Tomris Uyar
Sayı: 130 / Eylül 2009


     

Görülen Kentler: Güven Turan’ın Bir Gezgin Olarak Portresi
Nazmi Ağıl



Tabiat  Manzaraları, İnsan İzleri adlı eserinde Tony Tanner, “Bir ev inşa etmek benin bir uzantısıdır”  diyor. Tek ev için geçerli olan bu değerlendirme binlerce evden oluşan bir kent  için daha da geçerlidir. Modern insanın kendini kırsal bölgelerle değil de kentlerle  özdeşleştirmesinin nedeni bu olmalı, Graeme Shaukland’ın kente insani  terimlerle yaklaşıp, eski binaları olmayan kentlerin kişilikten yoksun  olduklarını belirtmesinin de. Kahramanı bir kasaba olan meşhur Paterson adlı uzun şiirinde William  Carlos Williams ise daha kestirmeden gider ve “Her insan kendi içinde bir  kenttir” ifadesini kullanır. Söz konusu kişi bir entelektüelse bu özdeşleşme  daha da kaçınılmaz hale gelir. George Simmel’in dediği gibi, çünkü metropol  akla hitap eder. Kırsal alanlarda hayatın ritmi yavaştır, düzenlidir ve insan  güvenle ve yeterli bir ölçüde duygularıyla tepki verebilir. Oysa bir kentte –o  bir metropolde der– insanın maruz kaldığı sayısız uyaran onu aklıyla tepki  vermeye zorlar. Heideger de bunun böyle olduğu görüşündedir, çünkü  İngilizcedeki inşa etmek (build) sözcüğü Almanca “bauen”den gelir ki bu da “bin” yani “(var) olmak” fiilinden  başkası değildir.

Aynı yaklaşımı  benimseyen Güven Turan, İz Sürmek’te  “Kent /  gövdedir  /  kapanır kendine”  saptamasını yapar. Ama aslında, bu keşfe daha önce Görülen Kentler adlıkitabında varmış gibidir. Çünkü  bu kitabın konusu, ziyaret edilen kentler aracılığıyla, bir benin yaratılması  sürecidir ve bu bakımdan Wordsworth’ün şair olarak zihinsel gelişimini  anlattığı “Prelüd” adlı çok uzun (ama kendisi de epey uzun bir ömür sürmüştür)  özyaşamsal şiirine benzer. Doğal olarak, ilk şiir Turan’ın doğum yeri olan  Gerze’den başlar, ardından “adını / nüfus cüzdanında taşıdığı” kent olan Sinop gelir.  Onu da üniversiteyi okuduğu ve askerlik görevini yaptığı Ankara izler. İlginç  bir şekilde, doğduğu ve erişkinliğe hazırlandığı kentlerden hemen sonra  Mısır’dan, onu ölümle tanıştıran bazı kentler alır sırayı. Aşağıdaki dizeler  “bu uçsuz bucaksız nekropolis” olarak tanımlanan “Sakkara”dan: “Ölüm  /  Seversin bir aşk  /  gibi gövdeni  /  sana tanıtan  /  ve hiçbir zaman  /  bu kadar içten  yaşamadın /  ölümü.”

Fakat  bu dizelerde anılan ölüm sevgisi bir ölüm arzusunu beslemez, şair ölümü sever,  çünkü ölüm bedene işaret etmesi dolayısıyla, hayatı da imlemektedir. Yoksa  neden “ölülerin Teb’ine inat / Lüksor’u sevdin” desin. Kentlerin bu şekilde  sıralanışı, hayatının ilk yıllarını yaşadığı kentlerden hemen sonra ölüm  kentlerine geçmesi daha geniş bir genellemeyi imlemek içindir: Hayat kısadır ve  ölüm her şeyi örter. Zaten Mısır seyahatinin ardından şairin hayatı ölümden  sürekli bir kaçışa dönüşecektir, bir kentten öbürüne gerçek bir yolculuğa. Bu  kaçış sırasında kentlere sığınması anlaşılabilir bir durum, çünkü “civilization” uygarlık kelimesi kent demek olan “civitas,” kökünden gelir (“medeniyet”in yine kent anlamındaki  “medine”den gelmesi gibi) ve insanın günümüze kadar uzanan var oluşuna tanıklık  eden yapıtlara, yani kültürel mirasa en çok buralarda rastlanabilir. Bu mirasın  özümsenmesi şairin ölüme karşı zaferi anlamına gelecektir, çünkü bütün kültür  eserleri insan soyunun kaçınılmaz sona karşı koyma çabasının bir sonucudur.  Haliyle, gittiği her yerde, Turan’ın ilgisini, en çok, geçmişi geleceğe  bağlayan müzeler çeker. Hatta onun kentlere duyduğu ilgi neredeyse tamamen  müzeler hatırınadır: “senin doğal ortamın müzeler  / kentler yerine onları yazsan da olur.”  (“Frankfurt”) Müze kapalıysa kent sanki başına yıkılır: “Birden o korku / şu senin en  çok da / İtalya’da  yaşadığın, / kapalı  müzeler korkusu… / Pazartesi. Müze tatilde…” (“İznik”)

