50 Kuşağı 50 yaşında
Sayı: 131 / Ekim 2009


     

Mağara Günlüğü
İzzet Göldeli



26 Ocak 2006
Avustralya ulusal günü. İpek’in de doğumgünü. Her yıl sanki ilk kez seyrediyorlarmışçasına, bıkmadan ulusal günün gecesinde yüzbinlerce insanı bir araya getiren havaifişek gösterisini dönüşte Mavi Dağlar’dan inerken silik bir yıldız kümesi gibi görünecek de olsa seyredebilmeyi umut ederek Sydney’in 200 kilometre batısındaki Jenolan Mağaraları’na doğumgünü kutlamaya gidiyoruz.
Yıllar önce gezdiğimiz Lucas mağarası kimileri sararmış sarkıtları, dikitleri, “Katedral”, “Sergi Salonu” adlarıyla anılan doğal mekânları (“galeri”leri), yansıyan ışığın suda adeta hapsolarak suyunu gizemli bir maviye, bir tür turkuvaza dönüştürdüğü yeraltı nehri ve devasa “kırık sütun”uyla usuma takılıp kalmış, daralan, genişleyen dehlizlerinde dolaşırken bir bilimkurgu ya da fantezi romanı yazacakmış gibi bedeli yeraltında yaşamak olan ölümsüzlük verilmiş insanın merkezinde olduğu bir yaşam modeli kurmayı düşünmüştüm. Ansızın bastıran bir sara nöbeti gibi geçiciliğin yıldırımlarını çaktıran zihnimi teselli etmeye yönelik bu ütopik modelde insanlar üstlerindeki kaya ve toprak katmanlarının ağırlığını her an duyar, nereye yönelseler bu duyumu da bir kelepçe, zincir gibi beraberlerinde götürürler. Ölümsüzlük “kıstırılmayı”, ağır bir bedel ödemeyi de getirmiş, “başlangıç”la “son” arasındaki ilişki yitirilmiştir.
Böylesi bir yeraltı yaşamında ölümsüzlüğün değerinin ne olabileceğini kestirmeye, ona değer biçmeye çalışmıştım. Neredeyse kırk yıl önce Eflatun’un Devlet’inin bir bölümü olarak okuduğum “mağara alegorisi”nin bu modellemede izleri olabilir miydi, diye kendime sormadan edememiştim. Mağara dışındaki dünyanın formları temsil ettiğini söyleyen Eflatun’a göre, başlarını arkalarına çeviremeyecek şekilde zincirlenmiş olan, arkalarındaki alevle, aralarında duvarda gölgelerini gördükleri nesnelerin geçirildiği bir yolun bulunduğu mağarada alevin mağara duvarına yansıttığı gölgelerin karşılığı fiziki dünyadaki nesnelerdir. Bir mahkûmun mağaradan kaçıp formlar dünyasını fark edişi felsefi aydınlanmayı ve gerçekliği (“formlar doğru gerçekliktir”) “keşfetmeyi” temsil eder. Çoğu insan mağaradaki mahkûmlar gibi gölgeleri gerçek olarak kabul eder. Filozoflarsa mağaradan kaçan mahkûm gibi gerçek dünyayı görüp “gerçek bilgi”ye sahip olurlar. Kabaca aklımda kalanlar bunlardı.
Düşünce dünyasını yüzlerce yıl etkileyecek olan Eflatun’un metafizik dünyasına benzer bir dünya kurmanın peşinde değildim. Duyumların, varoluşun temellerini sorgulamaya yönelik bir zihinsel alıştırma düşüncesi baskındı. Zihnim koşullandığı sonluluk kavramını kıramayışı gibi üstünde o ağırlığı hissetmeden bir köstebek gibi yaşama olasılığını reddetmese de hatırladıkça yeraltındaki yaşam bir tedirginlik kaynağı olarak kalmayı sürdürecekti. Fazla sorgulanmaya başlandığında o altlarda saklanmış olan eğretilik çıkmaz mı hepimizde zaten. O şartlar altında bir yaşam kurgulamak o yaşama farklı perspektiflerden bakmak ilginç gelmişti oyunsevere. Bir gün ölümsüzlük vaadi olmadan bu tasarımın –çok sınırlı bir zaman için de olsa– deneği olacağımı, Eflatun’un mağarasını aratacak saatler geçireceğimi nereden bilebilirdim ki...
“Lucas” fiziki bağlamıyla birlikte önce uzun bir şiir olmuş, dört-beş yıl içinde şiirde yer alan –adı dahil– başta yeraltı nehri olmak üzere kendisine ve fiziki Jenolan bağlamına gönderen “referans”ların tümü şiirden silinmişti. İç tartışma elemi, kederi de peşinde sürükleyerek “Kapan”adıyla “gün ışığına” çıktı.

KAPAN
Akıp gider
Sesler
Serin geçitlerde
Karanlığı deneyen gövdeler

Sorar:

–Ne kalır geriye
Tanıklığı mı yenilginin
Kaçılmaz acısı mı
Kuşatılmanın–

Yanar
Sönersin
Pekişir
Karanlık
(Eksen, YKY, 2005)

Yıllar sonra aynı mağaranın yarı karanlık dehlizlerinde dolaşırken. dehlizlerde kayalara oyulmuş yüzlerce basamağı yavaş yavaş tırmanırken kafamdan geçiriyordum bunları.
Zorlukla yürünen bu merdivenli dehlizlerden birinden geçtikten sonra rehber yarı karanlıkta önümüzde belirmeye başlayan geniş mekanı hissetmemize fırsat vermeden zayıf ışığı kapatmıştı. Kısa bir süre için de olsa “mutlak karanlığı” yaşamamızı öneren ses Katedral adlı bu büyük boşluğa 18. yüzyılın ikinci yarısında küçük ziyaretçi gruplarına açılan mağaranın girişine yakın bir yerde oluşmuş büyükçe bir ara mekândan geçildiğini daha sonra bu geçişin kapatıldığını, kusursuz akustiğinin yalnızca müzisyenleri değil evlenme arefesindeki cesur çiftleri de evlenme törenlerini burada yapmaya çağırdığını anlatıyordu.
Ziyarete açılmış mağaraların galerilerinden tavan yüksekliği, genişliği ve akustiğiyle ayrılan, soprano Joan Sutherland’ten Viyana Çocuk Korosu’na kadar ünlü seslerin ve ünsüz seslerimizin tavanında, duvarlarında yankılandığı, parlayıp sönen kristallerin duvarları soluk alıp veren dev canlılara dönüştürdüğü “Katedral”e gelmiştik.
“Katredral”deki kaskatlardan taşan ışıklar, Handel’in müziği bir daha o yeraltı dünyasına götürdü. Sanki orası dışında bir dünya yoktu. Ya da öylesi ulaşılmaz bir yerlerdeydi ki bir düşten, bir hayalden başka bir şey değildi, yeryüzündeki yaşam. Jules Verne’nin Denizlerin Altında Yirmibin Fersah kitabındaki Kaptan Nemo’nun Nautilus’taki orgunu da taşımıştım buraya. Ama ne yaparsam yapayım düşün karabasana dönüşeceğini biliyordum, kısa zamanda. Bir grup insan pardösüleri, paltoları içinde birbirinin yüzlerini zorlukla da olsa seçebiliyor, alçak sesle konuşuyorlardı. Onların da duyduklarımı, düşündüklerimi onayladıklarını söylemelerini istiyordum: Sanki oradan başka bir yerde bulunmamışlardı, hep oradaydılar.
(...)