2005’in Kasım ayında Fransa’da çıkan isyan Avrupa’daki göçmenlerin yaşam şartlarını bir kez daha gündeme getirdi. Uzun süredir Fransa’da doğan herkes doğrudan vatandaşlık hakkına sahip olduğu halde, bu kadar büyük boyutlu bir isyanın çıkması, göçmenlerin kendilerini güvencede hissetmelerinin tek başına hukuki haklarla ilgili olmadığını kanıtlayan bir gösterge olarak okunmalı. İsyanın “güncel haber” etkisi geçtikten sonra unutulmasındansa, çok daha uzun vadeli tartışmaları gündeme getirmesi gerekir. Bu tartışmalardan biri kuşkusuz göçmen konutları tartışması.
“Göçmenlerin ev sahibi olma hakkının teslim edilmesi” gibi, kağıt üzerinde hukuki bir maddeye dönüştürülmekle geçiştirilebilecek türden bir meseleden bahsetmiyoruz. Çözüm bu kadar kolay olsaydı, çoğu zaten modernist toplu konutlara yerleşen ya da yerleştirilen göçmenlerin bu yaşam koşullarına böyle isyan etmeleri absürd olurdu. Bu kadar kolay olsaydı, bundan birkaç sene önce Fransız Bakan Jean-Louis Borloo göçmenlerin yaşadığı semtlerdeki on binlerce binanın yıkılmasına karar vermezdi. İsyancıların şiddeti bizzat kendi mahallelerine, kendi evlerine yöneltmeleri bu konunun önemini daha da artırıyor. Ayaklanmaların nedenlerini, ve bunu takip edecek çözümleri, salt toplu konut modellerinde aramak elbette safdillik olur. Toplu konut modelinin kendisi kadar (belki de modelin kendisinden daha çok) modelin uygulama ve bakım süreçlerinde projeden sapması ve maddi kaynaklarının kesilmesi de sonucu etkiliyor. Ancak bazı toplu konut modellerinin başarıya ulaşmada diğerlerinden daha şanslı olduğunu, yaratılan bazı mimari çevrelerin göçmenlerin ya da düşük gelirli kesimlerin hayatlarına daha anlamlı mekânlar kattığını yadsımak; dahası, bu tip mimari tartışmaları siyaset ve kültür araştırmalarının bünyesine almaya direnip tutucu disipliner kalıplar içinde kalmakta ısrar etmek artık ancak körleşmenin bir kanıtı olabilir.
Olayları yorumlayan bir yazısında Jane Kramer isyanın bizzat göçmenlerin yaşadığı citélerin yapısından kaynaklandığını öne sürdü (New Yorker, 21 Kasım 2005, 41-42). “…[İ]syancıların nefreti o kadar kendi hayatlarına ve kendi mahallelerine dönük ki … İsyan eden gençler hayatlarından nefret ediyorlar. Fransa ve Fransa’nın vaatlerinden, mideleri bulanacak kadar hayal kırıklığına uğramış durumdalar. Ve, çaresizlikle, kendi yarı-dünya citélerine saldırıyorlar. Onlar gerçek şehirleri istiyorlar, ‘Fransızların’ yaşadığı gerçek şehirleri.”
Le Corbusier’nin 1950’lerde geliştirdiği Unité d’Habitation’u model alsalar da, bu citéler gerekli yaşam standartlarını hayata geçirmekte çok yetersiz kaldı. Şehir merkezinden çok uzaklarda inşa edilen, 50,000 kadar insanı bir araya getiren, gri, yüksek, tektip, çoğu kullanıcısının gözüne hantal ve monoton gelen bloklardan oluşan bu mahallelere, iş çevrelerinin yatırım yapması, buraları yaşanılır birer uydu kente dönüştürmesi bekleniyordu. Ancak çoğu Müslüman göçmenin, ucuz fiyatları nedeniyle tercih ettiği bu mahallelere “Fransız” yatırımcılar gelmedi. Şehirden, “Fransızların” yaşadığı merkezden uzak ve kopuk, şehir hayatının sosyal ve kültürel desteğinden tamamen mahrum bu mahalleler kısa sürede gettolaştı.