Belli ki bu sadece  uzamda değil zamanda da bir yolculuktur ve çağlardan aşağıya doğru yapılacak  dikey yolculuğun kapılarını aralayan kalıntılarıyla müzeler doğru başlangıç  noktalarıdır. Fakat nedense, bu yolculuk zamanın içinde olduğu kadar zamana karşı bir yolculuktur da, şairin  gözlemlediği gibi çünkü, “zaman hızla geçiyor / tarihin ağırlığına inat.”  (“İznik”) Onu sürekli olarak havaalanlarında, tren istasyonlarında ve otobüs  terminallerinde, soluk soluğa görmemize şaşmamalı öyleyse, ne de bazı kentlerde  valizini açmaya değmeyecek kadar kısa kalmasına. Telaş içindedir, çünkü  hedefinde yıkıcı zamandan evvel varıp şiire dönüştürmesi gereken bir kent  vardır daima. Bunu yapamadığında hayıflanır, kendini suçlar: “her kent adı  /  görülen bir kent  olarak /  geçmeyecekse bu  kitapta /  şu senin muhteşem  tembelliğinden.” (“Antalya”) Yazma güçlüğü çektiğinde acı duyar: “On beş yıl  boyunca /  her yaz gittiğin bu  kenti yazmakta / neden  zorlanıyorsun böyle” (“Datça”) Bazen, rahatsız edici bir saplantı halini alır  yazmak: “Yaz ve kurtul / işte  /  nedir ki yazmak.”  (“Washington D. C.”) Aklının bir köşesine yapışıp kalmasından hoşlanmaz  herhangi bir kentin: “Müzedeki kalıntılar / bahçedeki taşlar / daha fazla şey söyleyebilirdi  /  bir sanat tarihçisine  /  bir arkeoloğa  /  sen geçmiş bir  yaşamın /  yaşamına  /  vurup geçecek şeyler  peşindesin, /  daha fazla  oyalanmıyorsun.” (“İznik”)

Bu  göçebe tavrın temelinde yine, kültürel mirasın zamanın insafına terk edilmiş  halini, ölümün her yerde kendini hatırlattığını görmekten duyduğu rahatsızlık  olmalı: “Sen buraya bir şeylerden kaçarak / geldin / bulduğun / yitirilmiş bir savaş alanı” (“İstanbul”) Ona  Bursa’da da rahat yoktur, “aynı yıkıntı duygusu  / aynı yitiriş,” sınırların ötesinde, uzaklarda da:  “Ne Eschenheimer Turm ne Römer / ne Goethe’nin evi  / her şey yıkıntı.” (“Frankfurt”) Bilir ki, “Yıkım  nerede başlarsa / başlasın yayılır ve sürer.” (“İznik”) İznik müzesi  önünde, iki öğretmenin konuşmalarına tanık olur, insanların neden müzelere  gittiklerini anlayamadıklarından söz etmektedirler. Böyle, tarihin önemini  takdir edemeyen insanları “Döküntüler önünde  /  dolanıp  duran / kimliksiz  kalabalık” (“Sakkara”) olarak niteler ve bu kalabalığın bir parçası olmayı asla  istemez. Gerçek bir modernist gibi, Yeats, Eliot, ya da Beyatlı ve Tanpınar  gibi, kendini kültürel tarihin içine batırıp yeni bir kimlikle yeniden doğmak  arzusundadır. Bu arzusunu Antalya’dayken ifade etmiştir zaten: “kim sabah sabah  aramadı / kimliğini”.

