Kitap-lık
Sayı: 128 / Haziran 2009
Âşık oldum galiba Yunus Ağabey. Galibası fazla, deli divane âşık olmuşum düpedüz. Kaç gündür uyurgezer gibi dolaşıyorum. Gözlerimi kapadığımda onu görüyor, ilk karşılaşmamızı yeniden yaşıyorum. İştahım kesildi, elim ayağım tutmuyor. Kömür karası gözleri, mahzun bakışları hiç aklımdan çıkmıyor. Daha güzel kız görmedim desem yalan olur, ama bunun güzelliği bir başka. Bana annemi, kız kardeşimi, bir gün babası olmayı düşlediğim daha doğmamış kızımı hatırlatıyor.
Küçük adamız Alonnisos’ta, birçok gönül macerası yaşadım. Hiçbiri için pişmanlık duymadım, tersine hepsinden bir şeyler öğrendim. O kadar da deneyimsiz değilim, anlayacağın. Üstüne basa basa söylüyorum, beni girdabına çeken bu ilişki, hayatımın aşkı olacak. Kız da bana karşı ilgisiz değil. Önümden bir su perisi gibi salınarak geçerken, bakışlarında umut verici titreşimler yakalıyorum. Ah şu heyecanımı bir denetleyebilsem! Yüzüme gözüme bulaştırmadan, bir an önce ona ruhumu açmaya sabırsızlanıyorum.
Türkmüş... Ne fark eder? Türk doğdu diye yüreği değişik mi çarpıyor, damarlarındaki kanın bileşimi mi farklı? Bilirsin, hiçbir zaman ırkçı olmadım. Yurdunu sevmek, senden farklı olanlara karşı kin gütmeni gerektirmez. Nefret edenler de en az nefret edilenler kadar mutsuz olur, kendi duygularından zarar görürler. Kimin ne kadar Yunanlı, ne kadar Türk olduğunu hangi laboratuvar ölçebilir? İki halk arasında kız alıp vermeler, karşılıklı göçler yüzyıllardır sürüp gidiyor. Bizi birleştiren, dünyanın başka hiçbir yerinde bulamayacağın Ege’nin aydınlık güneşi, sularının benzersiz koyu laciverdi.
Foçalı’ymış, Foça’nın eski, soylu bir ailesinden. Oraları iyi bilirim, dedelerim Anadolu göçmeni. Büyük büyük babam Sinop’ta doğmuş. Orada yaşamak zorlaşınca önce Marmara Adası’na, sonra da Saroz Körfezi’ne göç etmiş. Dedem de, babamın doğduğu yıl ailesini toplayıp Alonnisos’a gelmiş. Ben burada doğdum, buraları yurt belledim. Yüreğinde sevgi, niyetinde çalışmak varsa, her toprak, her deniz yurttur.
Güçlü kuvvetliyim çok şükür, sağlığım da yerinde. Karımla çocuklarıma onurlu bir yaşam sağlayabilirim. Hiçbir şeyleri eksik olmasın diye var gücümle çalışıp çabalayacağım. Ama bildiğin gibi değil, Yunus Ağabey, bizimle çok uğraşıyorlar. Buraların da tadı kaçmaya başladı. Biz herkesle iyi geçinen, kimseye zarar vermeyen barışçı bir cemaatiz. Bizden ne istediklerini anlayamıyorum. Zaten topu topu 400–500 kişi kaldık. Her tarafımız bela olsa kime ne kötülük yapabiliriz?
Bu saatten sonra göç etmeye kalksam nereye giderim? Şu “globalleşme” dedikleri berbat bir şey. Güçlüler zayıfları dünyanın her yerinde aynı şiddetle ezebiliyor artık. Yeryüzünde kaçıp gizlenebileceğin bir köşe kalmadı. Anında bulup tepene biniyorlar. En kötüsü de kendi yurdunda azınlık olmak. Gülme, bu gidişle anlattıklarım sizin de başınıza gelebilir.
Neymiş efendim, balıklarını bitiriyormuşuz! Allah aşkına söyle Yunus Ağabey, balıkları biz mi bitirdik? Denize dinamit atan, gırgırla avlanan bizler miyiz? Gemilerin sintine sularını, koca koca kentlerin lağımlarını, petrol sanayinin artıklarını arıtmadan denize döken biz miyiz? Çocukluğumda yirmi metre derinlikteki bir paranın yazı mı tura mı olduğu bir bakışta anlaşılabilirken, şimdi burnumuzun dibini göremeyecek kadar bulanıklaşan suların sorumlusu biz miyiz? Bütün bunlar bir yana, kalan bir avuç balık da babalarının malı mı? Karnımızı doyurmak ne zamandan beri suç sayılıyor? Birkaç kez ağlarını yırttık diye bizi acımasızca öldürmeleri mi gerekir?
