Kitap-lık
Sayı: 130 / Eylül 2009
Baktım, iyice aklaşmış saçları. Asıl üzüntü veren yaşlanmak değil, uslanmak. Bizlere hiç yakışmıyor üstelik...
(Gündökümü, 1975)
Önce olası bir soruya yanıt vermek durumundayım, çünkü Tomris Uyar’ın çevirilerini ve Gündökümü diye adlandırmış olduğu yazılarını neden aynı yazıda ele aldığım haklı olarak sorulabilir.
Bunu, bir bakıma Tomris’in gündökümü yazılarını da –elbette farklı bir bağlamda olmak üzere– bir tür çeviri saydığım için yaptım. Onun teknik anlamdaki çevirileri, doğal olarak metinlerin çevirisiydi; Gündökümü yazıları ise bence Tomris Uyar’ın yaşamdan yaptığı çeviriler diye de nitelendirilebilir. Tek fark, bu çalışmalarda kaynak-dil metninin yerini doğrudan yaşamın kendisinin ya da türlü yansımalarının Tomris’in bakış açısından yorumlarının almış olmasıdır. Zaten çeviri de sonuçta temeli yoruma dayanan bir çalışma değil midir?
Yakın bir dostu olarak çevresinde geçirdiğim yıllar, Tomris Uyar hakkındaki bu düşüncemin doğruluğunu pekiştirdi. Kendisi, çok beğendiği, fakat çevirmeyi hiç düşünmediği bazı yazarlar için: “Neden çevirmiyorsun?” diye sorulduğunda, hep şu karşılığı verirdi: “O yazarları çok takdir ediyorum ve hatta çoğunu seviyorum; ama onlarla diyaloğum yok, o yüzden çeviremem!” Tomris’in bu sözü, sonradan benim için de çeviri yaşamımda hiç ayrılmadığım bir ilke düzeyine çıktı. “Diyaloğum yok!” sözü, Tomris için o yazarı “anlamamak” demek değildi. Çevirmek istemediği yazarlar konusunda herhangi bir “anlam” sorunuyla karşılaştığına hiç tanık olmadım. Tomris’in bu konudaki cevabı, belki şöyle genişletilebilir: “O yazarı seviyorum, takdir ediyorum, çok da iyi anladığım kanısındayım, fakat aramızda kendi dilimde onun üslubuyla konuşabilmemin temelini oluşturabilecek kadar bir yakınlık doğmadı!”
Öyle sanıyorum ki, Tomris Uyar bu bağlamda hep 1987 Haziranı’nda kaleme almış olduğu şu gündökümü notunda sözünü ettiği bir “hakkı” kullandı: “Her okurun, her eleştirmenin bir sanatçıyı anlaması, yapıtlarını tek tek değerlendirip sevmesi gerekmez. ‘Ne yapmak’ istediğini kavrasa, yeter. Onun sanatta-edebiyatta kurduğu özel içdünyayı ancak bu aşamadan sonra ya benimseyecek ya da kendinden olabildiğince uzak tutacaktır. (Bu da onun hakkıdır diyoruz.)…” Bir çevirmen olarak, yabancı bir yazarın ne yapmak istediğini kavramak, ama bu yapılmak istenene temel olan iç dünyayı benimsemek ya da benimsememek — seçim burada. Yine bir çevirmen olarak, benimsemediğiniz bir iç dünyanın sözcüsü olmak da istememek. Bu da temel seçimlerden biri.
Bu, belki de aynı zamanda: “Çünkü ben olsaydım, öyle konuşmazdım!” anlamına bile gelebilir. Çünkü hayatımı çeviriye adadığım kırk yılı aşkın süre boyunca, bu gibi durumlarla ben de karşılaştım; kimi yazarlar, daha ilk okuyuşta içimde hemen onları çevirme isteğini doğuracak kadar benim oluverdiler, kimileri de çeviri bağlamında bana yaşamım boyunca yabancı kaldılar. Bu yazarlar arasında Alfred Döblin ve Thomas Bernhardt gibi Alman edebiyatının gerçekten büyük ustaları da vardı. Ama sonuç değişmedi. Ben de hep Tomris Uyar’ın söylediğini tekrar ettim: “Onlarla yeterince diyaloğum yok!”
