sıra, Kant adıyla açıkça gurur duyar, yaşlılığında
bile adından ne kadar hoşnut olduğunu anlatmaktan vazgeçmez.6 Neredeyse
tüm biyografi yazarları, filozofun bütün yaşamı boyunca adının
anlamından hoşnut olduğunun, hatta bunun ona bir tür özgüven verdiğinin
altını çiziyorlar.
Vaktiyle, Immanuel’in İbranicede ne anlama geldiğini öğrendiğimde
çok heyecanlanmıştım; tüm düşünce gücünü, olanca haşmetiyle –ve
hatta peygamberce bir tavırla– “iyi”ye adadığına inanmaya can attığım
bu yüce düşünce insanının böyle bir ad taşıması –Kant’la yeni tanışıp
onun satırları arasında kendini kaybeden küçük bir felsefe öğrencisi
olarak benim– dünyada her şeyin bir yeri ve sebebi olduğuna ve
arayanın bunları bulabileceğine ilişkin naif inancımı epey güçlendirmişti.
“Gerçekten de, Kant’ın kişiliğinin erkin, kendinden emin, kendi
kendine yeten karakteri; dünyanın –Kant’ın kendisi de dahil olmak
üzere herkesin ve her şeyin belli bir yere sahip olduğu– teleolojik
bir bütün olduğuna yönelik iyimser bir inanca eğilim taşıyordu.”7
Kant ebeveyninin ona verdiği addaki “yanlış”ı bulur ve “düzeltilmesi”nin
gerekliliğine hükmeder, hem de, adeta bunu “temellendirmek adına”
Tanrıyı yanına alarak:
[…] Rab kendisi size bir alamet verecek; işte, kız gebe kalacak
ve bir oğul doğuracak ve onun adını Immanuel [Tanrı onunladır/bizimledir]
koyacak. Kötüyü atıp iyiyi seçebildiği zaman tereyağı ve bal yiyecek.
Çünkü çocuk kötüyü atıp iyiyi seçebilmeden önce, korktuğun iki
kralın toprağı boşalacak.8
Kant’ın babası, Johann Georg Kant bir saraçtır; çok sevdiği ve
yaşamında ne kadar önemli bir rol oynadığını sürekli vurguladığı
annesi, Anna Regina Kant ise, Königsberg’li bir başka saraç ustasının
kızıdır. Johann Georg Kant Königsberg’e Tilsit’ten gelmiştir –
en azından Kant’ın yaşamının sonlarına doğru yazdığı bir mektupta
böyle söylenir;9 Kant’a göre İskoç asıllıdır ve Königsberg’e de,
büyük gruplar halinde doğuya göç eden İskoçlarla birlikte gelmiştir,
ama “burada, bu hususların şimdiye kadar herhangi bir şekilde ve
yeterli bir kesinlikle kanıtlanmadığını belirtmekle yetinebiliriz.”10
Cassirer’in, gerek Borowski’nin Kant’ın kökenleriyle ilgili yorumlarını
ciddiye almaması, gerekse araştırmaların, “Kant’ın büyük büyükbabasının
Heydekrug yöresindeki Werden’de mal mülk sahibi biri”11 olduğunu
ortaya koyduğunu vurgulaması; tüm bunlar bir araya gelince, insanın
aklı Kant’ın ebeveynini “düzeltme” konusunda adını değiştirmekten
daha ileri gitmiş olabileceğine çeliniyor. Kant’ın, şeceresiyle
ilgili, bu anlatılanların işaret ettiği ölçüde ciddi sorunları
var mıydı acaba ve fakat, bununla nereye varacağız?
Johann Georg Kant, ancak 13 Ekim 1715’te, Anna Regina’yla evlenerek,
bağımsız bir esnaf olarak yaşamını kazanma fırsatına erişir, çünkü
dönemin Prusyasında onun gibi zanaatkarlar loncaya bağlıdır ve
loncalar da, bir şehirde kaç kişinin dükkan açabileceği konusunda
oldukça ciddi birtakım düzenlemeler getirdiğinden, ticarete atılmanın
tek yolu, eğer baba mesleği icra edilmeyecekse, bir ustanın kızıyla
evlenmekten geçmektedir.12
Aile önceleri şehir dışında, bir zamanlar Kant’ın büyükannesinin
üvey babasına ait olan bir evde yaşar, dolayısıyla Kant’ın babasının
değil, annesinin ailesine ait bir evde otururlar. Çok büyük olmasa
bile, onsekizinci yüzyıl ölçütlerine göre oldukça konforlu, üç
katlı ve bahçeli bir evdir bu. Genel kanının aksine, Kant’ın babasının
geliri hiç de düşük değil, yüksektir, yine de bir saraç ustasının
zengin olması gibi bir durum tabii ki ihtimaller dahilinde değildir.
Ama bilindiği kadarıyla evlerinde her zaman yatılı bir hizmetçileri
olmuştur.
Değindiğim gibi, Johann Georg ve Anna Regina’nın dördüncü çocukları
olarak dünyaya gelen Emanuel’in, kardeşlerinden çoğu bu evde dünyaya
gelir. Emanuel dördüncü çocuktur ama, kendisi dünyaya geldiğinde
yaşayan tek kardeşi, ondan beş yaş büyük olan ablasıdır, diğerleri
çok küçük yaşta hayatlarını kaybetmiştir. Annesinin Emanuel’in
de erken yaşta öleceğine ilişkin korkuları vardır, oğlu için bu
yüzden bu kadar anlamlı bir ad seçer. Hem annesinin hem de babasının,
Kant’ın üzerine titremek için yeteri kadar nedeni vardır gerçekten
de; Kant’tan sonra doğan beş çocuklarının ikisi daha çocuk yaşta
ölür çünkü; yani Kantların dokuz çocuğundan, ancak dördü yaşar.
Kant da zaten yaşamı boyunca hastalık hastası olmuş, sağlığına
sürekli dikkat etmiştir; hatta bu özeni, kimilerine göre bazen
öyle uç noktalara vardırır ki, lastikli çorabın kan dolaşımını
engellediğine ilişkin bir varsayımdan hareketle “jartiyeri” icat
ettiği söylenir. “Kuru kemikliydi, diyemeyiz; yine de etsizdi göğsü,
acımasın diye gazete koyardı. Sereserpe soluk alıp veremezdi. Çelimsizdi
sinirleri. Baskıdan yeni çıkmış bir gazete ya da kitap görmesin,
taze mürekkep kokusundan ötürü, hapşırmadan aksırmadan kurtulamaz,
başına ağrı gelirdi. Azıcık ağzı açık yürüse nezle olurdu. Sokakta
kimseyle konuşmazdı onun için.”13
Kant, efsanenin aksine hiç de yoksul bir eve doğmamışsa da,14 ilkgençlik
yıllarına vardığında, ailesinin gelir durumunda bir değişiklik
olur; babası, ölümünden sonra kayınpederinin işini devralır, ayrıca
kayınvalidesine bakmak zorunda kalır; aile giderek yoksullaşıp,
sonunda büyük evi terk ederek, daha az gideri olan, daha küçük
bir eve taşınır. Bu gelişmelere, yüzyıl başında ciddi bir krize
giren lonca sisteminin sorunları eklenince, Johann Georg gibi bir
küçük esnafı daha büyük işler yapan tüccar karşısında koruma altına
alacak, rekabeti düzenleyecek bir mercinin eksikliğinde, ailenin
gelir düzeyi tabana vurur.
