Tomris Uyar
Sayı: 130 / Eylül 2009


     

Öyküde Kalmayan
Hulki Aktunç



Tomris Uyar’ın yazınsal  varoluşundan ve varlığından söz etmek istiyorum…
Varoluşu, Tomris Uyar’ın ürettiği düşünsel  değerlerin yer aldığı toplumsal-yazınsal ortam… ile, yazarın söz konusu ortam  içindeki yordamı, davranışı, eylemi.
Varlığı, ise Tomris Uyar’ın  yazıp/çevirip/ konuşarak bize bıraktıkları, bıraktıklarının bugün de nasıl bir  yaşarlık taşıdığı.
Bir kitap girişimidir  bu.

 

• Tomris Uyar üzerine yazarken,  yüzde yüz nesnel-eleştirel olabilmem zor.
Nesnel-eleştirel  derken, Asım Bezirci–Hüseyin Cöntürk yaklaşımını anmalıyım… Nurullah Ataç  öznelliğine karşı çıkmışlardı. İyi de etmişlerdi. Ayrıca, Attilâ İlhan’ın Garip  ile İkinci Yeni karşısındaki hırçın –sosyalist gerçekçi– eleştirilerini (hatta,  saldırılarını) unutmamak gerek. Ayrıca ve elbette, Fethi Naci’nin bir anlatı  eleştirmeni olarak eylemi var.

 

• Yer yer öznel kalacağımı da  biliyorum. İyi ki böyle.
Tomris Uyar’ı tanımış, onunla arkadaşlık etmiş  olmak, önemli ve güzeldi. Çünkü (sözgelimi) Tomris’in kedileri, kedi bakışı,  yalnızca bu bile, binlerce izlenim içinden ipucu getirir insana. Sözgelimi,  Cahide ile Kırlent, ismiyle müsemma kedileriydi onun. Öyküleri, öykülerinin de  adları vardı.

 

Kediniz nerede  sahi? Ortalıkta görünmüyor. Yazın, siz balkonda otururken kucağınızdan hiç  inmez. Ara sıra yere atlayıp taşları yalar, sonra doğru yine kucağa. Canı tuz  istiyor, derim kendi kendime. Yiyeceğine bol tuz serpmeli. Ben evde hayvan  sevmem: tüydür, piredir, kokudur… Ama bir kez alınmışsa

(Sekizinci Günah, “Kişisel Sorgulamalar”, Can  Yayınları, İstanbul 1990.)
Son dört sözcüğe  dikkat.

 

• 1962… Tomris Uyar imzalı bir  çeviri (Rabindranath Tagore, Şekerden Bebek, Varlık Yayınları)… 1965,  yayımlanan ilk öyküsü, “Kristin” (Türk Dili dergisi).
Tarihleri de,  yayınevi ile dergiyi de kısaca irdelemeliyim.
Yaşar Nabi Nayır’ın  Varlık Yayınları da, Türk Dil Kurumu’nun Türk Dili dergisi de, birer müessese’dir. Cumhuriyet İdeolojisinin  birer kalesi.
Tomris Uyar’ın daha  sonra çok “mesafeli” duracağı, inceden eleştireceği ideoloji.

1965, politik açıdan çok önemli  bir yıl:
– 27 Mayıs 1960  askeri darbesinin devirdiği DP, AP adıyla yeniden Meclis’e egemen oluyor.
– Bir sosyalist  parti, TİP, ilk kez, 15 milletvekiliyle Meclis’te.