Eskiden bu denizler bizden sorulurdu. Karadeniz’den tut Cebelitarık’a kadar bütün sahillere biz hayat verirdik. Tarihöncesi devirlerden kalma mağaralarda resimlerimiz çizilmiş. Homeros, kumsallarda güneşlenen atalarım için destanlar yazmış. Güneş tanrısı Apollon ile deniz tanrısı Poseidon’un koruması altındaymışız. Koca bir kente, Foça’ya adımızı vermiş, simgesi olmuşuz. Foçalılar sikkelerine resmimizi basmışlar.
Sayımız öyle çok, öyle çokmuş ki Akdeniz’den taşıp Atlantik sahillerine yayılmışız. Latinler bizi nedense köpeğe benzettiklerinden, deniz köpeği anlamında, “can marinus” demişler. Tahmin et bakalım, Yunus Ağabey: Kanarya Adaları’nın adı nereden geliyor?
Eski güzel günleri andıkça içim paralanıyor. Mum gibi eridik, yok olduk. Avrupa kıtasında soyu tükenmekle en çok tehdit edilen memeli türü bizmişiz. Bir zamanlar bütün sahilleri boyunca oynaştığımız Karadeniz’le Marmara’da ikişer bireyimiz kalmış, aklın alabiliyor mu?
İş işten geçince, böyle durumlarda her zaman olduğu gibi, sevenlerimiz çoğaldı. Bize zarar verenler yakalanıp cezalandırılıyor. Yardım kampanyalarıyla bizim için paralar toplanıyor. Dünya Yaban Hayatını Koruma Fonu’nun düzenlediği, Avrupa’nın en sevimli hayvanı yarışmasında en çok oyu biz aldık. Bu sefer de özel hayatımız kalmadı. Müzelik eşya gibi turistlere gösteriliyoruz, mağaralarımıza turistik dalışlar düzenleniyor. Düşmanlarımızla başa çıkamazken, şimdi bir de dostlarımızla uğraşmak zorundayız.
Kendimizi kandırmayalım. “Taşıma suyla değirmen dönmez,” der bir atasözü. Eloğlunun acımasıyla bir yere varılmaz. Bakarsın moda değişir, acıyacak, koruma altına alacak başka bir şey bulurlar. Biz de şanlı tarihimizle baş başa kalırız. Var olacaksak, var olmayı hak edeceksek, bunu başkaları değil kendimiz sağlayacağız. İki kişi kalsak bile hâlâ şansımız var demektir.
Rüyalarıma giren şu Türk kızıyla oturup konuşacağım. Aşk meşk bir yana, bizim birleşmemiz “milli bir görev” oldu artık. Farklı sahillerden gelmemizin simgesel bir önemi de var. Ergenliğe yeni girmiş horozlar gibi tepişen denizimizin insanlarına örnek olabiliriz. Onları, sen ben kavgasına girmeden, soyumuzu yaşatmak gibi ulvi bir amaç etrafında birleştirebiliriz. Bu deniz, bunca güzelliğin yurdu. Halkımızın yeniden doğuşuna ev sahipliği yapmak ona yakışmaz mı?
En son umutlar tükenir, Yunus Ağabey. Sevgilimle el ele verip kara yazgımızı değiştirmeye çalışacağız. Babamın kaytan bıyıklarını, annemin şehla bakışlarını çocuklarımızda yaşatmak istiyorum. Yaşatmak için de bütün gücümle savaşmaya kararlıyım…
İstanbul, 2 Şubat 2004
ÜYE YORUMLARI bütün yorumlar...
Çok duygulandım. Harika bir öykü. İçinde bulunduğumuz bu dönemde yaşamak, öyle sanıyorum ki tüm canlılar gibi biz insanlar için de, daha doğrusu pek çoğumuz için de kendi yurdumuzda azınlık kalmak anlamına geliyor. Hüzünlü, ama gerçek. Ari Cokona'yı kutlarım. Ayla Çınaroğlu