Bu sadece kendini  değil, tüm insanlığı temsil eden bir kimlik olmalıdır. Onu sürekli açık  alanlarda, geçiş noktalarında görmemizin nedeni belki de budur, ana yurduna kök  salıp orada yeşermek yerine, yolculuklarla örülmüş, tüm yeryüzüne dağılmış,  daha evrensel bir kimlik arayışı. Gılgamış gibi uygarlığın derinliklerine  dalacak, tüm insanlık adına ölümsüzlüğün peşine düşecektir. Orfeus’un zor  görevini üstlenmiştir: Ölümün çaldıklarını insanlığa geri kazandırmak, yaratıcı  eylemin itici gücü bu değil mi? Demek ki onun şiiri de gördüğü kayıpları telafi  etme gayretini taşıyacaktır. Ya da şair Teb kentinin duvarlarını müziğiyle ören  Amfion’a özenir: “Sen de bir kent kurmak, / sevdiğin kadının adını  /  vermek istemez miydin  /  bir kente  /  sadece bunun için  bile /  çıkardın bu  yolculuğa” (“İznik”)

Gelgeç bir sevda  değildir bu, çünkü daha sonra, İz Sürmek’te debahsedecektir“Yeni bir defter alıp  /  geçmişi bir kez daha  /  düzenlemek”ten.  Gezdiği kentleri sıcağı sıcağına değil, yıllar sonra hatırladıklarıyla, yeniden  anlatma güdüsü geçmişi daha özgürce biçimlendirme isteğiyle ilintili olmalı. Kentlere,  kültürel, tarihsel ve coğrafi yönlerini göz önüne alarak hak ettikleri  uzunlukta değil de, ona verdikleri esin oranında değinişine bakılırsa, Turan,  özgürlüğünün tadını epey çıkarmış görünüyor. Seçim tamamen kişisel: İznik’e  sayfalar ayrılmışken İstanbul’un neden sadece birkaç dokunuşla geçiştirildiğini  sormuyoruz biz de. Şairi sık sık haritasını açarken görüyoruz. Bu onun da,  şiirler oluştukça, şahsi kent haritalarını oluşturduğu anlamına gelebilir.  Harvey Molotch’un şu sözleri böyle bir çabayı anlamamıza yardım edebilir: “Kent  haritaları insanların gidecekleri yere götürmek için yapılır ama harita  yapımcıları kentler arasındaki pek çok farkı görmezden geldiklerinden aslında  umulandan daha az işe yararlar. ‘Standart beden’ yaklaşımı kent haritaları için  iyi bir şey değildir.”

Kısaca, Turan’ın  kitabı dünya haritalarında tanımlanan sınırların, hatta gerçekliğin bir  reddidir. Onun derdi şiirin harcıyla, kültür dünyasına ait varlıklardan kentler  kurmak. Zor iş, yukarı taşınan taşlar yuvarlanıp indikçe yeniden. “Viyana”da  sorar bu yüzden, “Yıkım / hızla  tüketmiyor muydu / kitaplarla,  müzikle, resimle, / düşle  kurduğun dünyaları / yıllar  yılı.”

Burada kitabın  başlığına geri dönmekte yarar var. Görülen Kentler adı belli ki Calvino’nun Görünmez  Kentler’ine  bir nazire. Turan’ın kentleri sadece görünen değil, üstelik, bizzat görülmüş  kentler. Zaman zaman müzelerde içi daralsa da: “Çabuk çıktın  /  müzenin tozlu  salonlarından / karanlıktan  başka /  ne gördün,”  (“Viyana”) ve bilse de:

“Hiçbir kent  /  vermez sevgisini  /  bir sevgiliyle  dolaşmadan /  içinde  /  öpüşmeden  kuytularında,” (“İzmir”) onun kentleri yaşamaktan ziyade görülecek, bir  müzedeki gibi korunmuş bir sergi. Bu onun, bir kez yaratılmış güzellikleri  hoyrat zamanın elinden uzak tutan kitaplara duyduğu sevgiyi açıklar, hatta  kitapların gerçekliğini hayatınkine tercih etmesini de. “O kutsal gizem”i  bulamamanın verdiği hayal kırıklığı içinde şöyle der: “Ah evde olmalıydın  /  açmalıydın  kitaplarını /  gerçeklik sahte.”  İşte onu Den Haag’da görüyoruz, “önce bir kitapçı sonra  /  bir lokanta” sorarken  resepsiyonda, böylece, önceliğini belli ederek. İngiltere’de devasa bir  kütüphaneye dönüştürülmüş bir kasaba olan Hay-on-Wye’da rahat eder en çok,  “Bıraksalar /  yaşarım şu  çiftlikte... /  Kitaplarım,  plaklarım, CD’lerim, videolarım ve / bilgisayarımla burada yüz yıl yaşarım” diyecek  kadar.

