Kitap-lık
Sayı: 128 / Haziran 2009
28 Ocak 1980
159. maddeden açılan duruşma Sıkıyönetim’e aktarılmış. Bu yüzden, o Pazartesi, Asliye Ceza’dan gelen çağrı, beni, apar topar Ankara Mahkemesi’ne sürükledi.
O gece, yoğun bir fırtına sabaha dek sürmüş, esen güçlü yel sürekli uğuldamıştı. Gece boyunca sürüp giden cömert kar yağışı ve sert rüzgâr, nerdeyse karı diz boyu biriktirerek yol iz bırakmamıştı.
Zorunlu olarak, sabah çok erkenden ve kaygılı uyandım. Mahkemeye yetişememek, düşüncesi beni uyutmamıştı. Saat beşi geçerken fırlayıp kalktım. Araba bulabilecek miydim? Yol açık mıydı? Zamanında, saat dokuzda orada olabilecek miydim?
Sonunda, iyi bir raslantı ve övgüye değer bir geleneğin sonucu, komşulardan birinin Renault-station’ı ile ORAN’ın ilk arabası olarak karlı yola atıldık. Durakta pek çok insan kuyruk yapmış bekliyordu. Otobüs henüz gelememişti. Kaldı ki, böyle havalarda ancak bir saat sonra gelirse, gene de bunu mutlu bir olay saymak gerekir.
İlginç nokta, ağır yüküne karşın arabamızın dans ederek ilerlemesi ve bunun hiç yadırganmamasıydı. Kimse, bir şaşkınlık belirtisi göstermiyordu. Önemli olan, sağ ve esen kente ulaşabilmekti. Gerisi, mevsimin ve oturduğum yerin alışılması, hoş görülmesi zorunlu cilveleriydi. Koşullara uymak gerekiyordu. Sakınmanın anlamı yoktu, üstelik yeri de değildi.
Akay Caddesi’nde, arabadan inip –çünkü o sola kıvrılacaktı– otobüse bindim. Araç değişiklikleriyle birlikte yeni insan görünümleri ortaya çıkmış ve yeni bir serüven başlamıştı. Sinirlerim gevşemiş, iç dikkatim dağılmış, evden çıkmadan önceki kaygılarım yerini başka izlenimlere bırakmıştı. Kaba ve bencil bir dünyanın içine itilmiştim.
Neden sonra Ulus’ta indiğim zaman, saat dokuza beş vardı. Oysa, mahkemeye kadar yokuş yukarı epeyce bir yol yürümem gerekiyordu. Buna karşılık, önümde beş dakika vardı.
Soğuk, tenha, yarı bakımsız Ankara Adliyesi’ne soluk soluğa ulaştım.
Gerçi, küçük bir gecikmeyle, duruşmaya ulaşmıştım. Ama, bugün tüm Ankara karlar altındaydı. Kentle birlikte hizmetler de dağınık ve perişandı. Her şey sahipsizdi. Halk ne yapacağını, kış denilen o karabasana karşı nasıl savaşacağını, işine nasıl gideceğini bilemez haldeydi. Dolayısıyla, küçük gecikmenin ciddi bir sorun yaratmayacağını düşündüm.
Mahkemeyi ak saçlı, görevine ve sorumluluğuna düşkün tek bir yargıç ile genç bir tutanak sekreteri kadın oluşturuyordu. Bir ara, yargıç önündeki işe enikonu dalmışken içeri girip, genç kadına yavaşça beni çağırıp çağırmadıklarını sordum. İsmimi söyledim. (Mahkemelerde en geçerli ve ayırt edici özellik isimdir; buna karşılık sosyal sigorta kurumlarında ise, sizi temsil eden sekiz yahut on üç rakamlı kimliğiniz.) “Hayır!” dedi. Ancak ondan sonra rahatladım, saate karşı verdiğim amansız koşuyu kazanmıştım.
Bekleyiş. Bilinmeyenlerin dokuduğu bulanık bir zaman parçası.
Benimle birlikte, aynı tahta sırayı bir yaşlı kadın, genç bir taze ve 5-6 yaşlarında küçük bir oğlan çocuğu paylaşıyor. Çocuk durmaksızın, beyaz bir mendili tahta sıranın üstüne koyup adeta ütülercesine tokmaklıyor. Bu işten büyük bir tat aldığı belli.
Bir ara, genç kadın –nedendir bilinmez– bana dikkatlice ve gözlerini gözlerimden hiç ayırmaksızın uzun uzun baktı. Sabahın köründe, beni oraya getiren nedeni mi öğrenmek istiyordu? Pekiyi ya kendisi oraya niçin gelmişti?
Kocası, o değilse başlarındaki erkek, yaşlı mübaşirle bir süre konuştu. Sonra, hepsi birlikte yürüyüp gittiler. Ben, gene bekliyordum.