Kant annesiyle babasını düzeltme konusunda hassas birtakım adımlar
atmış olsa da, yaşamı boyunca ne annesiyle ne de babasıyla ilgili
tek kötü söz söylemez.15 Babasının çalışkan ve oldukça disiplinli
bir tüccar olması Kant’ın yaşamına etki etmiş olabilir mi, Kant
babasını örnek almış olabilir mi (Adorno bir Kant biyografisi yazmış
olsaydı olasılıkla bu konu üzerinde uzun uzun dururdu)16, bilemeyiz,
ama bir tür saygı duyduğu gerçek, babasının 1746’daki ölümünden
sonra Kant aile defterine şunları yazar: “Martın 24’ünde sevgili
babam huzurlu bir ölümle aramızdan ayrıldı…Yaşamı boyunca ona çok
güzel gün göstermeyen Tanrı, ebedi neşeye onu da ortak etsin.”17
Annesi söz konusu olduğundaysa, Kant kendisini duygusallaşmaktan
alamaz: “Annemi asla unutmayacağım, çünkü iyiliğin tohumlarını
yüreğime serpen ve yeşerten odur; kalbimi doğanın güzelliklerine
açmış, yeni şeyler düşünmemi ve düşündüklerimi geliştirmemi sağlamıştır;
onun yaşam düsturu bütün yaşamım boyunca asla kaybolmayan bir etki
bırakmıştır üzerimde.”18 Ayrıca Kant fiziksel görünüşü de annesinden
aldığını düşünür (bütün Kant imgelerinde ısrarla vurgulanan, zekayı
ve bilgeliği temsil ettiğine yönelik de oldukça yaygın bir uzlaşı
bulunan “geniş alnını”, örneğin). Annesi 1740’da, babasından erken
ölür, bu ölüm sırasında aile artık gerçekten yoksuldur; Anna Regina
gömülürken bir cenaze alayı yoktur. Hatta annesinin ölümünden sonra
ailesi resmi olarak da “yoksullaşır”; resmi makamlarca, babasının
bu tarihten sonra, o güne kadar ödediği verginin dörtte birini
ödemesi uygun bulunur.19 Kardeşlerine gelecek olursak; Kant’ın
kardeşleriyle de pek arası olmadığını söyleyebiliriz. Yaşamının
sonuna vardığında, kız kardeşi Katharina Barbara ona bakmaya başladığında,
Kant “ne kadar basit insanlarla uğraşmak zorunda kaldığından” şikayet
eder. Kendisi Collegium Fridercianum’da okurken dünyaya gelen erkek
kardeşi Johann Heinrich’in mektuplarına çoğunlukla yanıt vermez
örneğin. Ama tabii ki onlara karşı olan ödevlerini yerine getirmekten
de asla kaçmaz. Kısacası, biraz yüzeysel bir yorumla, Kant’ın genel
olarak ailesinden pek hoşnut olmadığını (çünkü hoşnut olduğu insanlara,
dostlarına karşı ne kadar nazik ve ilgili olduğunu biliyoruz) ama
sorumluluk sahibi bir insan olarak ailevi görevlerinden de ödün
vermediğini söyleyebiliriz sanırım. Bir taraftan da, Kant ebeveyninin
ona “ahlaki açıdan tam da gerektiği gibi bir eğitim” verdiğini
söylemekten geri kalmaz, şu durumda, Kant’ın pedagoji derslerine
bakmak ve “tam da gerektiği gibi” bir eğitimin nasıl olduğunu görmek
uygun olacaktır: Kant burada fiziksel ve ahlaki eğitimi birbirinden
ayırır ve ikinci için, hiçbir yasağın, tehdidin, cezanın ya da
örneğin işe yaramayacağını, çünkü –beklenileceği üzere– ahlaki
eylemlerin kökeninin maksimlerinde olduğunu söyler.20
Diğer taraftan, Kant’ın ailesi oldukça dindar bir ailedir. Özellikle,
aralarında özel bir ilişki olduğu yukarıda anlatılanlardan anlaşılan
annesinin, bu dönemde Königsberg’te tüccarla daha alt sınıftan
insanlar arasında yaygınlaşan Pietizme bağlılığı çok ciddidir.
Pietizm Protestan Alman kiliseleri bünyesinde ortaya çıkan dinsel
bir harekettir. Genel bir çerçeve çizecek olursak, Pietist hareketin,
dönemin Protestan ortodoksluğunun aşırı biçimci tavırlarına bir
tepki olarak ortaya çıktığını; ortodoks teologlarla pastörlerin
geleneksel doktrinleri aşırıya varacak biçimde vurgulaması, bu
doktrinlerle çatışan fikirlere şiddetle karşı çıkması, diğer yandan,
genel olarak din adamlarının devlet memurları gibi çalışarak geleneksel
dinsel coşkudan ve hatta kulların maddi ve manevi durumlarına ilgi
göstermekten uzaklaşması nedeniyle, özellikle orta ve alt sınıflarda
geliştiğini; ve ortodoks Protestanlığa karşıt biçimde, bağımsız
Kutsal Kitap çalışmalarına, insanın Tanrı’yla kişisel bağına, papazlığı
meslek olarak icra etmeyen din büyüklerine saygıya ve özellikle
de hayır işlerine büyük önem atfettiğini; ayrıca, insanın Hıristiyanlığın
özüne yönelerek bir dönüşüme uğrayacağını [Bekehrung], ancak bunun
için öncelikle azim ve mücadele hırsı gerektiğini [Busskampf],
bunlara sahip olup tinsel dönüşünümü gerçekleştiren kişinin uyanacağını
[Erweckung] savunduğunu söyleyebiliriz.21 Pietizmin hâkim olduğu
her bölgede küçük dinsel cemaatler ortaya çıkar; hareketin özünde,
her gerçek Hıristiyanın çevresine inancını yayacağı insanlar toplaması,
böylece, her an yoldan çıkabilecek olan kurumsal kilisenin dışında,
gerçek Hıristiyanlardan oluşan küçük kiliseler [ecclesiola in ecclesia]
oluşturması gerektiği görüşü vardır; Prusya’daki asıl merkezi Halle
Üniversitesi olup, buradaki en yetkin temsilcisi de, August Hermann
Francke’dir.
Kant’ın ailesi, özellikle de annesi, Pietizm’e gönülden bağlıdır
ve 1731’de Königsberg’e gelerek, kentin kültür yaşamında etkin
bir rol üstlenip, bu tarihe kadar zaman zaman küçük görülen, hatta
dışlanan Pietizme yeni bir çehre kazandıran Franz Albert Schulz’a
yakınlık duyarlar. Annesi Kant’ı sürekli, Schulz’un verdiği Kutsal
Kitap kurslarına götürür, Schulz da aileyi sürekli ziyaret eder,
hatta ihtiyaçları olduğunda maddi destek verir, yakacak sağlar.
Dolayısıyla Kant’ın ilk eğitimini Schulz’tan aldığını söylemek
yanlış olmayacaktır; hatta, Königsberg’te Pietist hareketin üyelerinden
oldukları düşünüldüğünde, Pietizm üzerine yapılan tartışmalar ve
Pietistler karşısında alınan yaygın olumsuz tavır yüzünden, hem
Kant’ın hem de diğer aile fertlerinin kendilerini ayrımcılığa maruz
kalmış hissetmesi olasıdır.22
Kant’ın bu kadar dindar bir arkaplandan gelmesinin, onun sonraki
yaşamındaki düşünsel faaliyetlerini ne ölçüde etkilediğini belirlemek
pek tabii ki imkansız – ve pek tabii ki bu yazının ufkunu fersah
fersah aşıyor. Ama Adorno ve Horkheimer’in, Kantçı kategorik buyruğun
formelliğine yönelik eleştirileri,23 aynı çizgide örneğin Zizek’in
biraz da alaylı ifadelerle atıfta bulunduğu Kantçı kayıtsızlık,24
tüm bunlar Schulz’un Pietist düşünce çerçevesine yönlendirilebilirdi
ki bu, Kant’ın dinsel arkaplanıyla yapıtı arasındaki koşutluğu
kavrama yolunda belki bize yardımcı olabilir. Kant’a atfedilen
şu satırlar durumu daha net açıklayacak:
Bu dönemin dini görüşleri…ve örneğin erdem ve merhamet gibi kavramları
çok bulanık ve yetersiz olsa da, insanlar gerçekten erdemli ve
sofuydu. Pietizm’i dilediğimiz kadar kötüleyebiliriz. Bu zaten
yapılmıştır. Sonuçta onu ciddiye alan insanlar, belli bir saygınlığı
hak edecek yaşamlar sürüyorlardı. İnsanoğlunun sahip olabileceği
en üstün niteliklere sahiplerdi, yani durgunluk, halinden memnuniyet,
ve hiçbir tutku tarafından bozulamayan bir iç huzur. Hiçbir gereksinim,
hiçbir baskı onları kızdıramıyor, onları kimseye düşman edemiyordu.25
Ayrıca Borowski daha ileri giderek, Pratik Aklın Eleştirisi’nde
bulunan “kutsiyet talebi”nin, Kant’ın küçük yaşta annesinden dinlediği
taleple birebir örtüştüğünü öne sürer. Ne olursa olsun, en azından
şu kadarını söyleyebiliriz; Kant’ın Pietizm gibi sofu bir harekete
bile, yeri gelince içten bir saygıyla yaklaştığı ortada.
Kant’ı laikleştirme konusunda bazen biraz ileri gittiğimiz de bir
gerçektir.26 Ayrıca Kant’ın bir “aydınlanmacı” olup olmadığı bile,
bütünüyle, “aydınlanma için geçerli kılınan ölçütlere bağlıdır”
– hatta yeri geldiğinde, bir anlamda aydınlanma karşıtı olduğu
bile gösterilebilir.27 Öte yandan, Kant’ın, erken dönem biyografilerinde
söylenenlerin aksine, Hıristiyanlığın kendisinden pek hazzetmediği,
yakın dönemde ortaya çıkan bir bulgudur; buna göre Kant bütün yaşamı
boyunca bir tür panteizmi savunmuş, ama özellikle üniversite yıllarında,
okuldan kovulma korkusuyla, bunu dile getirememiştir.28
Bir de Kant’ın aldığı Pietist eğitim karşısında takındığı tavır
var tabii. Pietistleri yukarıdaki pasajda öven Kant, daha 1600’lerin
sonlarında bir collegium pietatis olarak kurulan ve 1703’te kralın
koruması altına alınarak Collegium Fridericianum adını alan okulda
geçirdiği öğrencilik yıllarını, ileri yaşında bile öfke ve nefretle
anmaya devam eder.29
Birçok insan gençlik yıllarının yaşamın en güzel yılları olduğunu
düşünür, ama büyük olasılıkla yanlıştır bu. Gerçekte en zor yıllardır
gençlik yılları, çünkü kişi öyle bir disipline tabidir ki, çok
az arkadaşı olur, özgür olduğu zamanlar daha da azdır.30
Kant’ın bu yorumunun nedeni, haftada altı gün, sabah saat yediden
akşam dörde kadar okulda kalması, tek tatil günü olan Pazar gününü
de büyük olasılıkla kiliseye giderek geçirmesi; böyle bir disiplin
içinde, olsa olsa bir yüksek memur ya da papaz olmaya hazırlanması
nedeniyledir herhalde. Kant’ın bu okula kabul edilmesi bile, bir
anlamda sınıf atlaması anlamına geliyordu ve dolayısıyla Kant’ın,
sıkılsa da, bu okulda okumaktan memnuniyet duyduğunu varsayabiliriz.