Sanırım bu yüzden, Tomris Uyar ve ben, bu açıdan hiçbir zaman “profesyonel” sayılabilecek birer çevirmen olamadık. Çevirmen olduğumuz için, her önerilen çeviriyi/yazarı kabul etmek gibi bir tavrımız olmadı. Ya da, oyuncuyuz diye, her rolü üstlenmeye kalkışmadık!
İşte bu nokta göz önünde tutulduğunda, Tomris Uyar’ın çevirileri ile gündökümü yazıları arasındaki gizli bağ, gizliliğini biraz olsun kaybetmeye yüz tutar. Ancak “diyalog kurabildiği” yazarları çeviren Tomris Uyar, hayatı da ancak “diyalog kurabildiği” kadarıyla ve o yanlarıyla yaşadı. Başka deyişle, yaşadıkları, gerçekten de kendisinin ve kendinden kılabildikleriydi; hayatın diyalog kurmadığı, kurmak istemediği, kurmayı kendine yakıştıramadığı bölümlerini yaşamadı; ama belki bundan çok daha önemlisi, yaşamış veya yaşıyormuş gibi yapmaya da hiç kalkışmadı. 1 Mayıs 1975 tarihli Gündökümü notunda, birisine ve kendisine ait şu gözlemi/saptamayı okuyoruz: “Baktım, iyice aklaşmış saçları. Asıl üzüntü veren yaşlanmak değil, uslanmak. Bizlere hiç yakışmıyor üstelik…”
Teslimiyet anlamında uslanmak; ne bağlamda olursa olsun, iş olsun diye yaşamaya kalkışmak — bunlar, Tomris Uyar’ın hayatında da, çevirilerinde de yeri olmayan davranışlar. En güzel çevirilerinin, Virginia Woolf’tan yaptığı çeviriler olması, bir rastlantı mıdır? Hiç sanmıyorum. Virginia Woolf gibi “uyumsuz” –basılan Gündökümü kitaplarının altbaşlığı: “Bir Uyumsuzun Notları”–, tıpkı Virginia Woolf gibi, insanlarıyla ve olaylarıyla, hayatın hiçbir gerçeğini görmezlikten gelmemede direnmiş biri için o çevirilerin başarısı, rastlantı olamaz.
1980 ya da 1981. İkimiz de YAZKO Çeviri dergisinde çalışıyoruz. Ben dergi yönetmeniyim, Tomris de Yayın Kurulu’nda. O zamanlar daha umutlarımız var. Çaba gösterdiğimiz takdirde, ülkede iyi çevirmen sayısının artabileceğine umut bağlamışız. Belki de, sağlam bir alt-kültür temeli ya da düşünsel yapı olmadan, en üst düzeydeki yabancı dil bilgisinin bile bir işe yarayamayacağı gerçeğini, o günlerdeki “iyimserliğimiz” adına, biraz görmezlikten gelme eğilimindeyiz. İşte öyle günlerden bir gün, YAZKO’nun Cağaloğlu’ndaki merkezinin kapısından içeri bir kız giriyor. Daha önceden Tomris’le randevusu var. İngilizce eğitim veren kolejlerden birini o yıl bitirmiş. Çok iyi İngilizce bildiğini ve en büyük amacının bir çevirmen olmak olduğunu söylüyor. Sanki bilinçli gibi. Tomris de, ben de çok sevinçliyiz. Öyle ya, çeviri gibi özünde biraz nankör bir mesleğe gencecik namzetler çıkabiliyor!