Sömürge sonrası zamanlarda bu mahallelerde yaşayanları, sömürge zamanlarına tanık olmuş ebeveynlerinden ayıran tek şey belki de Afrika’da değil Fransa’da olmaları. Oysa yaşam standartlarında büyük bir ilerlemeden ya da “Fransızlar” ve “Müslümanlar” arasındaki ayrımcılığın yok olmasından bahsetmek zor. Belki de bu benzerliğin kaygısı yüzünden yorumcular Kasım 2005 olaylarını 60’ların başındaki Cezayir isyanlarına benzetti (1961 isyanındaki 15,000 tutuklunun yanında, bu olaylarda sadece birkaç bin kişinin tutuklanmış olmasıyla övünüldü). Konut çözümleri söz konusu olduğunda da bu benzetme hiç gerçekdışı değil. Koloni zamanlarının Cezayir kentleri, Avrupalıların yaşadığı mahallelerle Afrikalı yerel halkın yaşadığı “getto”lara ayrılır; farklılık, şehirlerin planlarında, binaların “modern” ve “geleneksel,” “Batılı” ve “İslami” kalıplara ayrıştırılan biçimlerinde cisimleşir. Böylece şehir ve mimarlık, sömürgecinin sömürgeleşene, modernleşenin “geri kalana” uyguladığı ayrımcılığı sadece simgelemekle kalmaz, bizzat oluşturur ve besler. Diğer çoğu yönden ilerlemeci ve eleştirel duruşu ile tanınan Le Corbusier bile, 1930’da kendi isteğiyle, yani hükümet tarafından görevlendirilmeden hazırladığı (ancak uygulanmasını sağlayamadığı) Cezayir planında, Fransız hükümetinin uyguladığı ayrımcılığı aynen tekrarlamış, Fransız halkı ile Cezayir halkının şehrin birbirinden uzak, birbiriyle kesişmeyen bölgelerine yerleştirilmesini önermişti. Projelerinden birinde, yüz metre yüksekten ilerleyen bir viyadük, Avrupalı nüfusun yaşayacağı konut alanlarını iş merkezine bağlayacak, viyadükün altına Afrikalılar için işçi konutları yapılacaktı. Bu, Afrikalıların sömürgeci devletin refahını sırtlarında taşıdıklarını gösteren bir resmi, şehirlilerin her gün baktığı, hiç kaçamadıkları bir duvara asmak, dahası resimde anlatılan hiyerarşiyi mimari aracılığıyla yaratmaktı.
Bugün de, işsizlik oranının Fransa’nın geneline göre altı kat, suç oranının beş kat yüksek olduğu söylenen citélerde durum çok farklı değil. Şehrin merkezinden uzakta yaşayanların gıpta ya da nefret ettiği Fransız şehirlileri ise bu citélerdeki hayatla yüzleşmekten, çöp toplayan kamyonların çöpü nereye götürdüğünü sorgulamaktan korkar gibi korkuyor olmalılar. Diğer toplu konut modelleri ile karşılaştırıldığında, şehir hizmetleri ile bağlantısı kurulamamış göçmen mahalleleri gettolaşmaya elbette daha yatkın çevreler.
Bu konu, Avrupa’nın geneli için kimlik politikaları ve kozmopolitlik tartışmaları açısından ufak bir detay değil. Örneğin, bugün Türk göçmenlerin yaşadığı Berlin konutları bu tartışmaya dahil. Bu konuda araştırmaların, özellikle de göçmenlerin perspektifini anlatacak temsillerin yokluğu kesin sonuçlar çıkarmayı engelliyor. Ancak, sorduğunuzda çoğu Alman-Türk, erkeklerin toplu olarak yaşadığı köhne kira kışlalarından çıkıp, ailecek, 1920’lerin Weimar ruhuyla inşa edilmiş sosyal konutlarına yerleşmenin statü ve yaşam standardı açısından öneminden bahseder. Küçük olsalar da ortak geniş yeşil alanları ve sosyal tesisleri bulunan, şehir ile bağlantısı sağlanmış bu konutlara yerleşmek, “dışardakilerin/yabancıların” (Ausländer), “içerde” bir yaşam kurabilmeleri, Almanya’ya ailelerini getirebilmeleri, bazı temel hakları, bir ev kurabilme, bir aile edinebilme, bir Alman’a komşu olabilme haklarını kazanmaları demekti. Bu an, Almanya için konuk işçinin modern vatandaşa dönüştüğü andı belki de.
|