Onat Kutlar
Sayı: 128 / Haziran 2009


     

Azad Ziya Eren’in Tarih ve Coğrafyalar Üzerindeki Şiir Sörfü
Ramis Dara



Azad Ziya Eren’in 182 sayfalık  destan boyutlu Özenle Unutulmuş Parçalar adlı şiir kitabında  başlıksız bir giriş ve dokuz bölüm halinde yer alan irili ufaklı 60 şiirde;  gerçek ve gündelik hayatı fazla hissedilmeyen, bunun yanında şiir kişisi demeye  yetecek ölçüde nesnel bakışı da gündeme gelmeyen, manevi yaralar almış ve biraz  hırslı birinin varoluş, bu çağda burada böyle oluş üzerine içsel sorgulamaları,  yakınmaları, yakınmayı aşmaya dönüştürme çabaları, gözlemleri, zihinsel  serüvenleri yansıtılıyor, denebilir.

Çokluk uzun, arada bir kısa dizeli, sıklıkla da düzyazı  cümlesinden bile uzun anlatımlarla kurulu düzyazı şiirlerde görülen uzun  tamlamalar, metinler arası ilişkiler, mitolojiden reel tarihe, şiir, edebiyat  ve sanata uzanan alanlardaki özel ad bolluğu algılamayı, bu değilse  yoğunlaşmayı yer yer zorlaştırabiliyor.
Sekiz sözcüklük bir tamlama örneği: “Ben kendisiz  varoluş edinen güneş kavminin gece oğlu” (s. 33). Bu tür tamlamaların  düzyazısal yapıda arka arkaya virgüllerle birbirine eklendiğini düşünün…
Gönderme ve özel ad bolluğuna örnek olarak da kitabın  bütün bölümlerinin Türk, Kürt, Fransız, İtalyan, Alman, Amerikan, İspanyol  şair, yazar ve sanatçılardan alıntıyla başladığını belirtelim: Kemal Burkay,  Sabahattin Ali, Marcel Proust, Paul Verlaine, Leonardo da Vinci, Rainer Maria  Rilke, Robert Lowell, Bilge Karasu, Vincente Aleixandre.
Azad Ziya Eren kitabın bu bağlamdaki poetikasını “Acı  Ölçer” şiirinin bir yerinde şöyle dile getiriyor:
Bir dilin kayığına binip
Bütün dillerin suyunda çektim küreğimi. (s. 90)

 

Yeryüzünün bütün dillerinden süzülüp gelen ortak insanlık kültürüne  Türkçe aracılığıyla açıklığını, evrensel kültürü şiirinde zemin olarak  değerlendirdiğini belirtiyor böylece bir bakıma şairimiz. Bu noktada da belki  ustası saydığı Enis Batur etkisiyle Fransızcaya özel ilgi duyduğu, Türkiye  Kürdü olmanın aidiyet duygusuyla da anadiliyle doğal ilişkisini vurgulamak  gerekebilir.
Farklı kültürleri aynı şiir potasında eritme düşüncesi  saygıdeğer ve son derece güç bir niyettir. Ancak burada bir ayağın ayak basılan  yerin kültürüyle ilişki içinde olması son derece önemli, hatta neredeyse  gerekli sayılmalıdır.
Azad Ziya Eren yerel bağlantıyı daha çok tarihsel  perspektif üzerinden kurmakla yetiniyor, kültürünü aldığı çevreyi Mezopotamya  ve Babilonya gibi adlandırmalarla anıyor. Bir yerde de Diyar-ı bekir adı  geçiyor. “Turgut Uyar İçin Nazire” şiiri de olmasa günümüz Türkiyesi’nden Muş  ve Kulp gibi adlar da geçmeyecek neredeyse.
Evrensel olma kaygısı bitki örtüsü (flora) adlarında da  kendini gösteriyor bir bakıma –şüphesiz burada şairin Biyoloji eğitimi  almasının da payı olmalıdır.
Kitapta bir  dörtlükten oluşma bir şiirin de başlığı olan “Iris Persica” sözcükleri, hoş  çiçekli otsu bir bitkinin Latince –bilimsel– adıdır, örneğin.
Ülkemizde 15’i endemik (yalnız Türkiye’de görülen ve  varlığı tehlike altında olan), toplam 40 dolayında farklı bireyi (takson)  bulunan ve Türkçede genel olarak süsen, zambak, nevruz; yöreden yöreye değişim  göstererek kırna, susam, kurtkulağı, barba, yoğurtotu, ulfar, urfar, gındıra  adlarıyla da anılan İris türlerinden biri.
Buradaki özgül birey Iris persica L. türüne dönersek:  Türkiye’nin güneyiyle güneydoğusunda; Adıyaman, Bingöl, Diyarbakır, Elazığ,  Erzincan, Gaziantep, Hatay, İçel, Kayseri, Konya, Malatya, Mardin, Niğde gibi  illerde 100-1650 metre yüksekliklerdeki taşlı alanlarda, çalılıklarda, dağınık  çam koruluklarında yetiştiği bilinen ve mart-nisan aylarında mor çiçekler açan  nevruz.
Navruz, navruz çiçeği, nevruz çiçeği, nagroz, navros, it  nağruzu, mır navruzu gibi yöresel adları da olan hoş bir çiçek.
Bu çiçekle nevruz-navruz bayramı, Anadolu’nun hemen her  yerindeki şu ünlü baharı karşılama kutlamaları ilişkisini geçsek bile, Anadolu  bitkileriyle ilgili en yararlı, bilgi yüklü kitapları yazmış olan Turhan Baytop  onunla ilgili şöyle bir gelenek de aktarmakta:
“Orta Anadolu’da (Kayseri yöresi) ‘navruz kavuşturmak  diye bir âdet bulunmaktadır. Karların eriyip baharın gelmesi ile çocuklar  çıplak ayak ile dağlara gider ve ilk açan navruz çiçeklerini toplayıp evlere  getirirler. Toplanan bu navruz çiçekleri, geçen yıl toplanmış olan ve bir dini  kitabın sayfaları arasında bulunan navruz çiçeklerinin yanına konur  (kavuşturmak). Dualar okunur, sağlıkla bahara eriştirdiği için Tanrı’ya  şükredilir. Bu şekilde, kitabın sayfaları, her sene yeni gelen navruz çiçekleri  ile dolar.”


(…)

 

ÜYE YORUMLARI                                         bütün yorumlar...

Ayla Çınaroğlu 28.05.2009

Çok duygulandım. Harika bir öykü. İçinde bulunduğumuz bu dönemde yaşamak, öyle sanıyorum ki tüm canlılar gibi biz insanlar için de, daha doğrusu pek çoğumuz için de kendi yurdumuzda azınlık kalmak anlamına geliyor. Hüzünlü, ama gerçek. Ari Cokona'yı kutlarım. Ayla Çınaroğlu