Kitap-lık
Sayı: 131 / Ekim 2009
Güney Afrikalı yazar Ken Barris’in romanını okurken Robin Campillo’nun Les Revenants filmini anımsadım. Yönetmen görünüşte bir zombi filmi çekmişti – en azından zombilerin cirit attığı grotesk bir ortamda geçiyor film. Ne ki, başta George Romero olmak üzere farklı yönetmenlerin benzer kalıplarla işlediği tema, Campillo’nun yaratıcı imgeleminde bambaşka yollara açılıyordu. Ölülerin mezarlarından çıkıp ailelerinin yanına dönüşü, bir süre sonra maddi bir külfet olarak mutsuzluğu ve vicdan azabını, konuş(a)mamaları ise iletişimsizliğin pekiştirdiği boğucu bir ev atmosferini tetikleyecektir. Campillo’nun izlediği yol tipik zombi filmlerinin çiğ –ama tam da çiğ olduğu için pervasızlığıyla yer yer istediği etkiyi bırakan– vahşet sahneleri yerine tuhaf bir gerçekçilik rotasında kalışıyla sağlıyordu gerilimi. Ken Barris’in romanında öne çıkan üç karakterden dövmeci Bernal Diaz da, beş yüz yaşında olması ile aynı etkiyi bırakıyor. Roman, yazarın zengin imgelem gücü ve söz sanatlarını çok sesli bir müzikal yapı gibi metne göz kamaştırarak yayması bir yana bırakılırsa, kirli gerçekçilik diyebileceğimiz bir anlatım rotasında bütünlüğü parçalayan zaman kaymalarıyla ilerliyor. Diaz’ın yaşı dışında olağanüstü öğelerin olmayışı, bu noktada Diaz’ın kendini o yaşta duyumsayarak bir yanılsama içinde olduğu sonucuna varmamızı da sağlayabilir elbette ama okur olarak gerçeğin katı yüzeyinde açılmış dev bir yarıktan içeri itelendiğimizi düşünmek edebiyatın hayatla ilişkisi ve aykırılığı ekseninde daha ‘anlamlı’ bir seçimmiş gibi geliyor bana. Yazarın geniş zaman kipini çok sık kullanması da bilindik Tanrı-yazar imgesini adamakıllı perçinlerken, Cape Town’ın tekinsiz dünyasını sömürgecilik, ırkçılık, suçla beslenegelmiş kötülüğün dizgesine yerleştirmekte de işe yarıyor. Barris iki tecavüz çocuğu üzerinden suların durulmadığı bir ülkenin topografyasını eşeliyor. Tecavüz çocuğu kavramı öncelikle okur olarak dikkatimizi ‘yeniden’ kurban kavramına yöneltecektir. Özellikle milliyetçi görüşün öne çıktığı savaş filmlerinde genellikle ‘düşman’ tarafın tecavüzüne uğrayan kadın, tek kurban olarak sunulur. Ya bu eylemin sonucu olan çocuklar? Ken Barris, daha başından gerilimli olacağı çok açık, bu denli radikal bir anne-çocuk ilişkisini aktarırken hem anne’nin sevgiyle nefret arasındaki acı dolu kararsızlığını hem de handiyse kurbanın da kurbanı olma tehditi altındaki çocuğu -nasıl bir çocuktur bu- anlatıyor. Bu tecavüz çocuklarından beyaz bir anneye sahip olan Luke Turner, zor şartlar altında büyümüş, kendini maddi anlamda kurtarabilmiş bir gazeteci. Ne var ki Luke’un manevi dünyası koca bir boşluktur. Üstelik Luke’un bu boşluğu doldurmak için seçtiği yol da tartışmalıdır. Luke kendini sil baştan inşa edebilmek uğruna gövdesini dövme ustası Diaz’a teslim eder. Bu teslimiyet Diaz’a göre ölmeden önce dünyaya kalıcı birşeyler bırakabilmesi için son şanstır. Diaz Cortez’in Meksika’yı ele geçirişini Luke’un