Ayrıca burada sıkı bir Latince eğitimi aldığını (gramer), hatta
bir ara, filolog olmakta karar kıldığını, yaşamı boyunca da Latin
klasiklerini elinden düşürmediğini biliyoruz.
Kant on altı yaşında Königsberg Üniversitesi’ne girer ve burada
matematik, fizik, felsefe, teoloji ve Latince eğitimi alır. Yaşamının
bu dönüm noktası, yalnızca bundan sonraki yaşamını nasıl kazanacağının
haberini vermez, bir saraç ustasının oğlu olarak üniversite çevresine
kabul edilmiş olması, artık sınıf atlamış olduğunun belgesidir.
Kant’ın okuduğu dönemde üniversitenin felsefe fakültesinde sekiz
profesör ve çok sayıda öğretim görevlisi vardır; ama Kant’ın gözdesi,
Schulzçu çizgide bir Pietist olan Martin Knutzen’dir. Kant Knutzen
aracılığıyla Wolff felsefesi ve Newton fiziğiyle tanışır. Knutzen
Kant üzerinde, “eleştirel dönem” yapıtlarında bile hissedilen bir
etki uyandırmıştır.31
İlk biyografi yazarlarına göre, Kant’ın dehasının ortaya çıkması,
üniversiteye girmesinden dört yıl sonra, yani 1744’te, ilk yapıtı
Gedanken von der wahren Schätzung der lebendigen Kräfte üzerine
çalışmaya başlamasıyladır32 ki bugün bu yapıtla ilgili en somut
yorum, Kartezyen ve Leibnizci fiziksel güç kuramlarını uyuşturmaya
yönelik başarısız bir girişim olduğu şeklindedir.33 Dolayısıyla
erken dönem biyografilerinin bu konuda biraz iddialı olduğunu,
yine de, 1746’da tamamlanıp ancak 1749’da yayımlanan Kräfte’nin
en azından, Kant’ın Collegium Fridericianum’da mustarip olduğundan
şikayet ettiği baskıdan kurtulmasının, özgürlüğüne kavuşmasının
simgesi olduğunu varsayabiliriz.
İlk yapıtı üzerine çalışmaya başlamasının üzerinden dört yıl geçtikten
sonra, 1748’de üniversiteyi bitirdiğinde Kant, özgürlüğüne kavuşmuş,
entelektüel gelişimini büyük ölçüde sağlamış, bu arada babasını
kaybetmiş, ciddi bir parasal sıkıntı içinde belirsiz bir gelecekle
yüz yüze kalmış durumdadır. 1748’de, birkaç başarısız denemenin
ardından, sonunda Kont Keyserlingk’in malikanesinde düzenli olarak
özel dersler vermeye, Hofmeister’lik yapmaya başlar. Hofmeister’lerin
çoğunlukla, üniversitede bir geleceği olmayan, mezuniyetiyle papaz,
öğretmen ya da devlet memuru olarak atanması arasındaki dönemde
çalışmadan karnını doyuramayacak olan ve bu yüzden de bir tür uşak
olarak çalışmayı göze alan yeni mezun gençlerden çıktığını göz
önüne alacak olursak, bu dönemde Kant’ın yaşamından pek de hoşnut
olmadığı sonucuna varabiliriz. Görünen o ki bir gün üniversiteye
geri dönmenin hayallerini kuran Kant için başka geçim yolu da yoktur.34
Kant gelmiş geçmiş en kötü Hofmeister olduğunu düşünür, yaşamının
ileriki dönemlerinde, bu dönemde yaptıklarıyla alay eder, verdiği
özel derslerin çok sıkıcı olduğunu da ekler. Yine de bu dönemde
yanında çalıştığı soylu ailelerle ilişkilerinin hiç bozulmamış
olması, o kadar da kötü bir Hofmeister olmadığını düşündürür; her
şeyden önemlisi, Kant bu dönemde, kendi deyişiyle “yol, yordam”
öğrenir, burjuva yaşamının inceliklerine hâkim olur; ayrıca,
Bu dönemde insan bilgisinin her alanından ilgisini çeken, bir
gün işine yarayacağını umduğu her türlü veriyi toplayıp bir kenara
koydu; bugün bile bu dönemden söz ederken yüzünden memnuniyet okunuyor.35
Borowski Kant’ın geç dönem yapıtlarının taslaklarını bu dönemde
oluşturduğunu söylüyor, ancak görünen o ki, en önemli mesele, Kant’ın
bu dönemde üniversiteyle ilişkisini hiç kesmemesi, öğrencilik kaydını
sildirmemesi – bu Kant’ın üniversiteye dönüş planlarında ciddi
olduğunu gösteriyor. 1755’te üniversiteye döndüğünde, yayına hazır
birkaç makalesi olduğunu ve ikinci Almanca kitabının büyük kısmını
tamamladığını biliyoruz. Allgemeine Naturgeschichte und Theorie
des Himmels, ilk kitabı Kräfte’den daha büyük dikkat çekmiş olsa
da, Kant’ın korktuğunun aksine sofuların saldırısına uğramaz, böyle
bir başarıdan epey uzaktadır; kitabı baskıdan çıkarken yayıncı
iflas eder ve bunun üzerine tüm mallarına ve tabii ki deposundaki
tüm kitaplara el konur, böylece zavallı Kant’ın kitabı doğru dürüst
dağıtılamadan kaybolur gider. Kant’ın ikinci yapıtı, güneş sisteminin
temelinde bulut şeklinde bir madde yığını olduğuna yönelik varsayımı,
nebula hipotezini temellendiriyordu; Pierre Laplace 1796’da, Kant’tan
bağımsız olarak, farklı bir nebula hipotezi geliştirmiştir ve hipotez
ancak Laplace ile dikkat çekmiş, sonralarıysa Kant-Laplace hipotezi
olarak anılmaya başlanmıştır.
Kant’ın çıkış noktalarına değinirken, Kant’ın yapıtlarına ilişkin
olarak eleştiri-öncesi ve eleştirel dönemler biçiminde yapılan
sınıflandırmaya ve Kant’ın dehasının ileri yaşta ortaya çıktığına
yönelik yaygın kanıya da değinmek gerekir: Yakın dönemde yapılan
araştırmalar, söz konusu sınıflandırmanın geçersizliğine işaret
ediyor.36 Elli yaşına kadar sıradan bir profesör olarak çalışan,
elli yaşında kendisini aşarak mucizevi işler yapan ve yaşlandıkça
da bunayıp saçmalamaya başlayan bir Kant resmi, sıradan felsefe
tarihlerinde bulunabilir.37 Buna göre 1745 ile 1770 arası Kant’ın
kafasının bulanık olduğu eleştiri öncesi dönemdir; 1781 ile 1791
arası Kant’ın mucize çağıdır; 1798 ile 1804 arası ise eleştiri
sonrası dönem. Gelgelelim, Kant’ın yapıtları, dönemsel olarak bakıldığında,
çok daha bütünlüklü bir yapı sergilemekle birlikte, temelde, bu
tür bir dönemlendirmeyi olanaksız kılacak bir izleksel çizgi sergiler.38
Kant başından beri ne yaptığını bilerek, programlı biçimde yayın
yapmıştır: ilk ilgi alanları, yani dinamik ve kozmoloji, Kant ilk
yapıtlarını verdiği sırada pek gözde olmayan, hatta küçümsenen
ve genel olarak uzak durulan alanlar olsa da, bir sonraki kuşak
için hem dinamik hem de kozmoloji umut veren gelişmelerle sürekli
ilerleyen ve dünyayı kavrayışımız açısından temel öneme sahip tezler
getiren bilim dallarına dönüşmüştür. Dolayısıyla, örneğin kozmoloji
konusunda hakkı sonradan teslim edilen (ama önünde sonunda teslim
edilen) Kant’ın dehasını, sistematik bir biçimde gelişen bir yapıtta
ortaya koyduğunu söylemek gerekir. 1755-56’da savunduğu tezlerde,
örneğin Latince kaleme aldığı Principiorum primorum’da “hakikatin
olanağının nihai temelleri nelerdir?” gibi sorulara yanıt arayan
Kant, Leibniz ve Wolff’un iki temel ilkesine karşı çıkar – genel
olarak, bu döneme kadarki hâkim tavrını devam ettirerek, Newton
ya da Descartes ve Leibniz’i uzlaştıracak bir sistem arayışını
sürdürür. Kant Principiorum primorum’la ücretini öğrencilerinden
alan bir Privatdozent olarak çalışmaya hak kazanır, ama henüz ne
kadar para kazanacağı, ne kadar öğrenci çekebileceğine bağlıdır.