 

• Nâzım Hikmet okumanın yasak  olduğu bir ülkede, Marksçılığın ana kitapları çevirilip yayımlanmaya  başlanıyor. Günümüz (2009) koşullarında 27 Mayıs’a gırla küfür edenler,  düşüncelerinin de, küfürlerinin de art perspektifinde 1961 Anayasası ve yol  açtığı gelişimlerin olduğunu şöyle böyle bilmekteler.
Bizdeki  sosyalist düşünce, dünyevi, her derde deva genellemelerden “yerli” bakışa  sıçrayacak, Türkiye’nin özgül toplumsal niteliklerini kavga dövüş araştırıp  ortaya koymaya başlayacak.
İki dergi, Yeni Dergi ve Papirüs, Varlık ile Türk Dili dergilerini adeta “memur  dergisi”ne dönüştürecek.
Memet Fuat, başlarda  çeviri ağırlıklı, adeta akademik bir dergi çıkardı. Cemal Süreya, aksine,  tamamen telif, yerli davranıştaydı. Dergilerin kapak görselinden bile apaçık bellidir bu. İki dergi  de, sosyalist dünya görüşünde. Ve giderek birbirine dönüşmeye başlayacak.
Edebiyatçılar, sol,  avangard ile yerli’nin sentezlerine daha derin kulaçlar atacak.
Öykücüler, öykü ve  öykünün biz’deki  kaynakları üzerine daha derin düşünecek. Düşüncelerini yazacaklar…

Tomris Uyar’a göre, öyküde  “yoğunluk, içtenlik ve sahicilik” bulunmalıdır. Peşine düştüğü öyküyü  tanımlamaya çalışır. Bir noktaya da özel önem verir: Aydınlanma ânı.
Her öykü, sonuçla bir  ışıma getirmeli. Didaktik (klasik sol edebiyattaki bilinç aşılama finali)  anlamında değil, asla. Ama, okur, şu yukarıdaki kısacık paragrafta bile, son  dört sözcükle “düşündürülür”…
Ama bir kez alınmışsa…
Öyküsel yoğunluk,  dört sözcükle “dön geri bak” denilerek ustaca açımlanır.
Tomris’in çok  sevdiğim bir öyküsünün adı ile, “Dön Geri Bak” ânı diyeceğim o âna.

 

Kimsiniz? dedi  Bedia. Tanıyamadım birden.
Adam hiçbir karşılık vermeden öylece durdu, ayağıyla kapıyı itti biraz.
Kimsiniz? diye  haykırdı Bedia. İş mi istiyorsunuz?
Zeynep – arkasına döndü; Zeynep yoktu. Asansör yukarıya doğru çıktı,  katı geçti.
Bedia, tanımadığı, tanıyamadığı bütün yüzlerin, bıraktığı yerlerin,  unuttuklarının, hatırlamadıklarının acımasız bir parıltıyla üstüne doğru geldiğini  gördü. Gözlerini kapattı.
(Ödeşmeler ve  Şahmeran Hikâyesi,  “Köpük”, Sinan Yayınları, İstanbul 1973.)

 

Başka bir öyküsü de şöyle biter:
Küçük kız,  tırnak yemeği sürdürüyordu. Ödeşecek vakti çoktu.”
(Aynı kitap,  “Önsöz”.)

 

Ödeşme kavramı, Tomris Uyar  öykücülüğünde odak önemi taşıyor.
Öykülerinin bu “sert  öz”ü, yapıtın adıyla başlar, gövdesine yedirilir ve finalde ışıklanır. Yoğunluk  kavramına gelince, dildedir, biçemdedir, şiir ile kol kola giren imgelerdedir.
Unutmayalım, 1965,  şiirde İkinci Yeni imgeciliğinin de doruk noktası gibidir.
Ülkü Tamer, Cemal  Süreya, Turgut Uyar, Tomris Uyar’ın hayat arkadaşları oldu. Onlarla ortak  çeviriler de yaptı.
Gene unutmamalı,  Tomris, Papirüs’ün  yayınına da katılmıştı.

 

Kendimize  bakalım!  Bu sav, bu sava dayalı öykücü davranışı, içten içe her öykücüde var o dönemde.  Yerli (yerel değil yerli) öykünün aranışı.
Birkaç öykücüde  yansıyan varoluşçuluk yordamı, yabancı kalıyordu artık.

