Kitap-lık
Sayı: 128 / Haziran 2009
30 Aralık 1994’te bir bomba patladı. Otel pastanesinin çok kalın camları paramparça oldu; Onat Kutlar’ın gövdesine saplandı. Onat, bir süre sonra öldü gitti.
“Terörist bir örgüt,” denildi. Hangisi? Ele geçirildi mi?
Bir fotoğrafa bakıyorum: Aynı otelin Çatı’sındayız. Haziran 1982. Bir yayın kuruluşunun davetiydi sanırım. Onat, Semra (Aktunç) ve ben. Gülümsemekteyiz. Ellerimizde içkilerimiz. Onat, “güzel bir an,” bakışıyla. Öyle ya, Sinematek’ten beri doğru dürüst görüşememişiz.
Onat Kutlar’ı önce İshak ile tanıdım tabii. Sonra da Sinematek ile.
Filmler, kendi dilinde gösteriliyor; özü özeti, Türkçe olarak dağıtılıyor. Semra, gönüllü yardımcı (1968…).
Öykülerim yayınlanıyor artık. İshak, yol göstericilerimden biri.
Sinematek’te tanıştık. “Yazılamamış Bir Günlük” ilgisini çekmişti Onat Kutlar’ın. Anımsıyorum… “Bizdeki köy, köylü edebiyatı, Köy Enstitü’lü yazarlar ideolojik olarak sosyalizmden geride… Dil ve biçem olarak da, bana yeni bir şey öğretmiş değil… Kişileri genellikle iki boyutlu,” demiştim.
Sustu, sigarasından bir duman çekti. Devam et.
“İki yapıt, bendeki yetinmezliği aşmıştı… İlki, Göl İnsanları… İşte, İstanbul-dışı insanlar anlatılıyor… Kanlı canlı üç boyutlu kişiler… Yazar, bir dil, bir biçem de öneriyor… İkincisi, İshak… Gaziantep’in sadece Antep, hatta belki biraz da Ayıntap olduğu dönemler… Duyumsayan kişiler, şiir ve düşlerin gerçekler ile kavuşup birleştiği yer… İshak! Sosyalist bir yazar, slogancı, nutukçu olmayabilir ve olmamalı!”
Onat, gülümsüyor.
A Kuşağı öykücüleri, Adnan Özyalçıner, Demir Özlü, Erdal Öz, Onat Kutlar, Yusuf Atılgan (şaşırmayın, Bodur Minareden Öte ile bence o da A Kuşağından) beni çok etkilemiştir.
Fethi Naci, “… gibi yazarların ve Hulki Aktunç’un ilk kitapları henüz yayınlanmamıştır,” der bir yerde. İshak’tan (1959) söz ederken… İyi de azizim, ilahi Fethi Naci, İshak çıktığında ben 10 yaşındaydım, demiştim.
Ama, Fethi Naci zamansal olarak yanılsa da yazınsal akrabalık anlamında yanılmamıştı.
Onat Kutlar, gülümsedi. Semra’yı da beni de çok severdi. Evlenmemize de çok ama çok sevinmişti.
O fotoğrafta, üç kişi. Üç gülümseme.
O otelin çatısı. Sonra o otelin pastanesi ve bomba.
O otel. Kanlı 1 Mayıs silahşorlarının bir katına mevzilendiği o otel! Kimlerdi ateş edenler? Ele geçirildi mi?
“Ne zamandır görüşemedik, yahu gelsene, şurada bir öğle yemeği yesek, söyleşsek,” demiştim.
Ekim 1994.
Osmanbey, Borsa Lokantası.
“Abi…”
“Onat de yahu…”
“Sinirlenmezsin değil mi… Ben haddim değilse de öyküler bekleye bekleye yoruldum senden…”
Onat, gülümsemişti.
Yazıyordu.
İshak sonrası yıllarda şiirlerini okuduk. Denemelerini de. Senaryoları.
Dedi ki: “Güzelim bir yemek bu, kesene bereket. Ama, Semra ile seni nereye götüreceğim biliyor musun? Kaşıbeyaz’a götüreceğim. Mutlaka. Ararım seni yakında. Arayacağım.”
“Mühür” öyküsünü okudum. Beklediğim öykülerdendi işte.
“Mühür”de, şiir, öykü, sinema, deneme, çeviri prizmalarından defalarca geçmiş bir yazarın İshak’ı anımsayışı vardı. Ama, ne anımsayış!
Söylesem, gene gülümserdi. Gözleriyle.
Arayamadı beni.
ÜYE YORUMLARI bütün yorumlar...
Çok duygulandım. Harika bir öykü. İçinde bulunduğumuz bu dönemde yaşamak, öyle sanıyorum ki tüm canlılar gibi biz insanlar için de, daha doğrusu pek çoğumuz için de kendi yurdumuzda azınlık kalmak anlamına geliyor. Hüzünlü, ama gerçek. Ari Cokona'yı kutlarım. Ayla Çınaroğlu