Daha 1755’te, Magister derecesi için sunduğu tezle birlikte akademik
dünyada adı çokça anılmaya başlanmıştır;39 savunduğu fiziksel monadoloji
üzerine tezle maaşlı olduğundaysa artık Königsberg’te tanınmış
bir filozoftur ve seveni de çoktur; örneğin öğrencisi olacak olan
Hamann, onun gerçek bir deha olduğunu düşünmektedir.40
Privatdozent’lerin dersleri amfilerde değil, öğretmenin kendisinin
kiralaması gereken özel dersliklerde yapılır. Kant’ın ilk dersiyle
ilgili olarak, Borowski’nin anıları şöyle:
1755’te verdiği ilk derste ben de hazır bulunuyordum. Neustadt’ta
profesör Kypke’nin evinde yaşıyordu ve burada genişçe bir dersliği
vardı. Dersliğe çıkan merdivenlerden evin girişine kadar her yer
dinleyicilerle doluydu. Kant durumdan biraz sıkılmış gibiydi, böyle
şeylere pek alışık olmadığından, neredeyse utanarak, her zamankinden
çok daha sakin bir ses tonuyla ve sürekli kendisini düzelterek
konuşuyordu. Böylesine bilgili bir adamın bu kadar alçakgönüllü
ve çekingen olması, korkulanın aksine, tüm dinleyiciler üzerinde
olumlu bir etki uyandırıyordu.41
Kant karnını doyurmak için epey ders vermek zorunda kalır. Derslere
başladığı ilk yarıyıl (kış 1755-56) mantık, metafizik, matematik
ve fizik öğretir. 1756 yazında bunlara coğrafya da eklenir ve böylece
Kant’ın ders yükü haftada yirmi dört saate çıkar.42
Bu yılların Königsberg açısından oldukça önemli bir olayı, Kant’ın
yaşamına büyük etkisi olan Rus işgalidir. Friedrich altmış bir
bin askerle Saksonya’ya yürür ve savaş Prusya için oldukça pahalıya
patlar; 22 Ocak 1758’de çan sesleri eşliğinde Königsberg’e girer
ve Prusyalı askerlerin terk ettiği karargaha yerleşirler. Königsberg’te
Ruslara karşı ciddi bir direnç olmamakla birlikte, Rus askerlerinin
Königsbergli kadınlarla evlenmesine, dolayısıyla Prusyalı kadınların
Ortodoks kilisesinin mensubu haline gelmesine tepki veren; Rus
resmi bayramlarındaki kutlamalardan şikayet eden din adamları eksik
değildir pek tabii ki. Ruslar Königsberg’in kültürel gelişimine
önemli katkıda bulunur; Königsberg için bu işgal bir anlamda geleneğin
baskısından kurtuluş anlamına gelir, kent canlı bir yere dönüşür.
Ruslar güzel her şeyi, saray nezaketini (ki bulaşıcıdır) seven
insanlardır. Königsberg bu dönemde bir ticaret merkezi olarak da
hızla gelişir, sınıfsal ayrımlar bulanıklaşır. Kant da bu durumdan
epey istifade eder; bir kere geliri katlanır, matematik derslerine
gelen subaylardan iyi para alır, ayrıca subaylara verdiği özel
dersler de yüzünü güldürür. Dahası, bu subayların düzenlediği yemeklere,
partilere katılır; vaktiyle çocuklarına özel dersler verdiği Keyserlingk
ailesinin düzenlediği eğlenceleri kaçırmaz, Rus subayların çok
ilgi gösterdiği, Kant’ın da “ideal kadınım” dediği Kontes Keyserlingk’in
çevresinde dolanır. Yani kısacası, Kant bu dönemde, artık Königsberg’in
soylularıyla aynı sofrada oturmaya başlar. Hatta saray nezaketini
biraz abarttığı biliniyor – Kant’ın, yoldan geçerken insanların
saatlerini ayarladıkları, gündelik rutinini yaşamında bir kez,
o da Rousseau’nun Emile’ini okuduğu sırada bozan, sıkıcı bir adam
olduğuna yönelik efsanenin aksine (ileri yaşlarında böyle bir yaşam
sürdüğü doğru olsa da), Kant’ın ödevlerimiz arasında saydığı şeylerden
biri “çevremizdekiler üzerinde itici ya da kötü bir izlenim bırakmamak”tır,43
çok renkli giysileri tercih eden Kant’ın maksimi, giysilerin renklerinin
çiçeklerin renklerine uyması gerektiğidir (kahverengi gömleğin
üzerine sarı yelek giyilmelidir). Königsberg’teki diğer Prusyalı
akademisyenler siyah, en fazla gri elbiseler giyerken, Kant yaldız
işlemeli ceketler giyer ve kılıç taşır.44 1.60 boylarında, fazla
atletik olmasa da sağlıklı bir görünüşü olan, oldukça çekici bir
adamdır.45 Bulunduğu her ortamda dikkat çeken, konuşmaktan hiç
sıkılmayan ve çok geniş bir çevresi olan birine dönüşmüştür. Öğrencisi
Herder’e verdiği nasihat (“kitaplarına gömülüp surat asma, beni
örnek al”)46 düşündürücü. Kadın düşkünü olmayan Kant hiç evlenmemiş
olsa da, bunun anlamı evlenmeyi hiç düşünmediği değildir – farklı
yaşlardan ve sınıflardan birçok farklı kadın ve genç kızla evlenme
planları yapmış (Westfalen’li bir genç kıza kötü kapılmış),47 ama
ya kararsızlıktan, ya da maddi yetersizliklerden (bir kadına bakmakta
güçlük çekeceğini düşündüğünden) bir türlü son adımı atamamıştır.
“Kadınların paylaşamadığı bir insandı Kant.”48 Kant’ın evlilikle
diğer bir sorunu da, henüz bir Magister’ken tanıştığı Jakobi ve
–Kant’ın kendisinin de Prenses diye andığı– genç eşiyle yaşadığı
ünlü maceradır. Kant’ın Jakobi’nin eşine tuhaf bir yakınlığı vardır;
genç bayanın Kant’a yazdığı bir not şöyle:
Sevgili dostum: sizin gibi bir filozofa böyle şeyler yazmaya cesaret
etmem sizi şaşırtmıyor mu? Dün sizi bahçede bulacağımı sanıyordum,
bir kız arkadaşımla birlikte bahçenin altını üstüne getirdik ama
sizi bulamadık. Yarınki partide sizi göreceğimi umuyorum; ne dediğinizi
duyar gibiyim “tabii, tabii, geleceğim”. Peki o zaman, bekleyeceğim.
Lütfen hatırlatmak zorunda kaldığım için beni affedin. Kız arkadaşımla
size sımsıcak bir öpücük gönderiyorum. Umarım Kneiphoff’un havası
bozuk değildir de öpücüğümüz ısısını yitirmez.49
Kant Jakobi’lerin evini sık sık ziyaret eder; Prenses, Kant’la
epey bir uğraştıktan sonra –ki işler asıl burada karışıyor– Kant’ın
ve aynı zamanda Jakobi’nin de dostu olan Goeschen adlı bir başka
adamdan hamile kalır, bunun üzerine kocasından boşanarak Goeschen’le
evlenir. Bu olay gerçekleşene kadar hem genç kıza hem de Goeschen’e
farklı biçimlerde de olsa yakın olan Kant, bu olaydan sonra, büyük
olasılıkla asla evlerine adım atmama gibi bir maksim formüle ederek,
ikisiyle de ilişkisini keser, dostu yaşlı Jakobi’yle görüşmeye
devam eder. Olaya duygusal olarak müdahil olan Kant için evlilikle
ilgili son kararını vermesi herhalde bunun üzerinedir; çok alıntılanan
evlilik tanımı (karşı cinslerden iki insanın birbirlerinin cinsel
organlarını kullanmak üzere yaptıkları sözleşme) Kant’ın evliliği
nasıl değerlendirdiğini gösteriyor; ayrıca, “Kadın erkeğin yüreğini
daraltır. Bir dostun evliliği çoğunlukla bir dostun kaybedilmesi
demektir”50 ve böylece Kant nihai maksimi de formüle eder: “Kişi
evlenmemelidir!”
