50 Kuşağı 50 yaşında
Sayı: 131 / Ekim 2009


     

Deniz Günlüğü
Gültekin Emre



15 Temmuz – 27 Ağustos 2009, Bizimköy / Ayvalık

 

15 Temmuz, Çarşamba
“içimizde bir umuttu” diyor ya Seferis “Destansı Öykü”de, Çiçek Adası’yla önümde uzanıp duran asık yüzlü Ege Denizi de bir yıl boyunca benim adam gibi düşlerimden hiç çıkmıyor.  “Uzayıp giden dağlara karışıyor deniz batıya doğru.” İda’nın tüm oksijenini astımlıları iyileştirmek için ta İzmir’e kadar  saçıp savuran Edremit Körfezi karşıda. “Solumuzda güney rüzgârı bizi çıldırtıyor.” Bu imbat olamaz, hayırsız poyrazdır mutlaka. “Deriyi kemiğinden yüzen bu rüzgâr”dan başkası olamaz. Çabucak geçecek “Koca Bir Yaz” başladı.

16 Temmuz, Perşembe
Seferis elimden, deniz gözümden düşmüyor. “Bizim ülkemiz kapanık , hep dağlar” ağlarsa anamız ağlar bu yüzden. İşin içinde dağın karıştığı ağdalı, bindallı, kadifeden kesesi simsiyah bir siyaset! Tam çamur! Hiç ak bir yanı kalmamış bir batak! O yüzden midir “Tavanı alçak bir gökyüzü gece gündüz”? “Denize Doğru Konuşma”lıyım her gün.

17 Temmuz, Cuma
“Yaralarla döndük yurdumuza,” Gurbet yarasını kim iyileştirebilir? “Elimiz kolumuz tutmuyor”sa? “ağzımız / Tuz, pas içinde” ise? “Kuzeye doğru yol aldık uyandığımızda”. Deniz oradaydı çünkü, yanımızda. Poyrazın kucağında çalkalanıp duruyor sabah-akşam! Gel de kucaklaş iyotla, ele bulaşan maviyle! Çünkü, biz, “Lekesiz kanatlarıyla bizi sislere salan / Kuğuların yaraladığı yabancılardık.” Yaralı yabancılar, gurbette yetim, kendi yurdunda, öksüzdür hep! “Uluyan gündoğusu  çıldırttı bizi kış gecelerinde, / Yazları, ölmeyen günün acısında yitirdik kendimizi.” Yitirdiğimiz kendimizi bulmak için mi çıkıyoruz tatile?

18 Temmuz, Cumartesi
Bir aşk kırgını gibidir tatile çıkanın duyguları; huzur bulmaya gelinir ağzın tadı kaçmadan; denize, doğaya doymaya; “Bir çığlık olmasa da şiir / çığlıkların koynuna girebilmeli” diyor ya Erdal Alova, o yüzden haklıdır “Çok şey dışımızda geçer içimizden” diyen Behçet Necatigil. Daha denize giremedim. Güneş ise düştü düşecek batarken, batırırken kıpkızıl gövdesini sıra sıra dalgalara. “Ne ekmek, ne güneş, ne su” (O.R), yalnızca sen!

19 Temmuz, Pazar
Ağrı ve yağmur vardır da deniz yoktur Dıranas’ın şiirinde. “bahar” ise eksik kanatlı bir kuş değildir onda; tersine bir şarkının, bir aşkın, bir ömrün... başlangıcına açılan uzun bir sokaktır: “Sen böyle kederden taştığın akşam, / Derim: dudağında şarkı ben olsam; / Gözlerinde damla ve içinde gam, / Eriyen renk olsam yanaklarında!” (“Bahar Şarkısı”). Elbette “Bütün yükünü alıp kalkan yaz gemisi”dir (“Yeni Bir Yaz Umudu”) başlayan. Ne olacaktır bir süre sonra güneş harabelerin iyice soluna geçip yerleştiğinde? “Sonbahar” . “Ve sen, güneşi altın bir manto gibi giyerek, / Eteklerinde bir yaprak nehri sürükliyerek / İlk yağmurlar altında ve son çiçekler üstünde” evrilirken doğanın artık kural mural dinlemeyen yasalarında “Oynar gelin gibisin bu göçebe düğününde...” sonbaharın içine dalıp gidince. Buna daha var.
Seni düşünmek, özlemek asıl işim güneş batırırken.

20 Temmuz, Pazartesi
“Bir kanat yumuşaklığıyle / Göklerden indi mi akşamlar,” asıl o zaman sofralar bayram eder “Her Şeyin Uzaklaştığı Saat”te, Dıranas’ın şiirinde: Yolum sokaklara düşse Ayvalık’ta, düş görsem hiç ayılmadan: “Dün gece lambaların kör ışığı içinde / -Herkes ömründe bir kez olsun o yoldan geçer - / Bir sokağa düştüm ki her köşede bir gölge, / Her pencerede bir baş, her kapıda bir fener.” Bir genelev sokağı var mıdır Ayvalık’ta, bilmiyorum ama başka sokaklar var içini dışını gösteren: “Sokakta gün, sokakta gece, / Ben sen o biz kuş ve karınca” Daha ne olsun? Şu iki dize ömrümün içinde pırlanta gibi parıldayıp duruyor sessizce: “Sokakta ağlanır, gülünür, / Hayal kurulur ve ölünür.” Bu kadar yalındır sokağın fotoğrafı! Şu iki dize bizi sokağa, şiire, hayata götürüyor yine: “Memelerinde keder sütü, / Şairi sokak anne büyüttü.” (“Sokak”) Ayvalık’ın daracık sokaklarında var ne varsa! Hayat, eviçlerindedir ama kapı önlerinde daha başka bir şey vardır yara gibi, yama gibi! Yaşanan yazdır, geçip giden ise ömür!

