Kitap-lık
Sayı: 131 / Ekim 2009
Okumak
Önce hızla, bir solukta.
Sonra başa dönüp bir daha okumak, bu kez ağır ağır, dura dura.
Okurda böyle bir istek uyandırıyor Roland Barthes’ın Yas Günlüğü.
Okuru içine çekiyor, okurun hamlesini bekliyor, başa dönüp yeniden okuması için adeta kışkırtıyor onu hiç fark ettirmeden. Ve ardından, ikinci, belki de daha sonraki okumalarda açıyor gizlerini metin; sözcükler değerli taşlar gibi bir bir parıldamaya, okurun gözünü almaya başlıyor Barthes’ın parçalı anlatımında.
Konusu gereği okuru hüzünlendiriyor Yas Günlüğü. Yazımının tamamlanmasından otuz yıl, yazarının ölümündense yirmi dokuz yıl sonra yayımlanmış (Fransa’da: Journal de deuil, Seuil, Şubat 2009; Türkiye ’de: Yas Günlüğü, YKY, Ağustos 2009). Ancak yayımlanmak üzere yazılmamış bir günlük bu; daha doğrusu 330 fişten oluşmuş kendi içinde kapalı bir bütün. Barthes’ın yaşamından bir kesite, annesinin yasını tuttuğu dönemin acılı günlerine tanıklık ediyor ama, belge niteliğinin yanı sıra, anlatımındaki ustalıkla da okuru çarpıyor.
“Kederini yazıya katmak”
Barthes’ın, çok sevdiği annesinin ölümünden hemen bir gün sonra 26 Ekim 1977’de yazmaya başlayıp 15 Eylül 1979’a kadar yazmayı sürdürdüğü notların büyük bir bölümü tarihli ve kronolojik bir sıra izliyor. Yazar yukarıda sözünü ettiğimiz fişlere, ustası olduğu o kendine özgü parçalı anlatımla kederini aktarmış; acısını dilselleştirmiş, kederini yazıya katmaktan söz ediyor. Kederinin boyunduruğunda, onun tutsağı, ondan kurtulmak istemiyor: “Kederimin içinde yaşıyorum, bu da beni mutlu ediyor” (s. 183), “Kederimin içinde yaşamaktan başka bir şey istemiyorum” (s. 184) diyen yazar umutsuzluk içinde “Keder… aşınmak nedir bilmiyor” (s. 79), “Keder, bir taş gibi…(boynumda, içimin derinliklerinde)” (s. 115) gibi saptamalarla kederini tanımlamayı deniyor.
“Kendini okumak”
Günlüğün önemini yansıtan, farklılığını gösteren başlıca özelliklerinden biri de belli bir bakışı, öznenin nesneye bakışını uzun-kısa notlar boyunca sergilemesi. Gerçekten de Barthes’ın bu notlarda kendini nasıl okumaya çalıştığını görüyoruz. Sıkıntı, şaşkınlık, tedirginlik, gönül kuruluğu, üzüntü, hüzün, acı ve neredeyse sınırsız kederin sarmalına dolanmışken durup kendine bakabiliyor ve bu duyguları net bir biçimde, duru bir bilinçle birbirinden ayırabiliyor: “Telaş ve üzüntüye kapılma (yatışır) ile yasın, kederin (hep oradadır) birbirinden müthiş ayrılığını öğrenmek” (s. 112). İşte bu bakışı, yabancılaşarak bir başkasını çözümlermiş gibi kendine bakışı şaşırtıyor okuru ilk anda. Ne var ki onun göstergebilimci yanı düşünüldüğünde bu tutumun da son derece doğal olduğu, hiç de yadırganmaması gerektiği göz ardı edilmeyecek bir gerçek. Onun özne kimliğiyle nesnesini, bir başka deyişle nesne olarak seçtiği Barthes’ı gözlem altına alması ve bunu da yazınsal gücü tartışılmaz bir biçimde gerçekleştirmesi günlüğü ilginç kılan yanlardan biri. Hem zaten notların okuru çekmesi de buradan kaynaklanıyor bir bakıma.
“Anneciğim”
Barthes’ı içine düştüğü sıkıntılı durumda yasa ihanet etmeden yaşamın nasıl sürdürülebileceğini düşünürken de buluyoruz günlüğünde. “Mam” (“Anneciğim”) olarak hitap ettiği Annesi, onun annesiydi, onun sevgi kaynağıydı, onun kızıydı: “Benim tuttuğum yas (…) sevgi ilişkisinin yası” (s. 47), “Aylarca annesi oldum ben onun. Sanki kızımı kaybetmişim gibi” (s. 64) diyerek belirtiyor yokluğun kendinde yarattığı boşluğu.
İçselleştirme
Barthes’ın düşüncesinin soyutlama gücüne, özlülüğüne, sözündeki özene yoğun biçimde tanık olduğumuz bu günlükteki bir başka özellik de gizini açmanın, içini dökmenin değil de içselliğin, yasın içselleştirilmesinin, içe dönüklüğün söz konusu olması: Notlarda “İçe dönüklük, dinginlik, yalnızlık, üzüntümüzü daha az acı verir duruma getiriyor” (s. 108) biçiminde dile getiriyor yazar bu durumu.
Bu arada notların genelinde bir şiirselliğin var olduğunu da vurgulamakta yarar görüyoruz. Öte yandan yazarın duygularını, daha çok da üzüntüsünü, kederini, yasını dile getirirken bu metinler aracılığıyla acının felsefesini de yaptığını söylemek yanlış olmasa gerek. Peki Barthes’ın kendisi fişlerdeki notlar konusunda ne söylüyor diye baktığımızda onun düşüncesini şöyle belirttiğini görüyoruz: “Bu notlardaki şaşırtıcı yan, zihin çevikliği’nin pençesinde yıkıma uğramış bir öznenin var olmasıdır.” (s. 38)
Yazma arzusu
Yazar annesinin ölümünün ruhunda yarattığı sarsıntıdan sonra yazma konusunda kararsızlıklar yaşadığını gizlemiyor: “Anneciğim öldüğünden beri büyük bir yazı projesini gerçekleştirmedeki zorlu çabaya karşın —ya da böyle bir çaba içinde— kendime, yazdıklarıma olan güvenim sarsılıyor” (s. 210); ancak Barthes yazma arzusunu hiçbir zaman yitirmiyor. Özellikle annesiyle olan ilişkisini ölümsüzleştirmek için fotoğrafla ilgili Aydınlık Oda’yı oluşturmak istiyor: “Fotoğrafla ilgili kitabı yazmaya koyulma (…) özgürlüğüne yeniden kavuşmakta, yani kederimi yazıya katmakta acele ediyorum (bunu haftalardır durmadan doğruladım)” (s. 113).
Bu arada bir yandan Collège de France’taki derslerini ve Proust’la ilgili konferansını hazırlayan Barthes öte yandan da yine bu sıkıntılı dönemde çeşitli yazılarını gazete ve dergilerde yazmayı sürdürüyor ve bir roman tasarısına (Vita Nova) girişiyordu. Yazıyor, durmadan yazıyordu. Ve sonunda Collège de France’taki derslerinden doğan Romanın Hazırlanışı’nın, fotoğraf üstüne olan Aydınlık Oda’nın, roman taslağı Vita Nova’nın kaynağında hep bu günlüğü oluşturan 330 fişteki notların etkisinin bulunduğu görüldü. Bir başka deyişle söylemek gerekirse annesinin ölümünün onun ruhunda yarattığı sarsıntının uzantıları söz konusu yapıtların oluşmasında etkili oldu.