Az  önce söylediğimizi bir parça değiştirerek yinelersek, Turan’ın kentleri  yaşanacak yerler değil, okunacak kitaplardır. Victor Hugo da aynısını  söylemişti yıllarca önce. “Mimari de tüm öteki yazılar gibi doğdu. Önce ABC  biçimindeydi. Bir taş dikiliyor, bu, bir harf oluyordu… Sonra kelimeler geldi,  üst üste konmuş taşlar… Bazen geniş bir alanda bir sürü taş bir araya  geliyordu, bir cümle... Nihayet kitaplar yapıldı...” Daha sonra Hugo matbaayla  birlikte mimarinin eski parlaklığını kaybettiği tespitinde bulunur. Harflerle  kurulan kentler taşlarla kurulanlardan daha çekicidirler de ondan, hani şu  meşhur hikâyede Çinli ustaların yaptıkları resme tutulan aynadaki görüntünün  aslından çok daha etkileyici görünmesi gibi. Güven Turan da kentlere ayna  tutuyor, şiirleri birer kent okuma denemesi. Kevin Lynch kentlerin de – “Benim  oğlum bina okur,” alaysamasını boşa çıkararak- tanınabilir sembollerden oluşan  okunabilir metinler olduğundan söz etmez mi?

Bir sorun var yalnız:  Bu okuma sırasında Turan’ın dikkatli turist gözü satırlar arasında gezinirken,  satır aralarında gizli o sinsi çürümeyi de, kaçınılmaz olarak, odağına alıyor.  Oysa bütün macerası mutlak sonun işareti olan bu çürümeden kaçmak üzerine  kuruluydu. Hem mekânda hem zamanda bir yolculuğa çıkmış, kalıcı kültür  yapıtlarını arayıp onlardaki ölümsüz ruhla özdeşleşmek istemişti, tıpkı  “Bizans’a Yolculuk” adlı şirinde Yeats’in imparatorlara geçmişi, şimdiyi ve  geleceği şakıyan bir altın kuşa dönüşmek istemesi gibi. Her bir şiirin ölümden  çalınmış bir zaman dilimi demek olduğu düşünülürse, neredeyse başarır bunu. Ve  okudukça fark ederiz ki, kentler değil şairin hayatının geçtiği yollar  /  yıllardır bir kitaba  dönüşen. Ama yollar hep düz bir hat izlemez ve çoğu zaman üst üste biner. İşte  Turan da Sydney, New York ve Bombay’a kadar gittikten sonra dönüp dolaşıp  kendini yeniden Samsun’da bulur, yaklaşık olarak, başladığı yerde. “Yaklaşık  olarak” ifadesi önemli, çünkü eğer Gerze’ye dönmüş olsa, Keats’in “iyi  şekillenmiş vazo” imgesinde olduğu gibi, bir çember tamamlanacaktır. Bu tam  örtüşmeme hali ise, bir şeyler eksik kalmış demek. Hiç gidilmeyen Venedik’in Görülen Kentler’de yer almasının nedeni bu olsa  gerek. “Gitmedin / bu  kente /  Başkaları ya bir  /  panayır  /  ya da ölüm buldu.”


Hani şair, Yeats’in kusursuz bir sanat yapıtına dönüşmek hayalini  paylaşıyordu? Öyleydi belki ama, gezip dolaşmaları en mükemmel insan  ürünlerinin bile yıkımdan kurtulamadığını gösterip durdu ona, bu arzunun  İrlandalı ustanın bir vehminden ibaret olduğunu. Çünkü aslolan yaratma  sürecidir. İşte bu yüzden, Güven Turan Venedik’e hiç gitmeyecek, çünkü daha  nice şiirleri yazmasını sağlayacak olan bu eksik halka, çünkü mutlak ölümsüzlük  yok, sadece hissi var ve bu his yazdıkça duyulabilir ancak...

Kaynakça:
Steve Pile & Nigel Thrift, ed., city a-z. Londra: Routhledge, 2000.
Cogito. Kent ve Kültürü. İstanbul: YKY. (8 Yaz 1996)