Tüm bunlar olup biterken, Hamann ve Herder gibi öğrencilerinin
yazdıklarından bildiğimiz kadarıyla, Königsberg’in en popüler simalarından
biri haline gelen Kant, kırkını devirir; antropoloji kuramına bakacak
olursak, Kant için bir başka dönüm noktası olmalıdır bu, çünkü
buna göre insanın gerçek olgunluğa erişmesi ancak kırk yaşında
olur. Karakterin gelişimini bir tür yeniden doğumla özdeşleştiren
Kant’a göre,
böylesi bir devrimi otuz yaşından önce gerçekleştirmeyi deneyenlerin
sayısı azdır, kırk yaşından önce gerçekleştirmeyi başaranların
sayısı ise büyük olasılıkla daha da azdır.51
Kişinin şeylerin gerçek değeri hakkında geçerli yargılar geliştirmesi
kırkından önce olanaklı değildir; çünkü gerçek bir karakterin olanaklı
olabilmesi için, eğilimlerimizin dünyaya ilgi duymamızı sağlayacak
güçlü, ama tutkuya dönüşemeyecek ölçüde zayıf olması gerekir.
Erlangen ve ardından Jena’dan teklifler alan Kant, Königsberg’ten
ayrılmaya hiç niyetli değildir. Kant’ın Königsberg’te kadro sorunuyla
ilginç bir mücadelesi vardır. Üniversite yıllarındaki gözde hocasının,
yani Knutzen’in öğrencileri arasında olup, Knutzen tarafından Kant’tan
çok daha değerli bulunan Johann Buck’un, 1759’da Kant’ın talip
olduğu kadroya atanmasından yıllar sonra, 1770’te bir profesörün
ölümünün ardından kadrolarda yeni bir düzenleme yapılması gerektiğinde,
Buck’la görüşmeden, doğrudan Prusyalı yetkililere başvuran Kant
(bu şekilde nezaketi ve ahlaki boyutu da bütünüyle bir kenara bırakarak)52
kısa süre sonra Buck’un yerine geçerek, nihayet çok arzuladığı
Professore Ordinario der Logic und Metaphysic unvanını alır.
Königsberg’ten ayrılmak istememesinin en temel nedeni yakın dostları
ve çevresidir. Kentin en seçkin aileleriyle dostluk kurmuş, ayrıca
soylu Keyserlingklerle neredeyse akraba olmuştur; Prusya ordusunun
subaylarıyla da arası iyidir. Kont değilse bile Kontes’in yakın
ilgisi dolayısıyla Keyserlingklere ziyaretlerini düzenli olarak
sürdürür, nezaketi ve inceliğiyle Königsberg’teki diğer tüm akademi
üyelerinden farklı olduğunu gösterir. “Kant Keyserlingklerin masasında,
protokol gereği Kontes’in yanında oturması gereken bir konuk olmadığı
sürece, her zaman onur konuğu koltuğuna, Kontes’in hemen yanına
otururdu.”53
Değindiğim gibi, Kant’ın eleştirel dönemini erken dönemlerinden
radikal bir kopuş olarak anlamaya çalışmanın, uzun süre yaygın
olan kanının aksine, gerekçelendirilemez olduğu görüşü bugün yaygın
olarak kabul gören bir görüştür. Örneğin Saf Aklın Eleştirisi’nin
bazı bölümlerinin ilk nüshalarının daha 1760’larda kaleme alınmış
olduğu biliniyor.54
Üç eleştiriye toplu bir bakış (bu nasıl olacaksa!), geleneksel
bir okumayla, şöyle bir çerçeve çıkarır karşımıza: felsefe tarihinin
temel sorunları (neyi bilebilirim, ne yapmalıyım, neyi umabilirim?)
geleneksel sırayla, Saf Aklın Eleştirisi, Pratik Aklın Eleştirisi
ve Yargı Gücünün Eleştirisi’nde ele alınır. Kant’ın projesini bir
bütün olarak, metafizik aşırılığın bir tür diyetle sınırlandırılması
gibi düşünmek, sınırlı bir görüş alanı sağlar; daha temelde Kant,
felsefenin, gerçekleştirdiğimiz salt yaşamsal fonksiyonları aşan
şeylerle ilgili olduğunu söyler55 ve beğensek de beğenmesek de,
bütün Kant felsefesinin asıl amacı insanı özerk ahlaki faile dönüştürmektir
ki (başımın üstünde yıldızlı gökler; içimde ahlak yasası), bu yolda
artık diyete gerek olmadığı gibi, aşkınlığa da yer açılabilir –
çünkü burası bizim krallığımızdır.
İki şey, üzerlerine sık sık eğilip ısrarla düşünülürse, insanın
ruhsal yapısını hep yeni, hep artan bir hayranlık ve korkunç bir
saygıyla dolduruyor: üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak
yasası. Her ikisini, karanlıklarla gizlenmiş ya da benim ufkumun
ötesinde aşkın alanda imişlercesine aramama ve tahmin etmeme gerek
yok; onları önümde görüyorum ve doğrudan doğruya benim kendi varoluşumun
bilincine bağlıyorum. İlki, dıştaki duyular dünyasında benim bulunduğum
yerde başlıyor ve içinde bulunduğum bağlantılar ağını, dünyalar
üzerine dünyalardan ve sistemler sistemlerinden oluşan, ayrıca
da dönemli hareketlerinin sınırsız zamanlarına, bu zamanların başlangıcına
ve devamına doğru uzanan uçsuz bucaksız büyüklüğe dek genişliyor.
İkincisi, benim görünmez benliğimde, kişiliğimde başlıyor ve kendimi,
gerçek sonsuzluğu olan, ama yalnızca anlama yetisince fark edilen
bir dünya içinde kendi gözümün önüne getiriyor. Bu dünyayla (ve
onun aracılığıyla aynı zamanda bütün o görülebilen dünyalarla)
ben kendimi, orada olduğu gibi sırf rastlantısal bir bağlantı içinde
değil, genel ve zorunlu bir bağlantı içinde tanıyorum. İlk görünüm,
sayısız dünyaların çokluğu görünümü, benim, kısa bir süre için
(nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde) yaşama gücüyle donatıldıktan
sonra, kendisinden oluştuğu maddeyi (evrende sırf bir nokta olan)
bu gezegene geri vermesi gereken hayvansal bir yaratık olarak önemimi
adeta yok eder. Buna karşılık ikincisi, düşünen bir varlık olarak
değerimi, kişiliğim aracılığıyla, sonsuza dek artırır; çünkü bu
kişilikte ahlak yasası, hayvanlıktan, hatta bütün duyular dünyasından
bağımsız bir yaşamı –en azından varoluşumuzun bu yasa tarafından
amaca uygun belirlenişinden, bu yaşamın koşulları ve sınırlarıyla
sınırlanmamış olup sonsuza doğru uzanan bu belirlenişten açığa
çıktığı kadar– açığa çıkarır.56
İlk Eleştiri’de aklın, rasyonalistlerin varsaydığı kadar güçlü
olmadığını kanıtlayan Kant, ikinci Eleştiri’de aklın mutlak varoluşsal
temelinin ahlakta bulduğunu gösterir; kuramsal aklın bizi yönlendirdiği
en temel kavramlardan biri, pratik aklın temel meselesi olan “özgürlük”
olduğundan, iki eleştiri bu noktada buluşur. Bu doğrultuda ilk
Eleştiri bilginin kendisini değil, bilginin olanaklılık koşullarını
irdelerken, insani varoluşun bilgi koşullarının insana hangi meşru
“gerçekleştirme” alanlarını hangi meşru yollarla açtığını görürüz
ve bu da bizi insanın kendisini gerçekleştirme yollarının ilksel,
özsel temellerine; bu temellerin varlık koşullarına götürür. Bu
doğrultudaki bir okuma uyarınca, üçüncü Eleştiri de, “estetik ve
teleolojik yargıları akılcı bir düşünce gelişimi çerçevesinde birleştirir…Saf
Aklın Eleştirisi ile Pratik Aklın Eleştirisi arasında bir tür köprü
gibi işlev görür.”57 Heinrich von Kleist’a göre, “yöntem temelli
düşünümsel bir yaklaşımla bilgi olanağının ve aklın sınırlarını
belirleyen” Kant, “öncelikle düşünce biçiminde bir devrim getiren
yöntemsel bakış açısıyla, şeylerden akılsal özneye dönüşe işaret
eder, böylece bilgi öznesi nesnelerden kavrayabileceğimiz şeyin
anahtarı haline gelir.” Tabii Kant’ın özneye Kopernikçi dönüş dediği
şeyin, aslında Kant’tan çok daha önce Descartes’la gerçekleştiği,
Kant’ınkinin gerçekte özne üzerinden nesnelliğe dönüş olduğu biçimindeki
temel yorumsal perspektif, Kant’tan esinlenen güncel tartışmalar,
örneğin insan hakları tartışmaları açısından bugün çok daha günceldir;58
öte yandan eleştiri projesinin bütününü yukarıda ele alınan bağlamda
“özneye Kopernikçi dönüş” çerçevesinde gelişen bir program olarak
ele alan yorumların örnekleri sayısızdır. Sonuç olarak, Kant’ın
yapıtını radikal kopuşların yer aldığı inişli çıkışlı bir çizgide
ele almak bugün ne kadar modası geçmiş bir tavırsa, Kant’ın projesini
aşırı çizgiselleştirmek de o kadar modası geçmiş bir eğilimdir.