bedenini kullanarak betimler. Diaz bunca yıl yaşamasına karşın bilge bir kimse gibi görünmez. Belki içe dönüklüğü, sessizliği bir ölçüde böyle bir olasılığı akla getirebilir, ne var ki insanlarla ilişki kurabilmekte başarısızdır, diyalogları yabancı bir dil karşısında önümüze dikilen bir tür duvardır. Yüzyıllar önce gördüğü, tanıdığı insanlar uyku ile uyanıklık arasında debelendiği rahatsız gecelerinde başucuna gelir, onunla konuşurlar. Bu gerçekliği tartışmalı geçmişin içinden gelen insanlar Diaz’ın yakınlık kurduğu kişiler değil. Diaz da bu beklenmedik ziyaretçilerin yakın diyaloğuna bir yandan sevinirken pek de anlam veremez. Sanırım şöyle de diyebiliriz. Luke’un gövdesini bir soyağacından mahrum olsa da bir birey olarak inşa etmek için dövmeciye teslim edişinin bir benzeri Diaz’ın bilinçdışının dizginleri ele alışıyla eşleştirilebilir. Diaz, hiçbir zaman diyalog yanlısı değildir, yüce İsa adına savaşan, vahşi topraklara sözüm ona medeniyet getiren güçlü sınıfın yanında yöresinde yaşlanır Diaz. Bu iletişimsizlikten, çok yaşlı Diaz’ın payına düşen de yaşam deneyiminin armağanı bilgelik değil yalnızlık olacaktır. Diaz çok yaşlı bir ‘hiçkimse’dir. Tecavüz çocuğu Luke Turner ise, dünyayı algılayışı ve özellikle karşı cinsle ilişki kurma biçimi bağlamında da sıra dışıdır. Sayıların bir rengi ya da sesli harflerin kokusu, tadı olduğu üzerine keskin algılama biçimleriyle öteki insanlardan ayrılan sinesteziklere benzer bir algılama onu farklı kılar. Sözgelimi ‘basitçe’ sözcüğünün tınısı beyninde ucuz bir ışık şamarı gibi şaklar. Beyazlığın tadını damağında duyabilir. Tebeşir ya da kum yiyormuş gibi. Duyularının aşırılığı, savunmasızlığını da genişletir. Luke kadınlara çekici gelen bir erkektir ve bu özelliğini acımasızca kullanır. Kendisini kollamakla birlikte mesafesini koruyan annesiyle ilişkisinden başlayarak kadınlar hep biraz kapalı kutudur. Bir tecavüz çocuğunun karşı cinsi nasıl kodladığı genelleştirilemez, yararsız tutucu bir çaba olur bu ama Luke karakterinin özelinde ilişkinin özü sevgiyle bağlantısızdır. Luke’un ilişki kurduğu kadınlardan Bettina hakkındaki düşünceleri bir ipucu verebilir: “Betina’yı evimden, hayatımdan def etmek üzereyim ama kararsızım. ‘Ha’ dedi diye birisini kaldırıp atamazsınız ki. Üstelik, onun güzelliklerini, ona özel olan her şeyi, onun çirkinlik belirtilerini henüz tüketmiş değilim.”
Bir ilişkiyi bitirmeden bir başka ilişkiye geçtiği olur. Bu ilişki iki insanın tümleyici ilişkisi değil, en azından Luke’un bakış açısıyla cinsellik üzerine kurulmuş bir ilişkidir. Luke’un hayatındaki kadınlar, aldatılmaya şiddete de varabilen tepkilerle karşılık verirler kimileyin. Luke üzülür, üzüntüsü salt karşı tarafın üzülmesi ile ilintilidir. Vücudunun dövmelerle işlenmesi de çözüm olmaz. Luke’un oldukça uzak bir adaya yüzmeyi göze alışı da, tuhaf karışımlarla giriştiği yemek yapma ayinleri de kendisini kendisine rağmen gerçekleştirme çabalarının yararsız dışavurumları olarak okunabilir.