Tomris, görüşmede benim de kalmamı istedikten sonra, kıza sohbet temelinde kimi sorular yöneltiyor. Edebiyat üzerine, çeviri üzerine konuşuluyor. Sonra Tomris, işi biraz daha uygulama düzeyine getirmek istercesine, şu soruyu soruyor: “Çeviriye, hangi yazarı çevirerek başlamak istersiniz!” Kız, cevabını gözünü kırpmadan veriyor: “Virginia Woolf’la!” Tomris, sanırım gizli kalmasına gayret ettiği bir bakışla bana baktıktan sonra, kıza bir soru daha soruyor: “Peki, kiminle bitirmek isterdiniz?”
Tomris Uyar, uğraş alanı ile ilgili açıklamalar bağlamında bir teori insanı değildi. En önemli açıklamaları bile bir deneme ya da sohbet üslubunda, çok anlaşılır biçimde yapardı. Sanırım YAZKO Çeviri için yaptığı bir öykü çevirisinin sonunda, öykünün kahramanı olan kadının hayatını kendi eliyle noktalaması için “intihar etmek” sözcüğünü kullanmıştı: “X, … akşamüstü saatlerinde intihar etti…” Bir gencin: “Canına kıymak ya da kendini öldürmek gibi yeni deyişler varken, neden ‘intihar etmek’ gibi çok eski bir söylemi seçtiniz?” Sorusuna Tomris’in bugüne kadar ders almayı sürdürdüğüm cevabı, şöyle olmuştu: “Eğer o öyküdeki X’in hayatının akışına, yaşadığı çevreye v.b. daha iyi dikkat edersen, öyle bir kadının neden canına kıyamayacağını veya kendini öldüremeyeceğini, fakat ancak ‘intihar edebileceğini’ anlarsın!”
Çevirmen Tomris Uyar, yabancı metinlerdeki durumların dilimize aktarımında gerçek bir yorum ustasıydı.
Bir de, “kalite” ya da “düzey” tutkunuydu.
Onun bu yanını en net biçimde, YAZKO Çeviri’deki ortak çalışmalarımız sırasında anlamıştım. Yayın Kurulu üyesi olarak, gönderilen çevirilerin doğruluğu ve dil kalitesi açısından sergilediği titizlik, hep örnek nitelikteydi. Bu titizlik, YAZKO Çeviri’nin bir kooperatif tarafından yayımlanan bir dergi olduğu gerçeği göz önünde tutulduğunda, daha da önem kazanıyordu. Çünkü kooperatif üyesi olan kimi çevirmenler, üyelik sıfatlarından ötürü, getirdikleri her çevirinin Yayın Kurulu’nun denetiminden geçmeksizin dergiye girmesini “doğal bir hak” sayıyorlardı. Tomris Uyar, böyle girişimlere her zaman, eski Tercüme Mecmuası’nda uygulanmış titizliği çağrıştırırcasına ve haklı olarak karşı çıktı.
Yazımın girişinde de belirtmeye çalıştığım gibi, Tomris Uyar’ın gündökümleri ile çevirileri arasında, işte bu türden ve bir ölçüde gizli diye de nitelendirilebilecek bir ilişki vardır; yani, çevirilerin metinlere, gündökümü notlarının da hayata ilişkin yorumlar olmaları bağlamında.
Uyar’ın son olarak Yapı Kredi Yayınları tarafından iki kalın cilt halinde yayımlanan gündökümleri, yazarın hayatının yirmi beş yıllık bir dönemini kapsıyor. Bu notları okuyan, kimi zaman belki farkına bile varmaksızın, geride kalan yüzyılın son çeyreğine ait bir tür tarihe de tanıklık etmeye başladıklarının farkına varacaktır; ya da, Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan basımın nefis arka kapak yazısının sonunda dendiği gibi, “Bu notların üzerindeki kahve lekelerini, bulaşık deterjanlarını, uyku mahmurluğunu, rakı damlalarını seçen gözler, yazarın her şeyden önce insan olduğunu fark edecektir.”
Hayatı Tomris Uyar gibi yaşayabilmiş birinin kişisel tarihi, ömrümüz boyunca katılabileceğimiz en sürükleyici ve zorlu serüvenlerden biridir...