O sırada, karşı sırada, cüppeli bir avukat düşünceli bir şekilde cigarasını tüttürmekte. Erken saatler için gerçek bir vapur bacası. Bu leş ve karamsar dünyada, Adliye’de, şu saatte başka ne yapılabilirdi? Sıkıntı ve hüzün veren, yarı karanlık ve boğucu bir ortamda?
Duruşma, yargıcın inceliği, yol gösterişi, anlayışlı davranışı ile bir iki dakika içinde bitti. Tüm bir karabasan sanki bir anda sona ermişti. Oradan tüy gibi hafif, rahatlamış bir şekilde ayrıldım. Sabahın olanca sıkıntısı artık arkada kalmıştı.
Aslında, ben öyle sanıyordum.
7 Mart 1983
Ankara’ya hareket. İstemeye istemeye gidiyorum. Kaygı, isteksizlik ve belirsizlik. Görüşmeler ne sonuç verecek? İçimden iyimserlik mayası kabarmıyor.
8 Mart
Hemen işe başlamak zorunda kaldım.
Cezayir için ivedi bir ihale dosyası hazırlanacak.
Öğleden sonra, avukatım Orhan İzzet Kök’le görüştüm, “Yarbay bana ikircikli göründü,” dedi. Telefondaki sesi uzaklardan, karanlıklar içinden ve kötümser bir çınlamayla dolu geliyordu. Sesi ve bu sesin taşıdığı anlam, sanki beni bir anda ürküttü. Derin bir boşluğa düşer gibi oldum.
O gün öğleden sonra, bu kez Milli Savunma Bakanlığı’na telefon ettim. Durumumu sordum. Telin öbür ucundaki, “Yargıtay’a gidilemeyeceğini, çünkü ortak sanık olan yazı işleri müdürünün cezasının Yargıtayca onaylandığı”nı açıkladı; kesin bir dille konuşuyordu. Gene de, sesi yorgunluk ve yakınmayla yüklüydü ya da bana öyle gelmişti.
Ardından, “Yazıda, 159. Madde’nin öğelerinin varolduğu sonucuna da ulaşıldığı”nı eklemeyi unutmadı.
Tüm direniş ve savaşımımın yükselttiği yapı bir anda yıkılıvermişti.
Rastgele, üç beş sözcük mırıldandım. Yazı işleri müdürü para cezası aldı. O Yargıtay’a gidiyor, ama asıl cezanın muhatabı neden gidemiyor?” türünden boş sözler. Sanki soruyu, karşımdakine değil kendime soruyordum. Avukat ve MSB’nin yetkili yargıç-albayı da aynı gerçeği ortaya koymuşlardı.
Ortalık benim için birden kararıvermişti sanki.
Ankara, beni, art ardına şaşkınlığa boğuyordu. Daha birinci gün, tam bir olumsuzluk tablosu çıkmıştı ortaya.
Somut sonuçsa belliydi: Dosya, 8 Mart tarihli ve MSB Bakanı Haluk Bayülken paraflı bir yazıyla İstanbul’a geri gönderilmişti. Başka bir deyişle, incelenmeye değer bulunmamıştı.
Peki, MSB’deki ses, o ne diye kendisine uğramamı istemişti?
Evet, yarın ona gideceğim. Gitmeye gideceğim ama, bu ağır, tedirgin ve sıkıntılı akşam nasıl geçecek? Karlı akşam?
14 Mart
Kavacık Subay Evleri.
Bir süredir, burada kalıyorum. Cihangir Sokak’ta. Sığınma evlerinden biri daha. Aynı zamanda işe gidiyorum. Cezayir’de inşa edilecek toplu konutlarla ilgili teklif dosyası ilerliyor. Yabancı bir ülkeye işçi götürmek ve orada yerli işçi çalıştırmanın hukuksal incelikleri uzun zaman alıyor.
Ankara’da hava o denli soğuk, soğuk o ölçüde ısırıcı ki... Aslına bakılırsa, bütün gece fırtına egemenliğini sürdürdü. Deli bir yel, pencereleri dövdü. Evi buz gibi yaptı. Odadaki güçlü ve dolu kömür sobasına karşın, sabah, sıcaklık ancak 10 derece dolayındaydı.
Saat sekizde durağa indiğimde, gözlerimdeki ve burnumdaki yaşları silmek zorunda kaldım. Eldivensiz bir elle taşıdığım çantayı birkaç dakikadan fazla tutamıyordum... Yıllardır ilk kez, kulaklarımın düşecekmiş gibi olduğu duygusuna kapıldım...
Dolmuş durağında kuyruk uzun, araba seyrek ve zaman dar.
Kaçış günlerinin çizdiği yeni perspektif böyle.
(...)
ÜYE YORUMLARI bütün yorumlar...
Çok duygulandım. Harika bir öykü. İçinde bulunduğumuz bu dönemde yaşamak, öyle sanıyorum ki tüm canlılar gibi biz insanlar için de, daha doğrusu pek çoğumuz için de kendi yurdumuzda azınlık kalmak anlamına geliyor. Hüzünlü, ama gerçek. Ari Cokona'yı kutlarım. Ayla Çınaroğlu