Nasıl Bir Çocuk’ta ana karakter Cape Town ’dır. Üç ana karakterin birbirleriyle sınırlı ilişkilerinin de hizmet ettiği ana arter. Cape Town’ı en çok siyah bir tecavüz çocuğu aracılığıyla duyumsamaya başlarız. Malibongwe, Luke’dan daha kötü şartlarda yaşar, Türkiye ile kıyaslandığında daha ağır koşulların hüküm sürdüğü gecekondular, işporta tezgâhları, tutkal koklayan çocukların mağazaların içerlek girişlerinde soğuktan korunmaya çalışmaları bize bir ölçüde tanıdık gelse de Cape Town cennetle cehennemin yan yana düştüğü dev bir yerleşim birimidir Barris’in kaleminde. 1994’te yapılan seçimle daha demokrat bir döneme girilmesi, siyahların haklarının verilişi, Mandela’nın serbest bırakılması, bütün bunlar Güney Afrika’nın tekinsiz ortamını sadece belli bir ölçüde toparlayabilmiş. Ken Barris’in tecavüz çocukları gibi çok sık yazılmayan bir temayı anlatışı bize ilginç gelebilir, ama Güney Afrika’da tecavüz olayları sıradan, sık raslanan olaylar arasında yer alıyor. Romanda uzun süre boş kalmış metruk bir yapının mahzeni kölelik, katliam, kesilmiş insan organları kokar. Tarih, olanca saldırganlığıyla yerleşmiştir sokaklara. Bunca keskin, kirli gerçekçi tabloya Diaz’ın yaşı gibi eşlik eden pterozorlar kentin karanlık olduğunca büyüleyici de olduğunu hissettiriyor. Kabaca uçan kertenkele diyebileceğimiz kanatlı sürüngenler çöplerden otlanır, kimileyin şehrin işlek caddelerinde başınıza ya da önünüze düşebilirler. Luke’un uyku düzeni Diaz’la ilişkisi bir biçimde bittiğinde bozulur. Artık taşımaktan yorulduğu dövmeler derisinden içerilere, daha derinlere sızıyordur. Bir pterozor camını kırıp odasından içeri girer. Sonrası, Luke’un ölen hayvanın iç organlarını incelemesi, satırını bir kasap maharetiyle kullanışı. Rüya, elbette farklı okumalara açıktır. Bölüm başlığının Haneye Tecavüz adını taşıması akla Luke’un kimliği belirsiz babasını getirebilir. Öte yandan pterozor’un rüyada konuşma çabası, ağzından sadece ‘la’ hecesinin çıkması, başka insanlarla sağlıklı ilişkiler kuramayan Luke, Malibongwe ve Diaz’ı da getirebilir akla. Rüya metaforu romanda önemlidir. Bir başka karakter, yazar Rupert Chapman da arka bahçesinde bir kanadı kırılmış pterozor bulur, onu kurtarmaya çalışır, pterozor çaresizdir, karşı koymaz. Gücünü topladığında kaçar. Chapman’ın rüyasında pterozor bir meleğe dönüşür, melek bir maskeye, maske ise kokulu bir toza. Rüyanın öncesinde Malibongwe Chapman’ın evi önünde bir battaniyeye sarılmış yatar. Bir pterozor da çocuğun ölü olup olmadığını anlamak için onun çevresinde gezinir. Malibongwe Chapman’ın yardım etmesine izin vermez. Onun niyetini anlayabilecek durumda değildir. İletişimsizlik, Cape Town’da, insanların gövdelerinden başlayarak ruhlarında dolaşan yerleşik bir sorundur. Tarihin hümanizma ile yeniden yapılandırılması zorunluluğuyla birlikte sağaltılmayı bekler.