 

• Cemal Süreya, halk öykülerinin  yeniden yazılması gerektiğini düşünüyordu. Önerdi de. Örneğin, bir Turgut Uyar,  ki İkinci Yeni’nin bence en hakkıyla biz kipi şairidir, Hazret- i Ali öykülerini yeniden yazsa,  gene Cemal Süreya ’nın çok sevdiği bir sözcükle yeni bir ağıntı doğmaz mıydı?
Konuyu Tomris ile  hayli tartışmıştık. Evinde, karşımızda bir cam-altı Şahmaran duruyordu.
Anlaştık: Yeniden  yazmak, değil. Yorumlamak. Şahmaran bugün de var ise, hangi koşullarda, somut  olarak nasıl var? sorusunun yanıtını aramak.
Tomris, “Şahmeran  Hikâyesi”ni yazdı. Bense, “Bayram Gömleği”ni.
O arada, belki de  moda olur diyerekten “Falanca ile Filanca” diye öykü yazanlar da çıktıydı.
Üzerinde çok  durduğumuz bir kavram da, duyarlık. Her tür kötülüğe karşı, duyarlık. Duyarlık, fakat  ağlamsık, maso (underdog!)  mazlumu bir mıymıntılık değil!

 

• 1965 sonrasında, yeni bir öykü iklimine girildi.
“Bu ay kim nerede  nasıl bir öykü yazmış?”
Bekleniyordu.
Öyküdeki devinim,  “Yeni Öykü”, “Yenilik Öyküsü” diye adlandırıldı. Öykücüler de, öyküler de natura gereği, kendi yollarına  gittiler. Türkiye’de artık hiçbir edebiyat dalında akımlar olmayacak, sonra  sonra yayın pazarlama fiştekli moda’lar ile o modalara koşulanlar, kapılanlar  olacaktı. Tek at, tek mızrak’lar, sessiz, düşük basınçlı yaratımlarını  sürdürecekler.

 

• Kim yazdı, anımsamıyorum… “Tomris Uyar, romana  gönül indirmedi.”
Doğrudur, Tomris  öyküde diretti.
Peki, roman, gönül indirilecek bir tür mü?
Haydi oradan! Bir  direnci sözümona kutsarken, roman türünü harcayıp halt etmeyelim.
Peki, “Roman  satılıyor abi, sen roman yaz,” biçimindeki yayıncı iğvasını kaç yazarımız duymamıştır?
Peki, o görkemli  “Otuzların Kadını” ne’dir?  Öykü mü?

 

Burada, Tomris Uyar’ın öykü dışı  nesir verimleri önemle vurgulanmalı: Günlükleri ve “not”ları… Hesaplaşır (Gündökümü), vurgulamaktadır (“Bir Uyumsuzun Notları”), gene birtakım anların  altını çizmektedir (Tanışma Anları),  ödeşmektedir (Yüzleşmeler).

 
• Tomris Uyar’ın çeviri eylemi üç  amaçlıydı:
– Çeviriden kazanmak,
– Sevdiklerini,  seçtiklerini çevirmek,
– Şu iki amacı  birleştirmek.

Uzun bir çeviri listemiz var…  Meraklısı, bu listeyi bulacak ve Tomris Uyar’ın yazarlık dünyasında bu  çevirilerin nite ve nice bir yer tuttuğunu görecektir (Tanzimat’tan  Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Tomris Uyar maddesi, YKY, İstanbul 2001).
Çok iyi biliyorum,  “Yahu, bırakın da sadece Poe çevireyim, Woolf, Borges, Cortazar, Marquez,  Miller, Nabokov çevireyim,” diyor.
Ben de düş  görüyordum: “Bütün Öyküleri, Mansfield, çev. Tomris Uyar”.

 

• Tomris Uyar’ın yazarlık  dünyasında, öyküde kalmayan bir gizilgüç vardı. Ne gün, nereden baksan, seni  bir ödeşme, bir hesaplaşma duyusu–duygusuna taşıyan bir gizilgüç… Var.

Öyküde duramayan, öyküde kalamayan, Tomris Uyar.