Kant Saf Aklın Eleştirisi’ni dört-beş ay içinde, “uçarcasına” kaleme
aldığını iddia eder; ama değinildiği gibi, kitabın çerçevesini
çok daha önceden kafasında oluşturmuş, hatta bazı bölümlerinin
ilk nüshalarını yıllar önce kaleme almıştır. 1781’de yayımlanan
Eleştiri’nin gecikmesinin nedeni, Kant’ın ders yükü ya da sağlık
sorunları olabilir belki; ama asıl mesele problemin ve çözümünün
formülasyonuna ilişkindir. İlk eleştirinin kesinlikle dört-beş
aylık yoğun bir beyin fırtınası sonucunda ortaya çıkmadığı, aksine
uzun bir olgunlaşma sürecinin sonucu olduğu ortadadır; sorunsallaştırma
sürecinin gelişimine değinecek olursak, Kant Prolegomena’da onu
yıllar önce dogmatik uykusundan uyandıranın Hume olduğunu söyler,
ve devam eder: “Saf Aklın Eleştirisi Hume’un probleminin en uç
noktasına genişletilmesinden ibarettir.”59 Çokça alıntılanan ve
zaman zaman Locke etkisinin gözden kaçmasına neden olan sözlerdir
bunlar. Kant Saf Aklın Eleştirisi’nin anlaşılacağını ve hatta destekleneceğini
beklemektedir; ilk eleştirilerde umduğunu bulamaz. En çok da, büyük
önem verdiği Mendelssohn’un kitaba tepkisini merak eder ve kendisinin
kitabın ilk birkaç sayfasını okuduktan sonra devam edemeyip bir
kenara bıraktığını öğrenince kahrolur, “ebediyen” bir kenara bırakmadığını
umduğunu dile getirir. “Kuramını dünyaya anlatabilecek en önemli
insan” saydığı Mendelssohn, Saf Aklın Eleştirisi’nin “her şeyi
yıktığını” söyler.60 Yayımlanan ilk eleştiri yazılarında, Saf Aklın
Eleştirisi’nin “Basit ve katı sağduyu ilkeleriyle uyum içinde bir
idealizm karşıtlığı” sergilediği söylenir, kökenlerinin ise Berkeley
ve Hume’da bulunduğunu, Kant’ın Berkeley ile arasına boş yere mesafe
koymaya çalıştığı vurgulanır.61 Uzun yıllar boyunca Kant’ın yapıtına
yaklaşımı belirleyen tavır bu eleştiriler bünyesinde oluşmuştur.
Zaman içinde, eleştiriler giderek olumlu bir bakışa dönüşür, en
olumlu eleştirideyse; yapıtın “Alman ulusunun onuruna” katkıda
bulunduğu, “insanın anlama yetisinin asaletini ve inceliğini temsil
eden bir başyapıt”, ama “okuryazar kitlenin büyük çoğunluğu için
anlaşılmaz” olduğu, “daha çok metafizik öğretmenlerine” hitap ettiği
vurgulanır.62 Kant’ın bir anlamda Saf Aklın Eleştirisi’ni anlaşılır
kılmak için yazdığı Prolegomena’da “bu kitap çömezler için değil,
geleceğin öğretmenleri içindir”63 demesine bu eleştiri sebep olur.
Pratik Aklın Eleştirisi ise, 1788 yılında yayımlanır. İlk Eleştiri’nin
biçimsel yaklaşımını korur: Analitik ve Diyalektik olmak üzere
iki bölümden oluşan uzun bir “Öğeler Öğretisi” kısmının ardından
“Metot Öğretisi” gelir; Dedüksiyon, Model [Typic] (Saf Aklın Eleştirisi’nin
Şematizm’inin karşılığı) ve Antinomi alt bölümleri vardır. Temellendirme’ye
bakacak olursak, ahlak felsefesinin üç ödevi vardır: üstün ahlak
ilkesini kurmak, saf pratik aklı eleştirel olarak irdelemek, ahlakın
metafiziğini kurmak.64 İlk ödev Temellendirme’de yerine getirilir,
ikinci ve üçüncü ödevler Pratik Aklın Eleştirisi’nde gerçekleştirilecektir;
ancak Pratik Aklın Eleştirisi üçüncü ödevi yerine getiremediğinden,
Ahlakın Metafiziği kitabının konusunu oluşturur. Özgürlükte Saf
Aklın Eleştirisi’yle birleşen Pratik Aklın Eleştirisi, bir yandan
da, yine kuramsal akla atıfla, özgürlüğü asla bilemeyeceğimizi
ısrarla vurgular; bize özgürlüğün gerçekliğine inanma hakkı tanıyansa,
ahlaki deneyimimiz, ya da ahlaksallığımızın deneyimidir ki, bu
aynı deneyim bize aklın diğer iki idesine, Tanrıya ve Ölümsüzlüğe
inanma hakkı da tanır; çünkü onlar olmadan, bu dünyada ahlaklı
varlıklar olarak var olmanın olanağı yoktur (mutlulukla ahlaklılık
kol kola gitmediğinden, onlar olmazsa ahlakçı bir umutsuzluğa düşeriz)
– böylece Tanrı ve Ölümsüzlük kavramları, summum bonum’un önkoşulları,
inançla yanımızda taşımamız gereken, gerçekliklerini koyutlamamız
gereken iki ide olarak Kant felsefesinde yer bulurlar. Üç eleştirinin
en çetrefili olan Yargı Gücünün Eleştirisi, Estetik Yargı Gücünün
Eleştirisi ve Teleolojik Yargı Gücünün Eleştirisi başlıklı iki
ana kısımdan oluşur ve bunlar da yine Analitik ve Diyalektik bölümlerine
ayrılır – Kant’ın arkitektonik düzen adına koruduğu bu bölümleme
sanki Yargı Gücünün Eleştirisi söz konusu olduğunda işleri biraz
karıştırır; kitapta ana metinlerle aynı uzunlukta hatta bazen daha
uzun notlar ve ekler bulunur. Değinildiği gibi, Yargı Gücünün Eleştirisi
bir yandan Saf Aklın Eleştirisi ve Pratik Aklın Eleştirisi arasında
bir köprü kurması anlamında eleştirel projenin tamamlanmışlığına
işaret eder ki (bu yüzden de bildik formüllerin tekrar tekrar dile
getirilmesini, Kantçı “sistem” kavrayışı açısından sürekli gözden
geçirmeler yapılmasını gerektirir) böyle bir okuma kitabın teleolojik
ve estetik yargıları akılcı bir biçimde kaynaştırdığının kabulünü
gerektirir; diğer yandan da, kitabın ilk kısmı, yani Estetik Yargı
Gücünün Eleştirisi, ayrı okunduğunda, Kant’ın modern estetiğin
kurucusu konumuna yerleşeceği bir başka çerçeve çıkar karşımıza:
ayrıca, bilgi nesnesine değil öznenin duygulanımına atıfla kurduğumuz
estetik deneyimin düşünümsel yargı gücüne bağlanmasına ilişkin
okuma eğer geçerliyse –ki her koşulda, en azından Kant’ın kendi
itkileri bakımından geçerlidir–, bu yargının genelgeçerliği, dolayısıyla
teleolojik özü, bilgi güçleri aynı biçimde çalışan diğer öznelerle
bir arada olduğumuz bir öznelerarasılık bağlamı kurar ve bu, Kant’ın
siyaset felsefesinin gelişimini izleyenler için, Yargı Gücünün
Eleştirisi’nin merkezi kaygısı olmamakla birlikte en önemli uğrağıdır
– bugün Kant’ın eleştiri-sonrası döneminin yayınlarından Sade Aklın
Sınırları İçinde Din, Ebedi Barışa Doğru, felsefe fakültesinin
(Kant’ın kendisinin de mustarip olduğu) dini ve siyasi sansürden
entelektüel bağımsızlığının savunulduğu Fakültelerin Çatışması
vb yapıtlarla birlikte, Yargı Gücünün Eleştirisi de, siyaset felsefesi
ve siyaset bilimi açısından tartışılmaz önemlerini korur.
Kant’ın onayıyla, verdiği pedagoji, fiziksel coğrafya ve mantık
dersleri de yayımlanmıştır. Eleştiri ve eleştiri sonrası dönemde
Kant, bugün en az onun kadar ünlü olan, kendi deyişiyle “felsefeyi
değil, felsefe yapmayı öğrettiği” öğrencileri ve ardıllarıyla,
örneğin Herder ve Fichte’yle, henüz eleştirinin temel kavramları
konusunda çatışmaya girer; gerçi bundan da önce, Yargı Gücünün
Eleştirisi’nin bütünüyle bir Herder eleştirisi gibi okunmasını
öneren Kant uzmanları bile vardır örneğin65 – Fichte konusundaysa
işler daha karışık. 1791’de Königsberg’e gelen Fichte, kenti gezdikten
sonra Kant’la tanışır ve pek hoş karşılanmadığını görünce biraz
bozulur; Kant’ın dersini dinler ve kendisi de pek hoşnut kalmaz,
genç Fichte Kant’ın “uyurgezer” gibi olduğunu düşünür, yine de
Kant’la tekrar buluşmak ister ama bunu nasıl yapacağını da bilemez,
sonunda kendisi de bir Eleştiri yazmaya karar verir; altı hafta
içinde kitabı bitirir ve Kant’a teslim eder.