21 Temmuz, Salı
Gülten Akın’ının yaz betimlemesi: “Bir mevsim bir dal iki serçe”. “Sonbaharda bir Salı”ya daha çok var oysa. “Yitikler Gecesi”nde rüzgârın saati belli değildir. Geceyi unut gitsin, poyrazı hiç anımsama: Bugün denize girilir (girdim), öptüm onu, kucakladım; sarıldık birbirimize. Dibini gördüm; Karagözler, Kayabalıkları... cirit atıyordu; yosunlar el sallayıp duruyordu; dalganın gözü kör olmuştu. Dönüş yolunda ekmek, gazete koltuğumun altında. Siyasi haberler kötü, ekmek kokusu dayanılmaz. Havuzun duşu, buz! Kahvaltıda geniz yakıyor roka, domates kan kırmızısı; çökelek Kelkit’ten, siyah / yeşil zeytin (yörenin), Andız pekmezi Adana’dan... Çay da tavşanın kanından!

22 Temmuz, Çarşamba
Ama poyraz, hadi buna rüzgâr diyelim imbat olmadan,  zeytin ağaçlarıyla güreş tutmaya çalışıyor gece-gündüz  Deniz, alıp alıp veriyor içindekileri, buruşturarak yüzünü gözünü. “Şimdi bir rüzgâr geçti buradan” diyor ya Cahit Külebi, aynen öyle, bizim peşinden koşmamıza gerek yok, o bizi kovalayıp duruyor çünkü. Ne olacak “Besbelli denizden çıkıp / Kıyılar boyunca gitmiştir, / Tuz kokusu, katran kokusu, ter kokusu / Yüreğini allak bullak etmiştir.” Her gün bir öykü anlatır sokağı, denizi, rüzgârı, unutulmaz aşkları, perişan âşıkları... ele alıp. Z. O. Saba da söze giriyor birden baharı beklerken: “O günü görmek için sade bekleyeceğiz,/ Göreceğiz bir sabah yeşil tomurcukları. / Hazırlanıyor gibi gökyüzü, ufuk, deniz, / Bir sabah dökülecek baharların baharı.” (“Baharı Beklerken Yazılmış Şiir”). Sonra ömrün bir çırpıda geçip gidişine tanık oluveririz gelince güzün hüzünlü günleri: “Çiçeğin rengi soldu, bitti şarkısı kuşun. / Yol tenha, dal mecâlsiz, su durgun. / Tabut yapılan tahta, ev ev taşınan odun. / Bahar, ümit yerine, ey kış, içimizde korkun!” (“Güz”). Dışımda yaz, içimde sen!

23 Temmuz, Perşembe
“ertelenmiş yaz”lar yaşadık erteleyemesek de ömrümüzü. Asmanın üzümleri olgunlaşıyor gün gün. Arıların başı dönmüyor henüz. İncirler daha semsert. Devedikenleri upuzun, kupkuru, poyraza yön tarif ediyorlar. “Bir kadın, bir sarmal eksen, / çıplak ayakları sel izi bırakır / avlunun mıknatıs taşlarında” diyor Özdemir İnce (“Yazın Sesi”). Kıyıdaki iğde ağacının altında buz gibi biramı yudumluyorum güneşin batmasına yakın “Geçmiş Bir Yazın Güze Düşen Gölgesi”ni düşünerek: “Terk ettiğim son kıydır bu belki de / rüzgârın diliyle anlattığım, içli bir öyküyle ürperirken sular, / geçmiş bir yazın güze düşüyor gölgesi...” (Oya Uysal) Ben de “Deniz kıyısına indim şiir topla”mak için. Şükran Kurdakul’un şu dizesini biraz değiştirerek söylersem: “Denizi gördüm... derin, kaygısız, hoyrat.” Dolmuşla Ayvalık’a giderken onun şu iki dizesini yineliyorum bakarken denize, yüzenlere, güneşlenenlere, içinden geçip gittiğimiz sitelere, bahçelere... “Denizdi kıyılarında sürüklendiğimiz, / Solmayan, eskimeyen, yalnızlığını sarhoşluğa vuran deniz”. Teknelerin sıra sıra dizildiği kıyı şamatacı yazlıkçı gençlerin sesleriyle inim inim inliyor; gençler eğleniyor göbek atarak, şarkı söyleyerek, gitar çalarak. Kıyı kahveleri tıklım tıklım dolu; ara sokaklar ise tenha, upuzun; gölgelere sığınmış miskin kediler. Yüzü solgun bugün begonvillerin.

24 Temmuz, Cuma
“Memleket, diyor / İnsanlar, diyor / Barış, diyor”  (“Kundura Boyacısına, Kiraz Ağacına, Çingene Kızına Dair”) Melih Cevdet, gazeteler ise başka şeyler yazıyor umudu tümüyle defterden silip; yolsuzlukların, zirvedeki türbanın, içeriksiz “açılımlar”ın borazanlığını yaptıklarını düşünüyor “ayakları yerde / Başı göklerde” adam. Balıkçı motorları geçip giderken karşı sahilde, denize çakılıp kalınca gözler düşsüz olunur mu? “Amanın bu ne güzel düş böyle /Daha yıl varken ayın ondördüne / Işıyıvermiş dağın ardı / Şavkı vurmuş geceye” (M. C. Anday, “Güzel Düş”). Akşam güzel bir sofrayla başlayacak, biliyorum. Mezelerin, balıkların en tazesi,  rakının en soğuğu olacak sofrada; hüzün ise kopkoyu yerli yerinde; insanın birilerine, bir şeylere kanı kaynasa ne olacak içimiz dışımız korku yuvası olduktan sonra?
(...)