Tomris Uyar
Sayı: 130 / Eylül 2009


     

Tomris Uyar / Bir Aykırı Bilinç
Ferit Edgü



Kendisine uyumsuz sıfatını yakıştırmıştı. Aykırı da  diyebilirdi. Ya da kışkırtıcı. Ya da başkaldıran. Bu sözcüklerin her biri anlamdaş görülse de,  aralarında, her Türkçe bilenin, ânında sezebileceği ayrımlar vardır. Tomris  Uyar, kendisi için Uyumsuz’u seçtiyse, gündökümlerine “Bir Uyumsuzun  Notları” altbaşlığını verdiyse, bizim başka yakıştırmalarda bulunmamızın hiçbir  gerekçesi olamaz. Doğru. Ama onu yakından tanıdığını sanan ben, ona yakışanın  uyumsuzdan çok, aykırı sözcüğü olduğunu düşünüyorum.
Bir nüans sorunu, denecek.
Sanırım, nüanstan öte bir şey.
Tomris, kendine uyumsuz sözcüğünü yakıştırırken,  içinde yaşadığı toplumla arasındaki uyumsuzluğun altını çizmek istemiş olmalı.  Zaten, tüm gündökümleri baştan sona bu altını çizmelerle dolu.
İçinde yaşadığı toplum, 1950 sonrasının İstanbul’u.  Bizler gibi o da 27 Mayıs’ı ilk gençlik yıllarında (1941 doğumlu olduğunu  anımsayalım) yaşamış. Zaman geçtikçe, Menderes’in son döneminde başlayıp 27  Mayıs’tan sonra da devam eden, 1970’lerden sonra ise şirazesinden çıkan  toplumsal/siyasal yozlaşmanın tanığı olmuş. Böylesi bir toplumun bireylerinin  mutlu olamayacağını biliyor ve daha ilk yazılarından başlayarak bunu dile  getiriyordu.
Karamsar mıydı?
Evet.
Umutsuz muydu?
Çoğu zaman.
Yitik cennetin peşinde değildi. Üzerinde yaşadığımız  bu dünyanın hiçbir zaman cennet olmadığını, hiçbir zaman da olmayacağını  bilecek zekâya sahipti. “Mutlu yarınlar”ın hiçbir zaman gelmeyeceğini de  biliyor, ama gene de toplumcu bir dünya görüşünü benimsiyordu. Bir aydın etiği  olarak.
Tomris Uyar, bir yanıyla bu: Gerçekçi bir kötümser.
İçinde yaşadığı toplumdan; giderek dünyadaki  oluşumlardan kaynaklanıyordu kötümserliği. Ama ben, onun hangi toplumda  huzurlu, uyumlu olabileceğini, doğrusu pek kestiremiyorum.
Sanırım, hiçbir toplumda.
Sovyet toplumunda ya da halk demokrasilerinden  birinde yaşasaydı, yazgısı, birçok aykırı/muhalif benzerleri gibi çok dramatik  olurdu, kuşkusuz.
Batı toplumlarından birinde, örneğin, Fransa’da,  Almanya’da, İtalya’da ya da dilini ve kültürünü çok iyi bildiği İngiltere’de  yaşasaydı da, uyumsuzluğu, hiç kuşkum yok, uyumluluğa dönüşmezdi.
Doğuştan muhalif olanlar sınıfındandı.
Doğuştan muhalif. Ve her şeye muhalif.
Bu nedenle uyumsuz sıfatının, Tomris  söz konusu olduğunda hafif kaçtığı kanısındayım. Çünkü bu sözcüğün olumlusu  “uyum” ve “uyumlu” Firenkçe harmonie sözcüğünü  getiriyor akla. Bu sözcüğün karşıtı ise kakafoni. Oysa, benim ona  yakıştırdığım “aykırı” sözcüğünün karşıtı yok. Bir de aykırılık  bilinci var ki, Tomris’e yakışan tam da bu.
Peki ya yalnızlık?
Bu sözcüğü öykülerinde, Sait Faik gibi çok  kullanmasa da, yalnızlık olgusunu derinden yaşadığı açıkça ortada. Ama bu  yalnızlık Sait Faik’inki ya da Kafka’nınki (iki karşıt yalnızlık) gibi bir  yalnızlık değil. Sait Faik’in yalnızlığı, tüm okurları bilir, insanlarla  doludur. En derin yalnızlığını, insanların içindeyken duyumsar. Yalnızlık, bu  kendini lüzumsuz (bir) adam olarak duyan yazarın kaçınılmaz yazgısı gibidir.
Tomris,  yalnızlık sözcüğünü anmadan yalnızlığını duyurur bizlere. Okuyan, düşünen,  sorular soran tüm insanlar (bu ülkede) yalnızdır. Bu nedenle sürekli  benzerlerini arar Tomris.
Yaşamının sonuna değin sürekli ve hırçın bir  kavganın içinde olduğu doğrudur.
Hem başkalarıyla, hem de (özellikle) kendi kendiyle.
Tüm dünyası, kitaplar, kalemler, defterler olsaydı;  yani içine dönük, yarı şizofren bir dünyası olsaydı, kendi ördüğü kozası içinde  sürdürseydi yaşamını kendi kendiyle çekişmekten, başkalarına zaman  bulamayacaktı. Oysa, tümüyle içe dönük bir kişilik yapısı yoktur onun. Okur  olarak, yazar olarak; dolmuşta, vapurda, motelde, plajda, barda, meyhanede.  İllâ da sevmek ya da sevilmek; anlamak ya da anlaşılmak için değil, bir  iletişim kurmak için. Dalaşmak, tartışmak, kışkırtmak bu iletişimin olmazsa  olmazları gibidir.
Çoğu kez, ölü ya da diri, yerli ya da yabancı  yazarlarla gerçekleştirir bunu.
Onu özgün kılan da, hiç kuşkusuz, bu kışkırtıcılığı,  hayatla hesaplaşmasına başkalarını da dahil edişidir.
Tomris Uyar’ın tüm yazdıklarını, birçok kez okumuş  bir dostu olarak söyleyeyim ki, 1960 sonrası yazın dünyamızın en önemli  yazarlarından biriydi. Tüm yazdıkları, gerek kurgu, gerek dil açısından genç  yazarlara örnek olabilecek niteliktedir.
Ne yazık ki, artık böylesi genç yazar pek yok.
Ve tabii her gerçek yazar gibi, öykülerinde kendince  bir dünya kurdu. Kendisinin ve başkalarının dünyasını aynı  potada eritmeyi başardı.
Bu uyumsuz, söz konusu öykü  olduğunda, günlük yaşamında (Gündökümleri’nde) sürekli  çekiştiği kişilerden farklı olarak yaklaşıyordu insanlara. Öylesine ki Otuzların  Kadını’nı yazdıktan sonra, yavaş yavaş öyküsünün kahramanına  benzemeye başlamıştı.
Öykülerinde, bir Çehov yalınlığıyla, simgelere, mecazlara,  alegorilere başvurmadan bir dünya kurmayı başardı. Gizlemeye çalıştığı  duyarlılığının zekâ ile dengelendiği, dört dörtlük öykülerdir bunlar. Tüm has  yazarlar gibi kendine özgü bir dünya.
Kadın-yazar, erkek-yazar arasındaki ayrım,  iyi-yazar, kötü-yazar ayrımı gibi değildir. Dünyaya bir kadın olarak bakmakla,  erkek olarak bakmak arasındaki ayrımdır.
Kadın yazar olarak anılmasından hoşlanmazdı. Oysa,  hiçbir erkek yazarın yazamayacağı bir günlük ve doyumsuz öyküler bıraktı  ardında.
Tomris, kadın/erkek yazar ayrımıyla ilgilenmedi. Onu  yok saydı. Ama gene de, Gündökümleri’nden birinde  (I. Kitap, s. 124) Erica Jong’dan söz ederken, kadın yazarlara duyulan ilgi  üzerinde durur ve şöyle der: “Kadın yazarlar, epey hazırlıklı başlıyorlar  yazmaya. İyi kitaplar okumuş oluyorlar ve yazmaya karar verene kadar bir  hesaplaşma yaşıyorlar kendileriyle, bu yüzden de yazdıkları daha açık sözlü  oluyor…”
Tabii bu, o günlerin kadın yazarları için  geçerliydi. Bugününkiler için değil.