Bir sabah elyazmasını Kant’a getirmiş, bir göz atıp atamayacağını,
yayımlanmaya değer bir şey olduğuna karar verirse de, bir yayıncı
bulmasına yardım edip edemeyeceğini sormuş. Kant onun alçakgönüllüğünden
hoşlanmış ve elinden geleni yapacağını söyleyerek göndermiş. O
akşam Kant ile birlikte yürüyüşe çıkacaktık; beni gördüğünde ilk
sözleri şunlar oldu: “Yardıma ihtiyacım var –çok acil yardım– yoksul
bir gence isim ve para bulmamız gerek, kayınbiraderin (kitapçı
olan) işe yarayabilir. İkna et…elyazmasını yayımlasın.”66
Kant’ın, döneminin güncel tartışmalarına müdahil olduğu son bağımsız
yazısını, son felsefi gelişmelerin kendi eleştiri felsefesiyle
uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığını dile getirdiği Fichte
karşıtı Açık Deklarasyon’unu alıntılayacak olursak:
Burada Fichte’nin bilim kuramının [Wissenschaftslehre] tamamıyla
savunmasız bir sistem olduğunu deklare ediyorum. Çünkü bir saf
bilim kuramı salt mantıktan öte bir şey değildir, ve mantık ilkeleri
insanı herhangi bir maddi bilgiye götürmez… Birtakım eleştirmenler
Eleştiri’nin duyuya ilişkin söylediklerinin bire bir anlamıyla
ele alınmaması gerektiğini, Kant’ın kendi sözleri tıpkı Aristoteles’inkiler
gibi zihni felce uğratacağından, önkoşul olarak, (Beck ya da Fichte’nin)
“konumuna” yerleşmek gerektiğini öne sürüyorlarsa, ben de burada
bir kez daha açıklıyorum, Eleştiri tam ne söylüyorsa o alınarak
anlaşılmalıdır…67
Yaşamının sonlarında tartışma heyecanını yitirmediği görülen Kant’ın
bilindik sıkıcı portresi, büyük olasılıkla son yıllarında sürdüğü
yaşamdan ileri gelir. Kuehn, Kant’ın yaşamının son döneminin rutinlere
çok daha bağlı olduğunu, yaşlı filozofun, arkadaşları birer birer
ölürken kendisini toplumsal yaşamdan iyice soyutladığını söylüyor
– Kant’ın yakın çevresine kendisine bir çocuk gibi muamele edilmesi
gerektiğini söylediği de biliyor; yakın çevresi Kant’ın “ent-Kanted”
olduğunu düşünüyormuş. Zihinsel güçlerini iyiden iyiye yitiren
Kant, kırk yıllık uşağı, kırk yıldır her sabah saat beşe doğru
ona “vakit tamam” diye seslenen Lampe’ye bile söz geçiremez; Lampe
iyice ölçüyü kaçırınca da (ki “Lampe bana öyle bir kötülük yaptı
ki ağzıma alamam”68 diyen Kant’a tacizde bulunulduğunu iddia edenler
vardır)69 onu kovmak ister, ama kendisi bunu yapamadığından, uşağı,
Wasianski’ye şikayet etmekle yetinir. Yine de,
Beyler, ölümden korkmuyorum; vakti gelince ölmesini de bilirim.
Tanrı şahidim olsun ki, öleceğimi hissettiğim gece yine avuç açacak
ve Tanrı’ya övgüler olsun diyeceğim. Ama arkamdan bir iblis yanaşır
da, kulağıma, “İnsanları mutsuz ettin” derse, o zaman işler değişir.70
Kant bu dönem görece sıkıcı olabilir ama, söz konusu tavrın başka
örneklerini görmek de mümkün Kant’ın yaşamının sonunda. Neye karşılık
geldiğini düşünecek olursak, bir başka dramatik sahneyi hatırlamamız
yeterli olur: Ölümünden dokuz gün önce, onunla ilgilenen doktor
dostu Kant’ı ziyaret eder. Gözleri zor gören, yaşlı ve hasta Kant,
koltuğundan kalkar, güçsüzlüğünü ele verecek biçimde yaprak gibi
titreyerek anlaşılmaz birtakım sözcükler mırıldanır. Sonunda dostu,
Kant’ın, misafiri oturmadan oturmayacağını fark eder ve oturur.
Bunun üzerine Kant koltuğuna oturmasına yardım edilmesine izin
verir, gücünü topladıktan sonra, “Das Gefühl für Humanität hat
mich noch nicht verlassen” der. İnsanlık duygusu beni henüz terk
etmedi.71 Sözü Kuehn’e bırakacak olursak:
Öldüğünde cesedi öyle kuruydu ki, “sergilenesi bir iskelet gibiydi”.
Tuhaf ama, gerçekten de böyle olmuştur. Ölümden sonraki iki hafta
boyunca Kant’ın cesedi halka açık olarak sergilendi; ölümünden
on altı gün sonra bile tabutunun başında insanlar kuyruk oluyordu.
Sorun havaydı. O kadar soğuktu ki yer donmuştu ve kazılamıyordu
– sanki toprak büyük adamdan geri kalanı kabul etmek istemiyormuş
gibi. Ama kimsenin de acelesi yoktu, ortada sergilenmeye değer
bir malzeme vardı ve Königsberg halkı da efsanenin ölümüne tanıklık
etmek istiyordu… Cenazesi kalabalık oldu, II Friedrich’in ölümü
için yazılan kantata Kant’a uydurulmuştu; Prusya’nın en büyük filozofu
Prusya’nın en büyük kralının müziğiyle onurlandırıldı… ve Königsberg’deki
bütün kiliselerin çanları çaldı… Kant Königsberg’in en sevgili
evladıydı, Königsberglilerin “filozof kralıydı”.72
Notlar:
1 Bkz. bu cilt, K.O. Apel, M. Baum, P. Guyer, K.H. Ökten, E.E.
Çakmak, “İki Yüzüncü Ölüm Yıldönümünde: Kant ve Kantçılık”.
2 Bkz. Aydın Uğur, “Sevgili Kant, Değerli Dostum”, Kültür Kıtası
Atlası, YKY, 2002, s. 205.
3 Örneğin benim gördüğüm en tuhaf bağlantı, Russell’ın Kant’ın
zamana ilişkin dördüncü metafizik kanıtıyla, Kant’ın bütün yaşamını
geçirdiği Königsberg’in düz bir yer olması arasında kurduğu bağlantı.
Bkz. Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi III, Say, 1996, s.
63.
4 Nermi Uygur Kant efsanesini yeniden düşünmesini sağlayan bu biyografileri
okuduğuna şükrediyor, bkz. Nermi Uygur, “Kant”, Güneşle içinde,
YKY, 1997, s. 283.
5 Bkz. Rolf George, “The Lives of Kant”, Philosophy and Phenomenological
Research, sayı 57, 1987, s. 385-400. Rolf George başlıca Kant biyografilerini
değerlendirip (aşağıdakilere ek olarak Vorländer ve Ritzel’inkileri)
kimin kimi düzeltebileceğini anlatıyor. Bu doğrultuda, yazıda kaynak
aldığım biyografiler öncelikle Manfred Kuehn, Kant: A Biography,
Cambridge University Press, 2001, [ileride Kuehn, Kant]; Ernst
Cassirer, Kant’s Life and Thought, İng. çev. James Haden, Yale
University Press, 1981 [Kant’ın Yaşamı ve Öğretisi, çev. Doğan
Özlem, İnkılap, 1996 – referanslar Türkçe metne göre düzenlendi;
ileride Cassirer, Kant]; sonra Wer war Kant? Drei zeitgenössische
Biographien von Ludwig Ernst Borowski, Reinhold Bernhard Jachmann
und E.A.Ch. Wasianski, Pfullingen, 1974 [çeviriler Soner Bilgiç’e
ait – ileride Borowski, DzB; Jahmann, DzB; Wasianski, DzB]; Arsenij
Gulyga, Immanuel Kant and His Life and Thought, İng. çev. Despalatovic,
Birkhauser, 1987; J.H.W. Stuckenberg, The Life of Immanuel Kant,
The University Press of America, 1987.
6 Kuehn, Kant, s. 427 n. 3. Kant’ın adının en geç 1746’da değiştirilmiş
olduğunu, babası bu yılın mart ayında öldüğünden, Kant’ın babasının
hemen ölümünden sonra Immanuel’i kullanmaya başlamış olması gerektiğini
söylüyor (Gesammelte Schriften I, s. 524,– alıntılayan Kuehn [sonrasında
K-GS]).