Tomris, günümüzün boyun  eğen, gökyüzüne el açan, dinle dili birbirine karıştıran, kendi gençlik  düşlerine sövüp sayan, benden büyüğü yok kasıntılarıyla dolu bir sanat/yazın  dünyasında yaşamak istemezdi.
Bunu öngörmüşçesine erkenden çekip gitti aramızdan.

Ve son bir anı:
Hastanedeki son ziyaretimi anımsıyorum.
Bir deri bir kemik kalmıştı. Gözlerinin parıltısı  yorgun, ama gene de ışık saçan bir parıltıydı.
“Bir koku duyuyor musun?” diye sordu bana.
“Evet” dedim.
“Benden geliyor bu koku, dedi. Doktorların dediğine  göre, tedavi cevap vermeye başlamış.”
Gülümsemeye çalıştı.
Sonra elini battaniyenin üzerine çıkarıp, “Elimi  tutar mısın?” dedi.
Uzanıp elini tuttum. Buz gibiydi.
“Elin buz gibi,” dedi. “Dışarıda hava çok mu soğuk?”
Hafifçe sıktım elini.
“Evet,” dedim. “Çok soğuk.”
Bir sessizlik oldu.
İki gün sonra son soluğunu vereceği bu hastane  odasında bir Çehov öyküsünü yaşar gibiydik.

Kandilli, 7 Mayıs ’09