7 Kuehn, Kant, s. 26.
8 Kitabı Mukaddes, İşaya 7:14-15.
9 Cassirer, Kant, s. 25.
10A.g.y.
11A.g.y..
12 Kuehn, Kant, s. 26.
13 Nermi Uygur, “Kant”, Güneşle içinde, YKY, 1997, s. 280.
14 Cassirer de Kant’ın yoksul bir eve doğduğunu söylüyor (Bkz.
Cassirer, Kant, s. 25), ansiklopedi maddelerinde de benzer bir
öykü bulmak mümkün.
15 Kant’ın ana babasıyla ilgili yorumlarını aktaran çoğunlukla
Borowski; Kant’ın bu konuda bizzat kendisinin yazdığı ve Borowski
dışında tüm biyografi yazarlarının atıfta bulunduğu tek metin bu
mektup (GS 12, s. 205-207 – alıntılayan; Kuehn, Gulyga).
16 Bkz. Theodor Adorno, Kant’s Critique of Pure Reason, İng. çev.
Rodney Livingstone, Polity Press, 2001. Adorno Kant’a atıfla burjuva
kültürünün özünü oluşturan unsurları olduğu gibi işleyip sergileme
yeteneği gösterebilen bir adamın naif dürüstlüğünden söz ediyor;
herhalde bir biyografi yazmış olsaydı tüccar baba ayrıntısından
çok hoşlanırdı (...size şu anda burjuvazinin ticaret dünyasından
cahilce analojiler gibi görünen şeyler, Kant’ta ve Saf Aklın Eleştirisi’nde
çok önemli bir rol oynar!... [s. 10] Burjuva tavırlarından hiç
utanmayan, onları dile getiren, böylece onların hakikatiyle ilgili
bir şeyler söyleyen bir adamın açık sözlülüğü var onda. Kant’ta
sürekli basit karşılaştırmalar buluruz – şu meşhur üç yüz hayali
Alman parasıyla üç yüz gerçek Alman parası karşılaştırması gibi.[s.
26]) Bu ciltte bu kitaptan yaptığım bir derlemeyi bulabilirsiniz
(s. 56).
17 J.H.W. Stuckenberg, The Life of Immanuel Kant, The University
Press of America, 1987, s. 6.
18 Jachmann, DzB, s. 169.
19 Kuehn, Kant, s. 33.
20 Kuehn, Kant, s. 41.
21 Bkz. Richard W. Gawthrop, Pietism and the Making of 18th Century
Prussia, Cambridge University Press, 1993.
22 Kuehn, Kant, s. 86.
23 Bkz. Theodor W. Adorno-Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği
Felsefi Fragmanlar 1, çev.: Oğuz Özügül, İstanbul, Kabalcı Yayınevi,
1995.
24 Bkz. örneğin Slavoj Zizek, “Kant and Sade: The Ideal Couple”,
http://www.egs.edu/faculty/zizek/zizek-kant-and-sade-the-ideal-couple.html.
10.10.2004. Bu ciltte, s. 182.
25 Borowski, DzB, s. 37 – italik bana ait.
26 Örneğin Cassirer Schultz’un Kant üzerindeki olası etkisinden
hiç söz etmediği gibi, Fridericianum’u da aşırı küçümseyerek “kuşkusuz”
Kant için çok yetersiz kaldığını söylüyor (s. 26) – genel olarak
Pietizmin Kant’ı nasıl etkilemiş olabileceğiyse söz konusu bile
edilmiyor (Kant’ın Pietist okulunda ihmal edilen her şeye ilgi
sonradan ilgi duyduğunu anlatıyor). Kuehn en azından daha gerçekçi
(s.39). Ayrıca bkz. Copleston, Kant, çev. Aziz Yardımlı, İdea,
1988, s. 9-10 [değinmeden geçemeyeceğim; Fakültelerin Çatışması’ndaki
“fakülte”yi yeti sanan zihniyeti kınıyorum].
27 Bkz. Birgit Recki, “Kant ve Aydınlanma”, bu cilt, s. 192.
28 Bkz. Martin Schönfeld, “Kant’s Philosophical Development”, http://plato.stanford.edu/entries/kant-development/.
11.10.2004.
29 Cassirer, Kant, s. 29.
30 K-GS 7, s. 486.
31 Bkz. Paul Guyer, “Kant, Immanuel”, Routledge Encyclopedia of
Philosophy, Routledge, 2005, http://www.rep.routledge.com/article/DB047SECT1,
10.10.2004.
32 Borowski, DzB, s. 92.
33 Bkz. Guyer, “Kant, Immanuel”.
34 Kuehn, Kant, s. 96.
35 Borowski, DzB, s. 40 vd.
36 Bkz. Martin Schönfeld, The Philosopy of the Young Kant: the
Precritical Project, Oxford University Press, 2000.
37 Bkz. Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi III, Say, 1996,
s. 49 vs.
38 Bkz. Jeffrey Edwards, Substance, Force, and the Possibility
of Knowledge, University of California Press, 2000.
39 Borowski, DzB, s. 41.
40 Kuehn, Kant, s. 100.
41 Borowski, DzB, s. 100. Kuehn bu dersin büyük olasılıkla 13 Ekim
1755 Pazartesi günü gerçekleştiğini söylüyor (s. 451).
42 Bkz. Guyer, “Kant, Immanuel”; yirmi dört diyor, Kuehn en az
on sekiz (s. 108).
43 Borowski, DzB, s. 75.
44 Jachmann, DzB, s. 172; Borowski, DzB, s. 75.
45 Jachmann, DzB, s. 189; Borowski, DzB, s. 72.
46 Kuehn, Kant, s. 116.
47 A.g.y.
48 Nermi Uygur, “Kant”, Güneşle içinde, YKY, 1997, s. 282.
49 K-GS 10, s. 39.
50 K-GS 20, s. 99.
51 Bkz. Immanuel Kant, Anthropology from a Pragmatic Point of View,
İng. Çev. Mary J. Gregor, Nijhoff, 1974.
52 Kuehn, Kant, s. 189.
53 A.g.y., s. 218.
54 A.g.y., s. 241.
55 Bkz. Immanuel Kant, Religion and Rational Theology, İng. çev.
A.W. Wood-George di Giovanni, Cambridge University Press, 1996,s.
326.
56 Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, çev. İ. Kuçuradi-Ü.
Gökberk-F. Akatlı, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1994, s. 174.
57 Bkz. Eva Schaper, “Taste, Sublimity, and Genius: The Aesthetics
of Nature and Art”, The Cambridge Companion to Kant, ed. Guyer,
Cambridge University Press, 1992, s. 367. Ayrıca bu ciltte, s.
154.
58 Bkz. Theodor Adorno, Kant’s Critique of Pure Reason, İng. çev.
Rodney Livingstone, Polity Press, 2001.
59 Bkz. Immanuel Kant, Gelecekte Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek
Her Metafiziğe Prolegomena, çev: İoanna Kuçuradi-Yusuf Örnek, Hacettepe
Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1983, s. 3.
60 Immanuel Kant, Philosophical Correspondence, İng. çev. Arnulf
Zweig, University of Chicago Press, 1967, s. 96.
61 Kuehn, Kant, s. 252.
62 A.g.y., s. 254.
63 Kant, Prolegomena, s. 3.
64 Bkz. Immanuel Kant, The Metaphysics of Morals, İng. çev. Mary
Gregor, Cambridge University Press, 1991, s. I.
65 Bkz. John H. Zammito, The Genesis of Kant’s Critique of Judgement,
University of Chicago Press, 1992.
66 Kuehn, Kant, s. 356.
67 Immanuel Kant, Briefwechsel, Meiner, 1986, s. 253 – alıntılayan
Kuehn, Kant, s. 413.
68 Wasianski, DzB, s. 264.
69 Bkz. Andrew Cutrofello, Discipline and Critique: Kant, Poststructuralism
and the Problem of Resistance, State University of New York Press,
1994, s. 104 vs. Cutrofello, Kant’ın Lampe’yi kovmasının eşcinselliği
lanetlemesi anlamına geldiği gibi çoğunlukla alay edilen bir tez
atar ortaya.
70 Wasianski, DzB, s. 232.
71 Bu konuda bir tartışma için, bkz. bu cilt, “Kant, Etik ve Ahlak
Üzerine”, İoanna Kuçuradi’yle Söyleşi, s. 235.
72 Kuehn, Kant, s. 2.
(1979'da İzmir'de doğdu. EUP'den felsefe lisansı, İstanbul Üniversitesi'nden
İngiliz Filolojisi lisansı aldı. Golding, Conrad, Saramago gibi
yazarların romanlarının yanı sıra süreli yayınlar için sosyal bilimler
alanında birçok makaleyi dilimize aktardı, telif makaleler ve öyküler
yayımladı. Bir dönem İş Bankası Kültür Yayınları'nın yayın yönetmenliğini
üstlendi, halen YKY'de Cogito dergisinin yayın yönetmeni
ve editör. Akademik çalışmalarını Bilgi Üniversitesi'nde sürdürüyor.)
|