Italo Calvino
Sayı: 132 / Kasım 2009


     

Mektup
İsmet Tokgöz



Karanlığın erken bastırdığı bu kış günlerinde, işten çıkıp Karaköy İskelesi’nden bindiği vapurun alt kat salonunun arka bölümünde, loş ışıkların altındaki bir koltuğa günün yorgunluğuyla oturunca, bir önceki gününe çok benzeyen bir iş gününü daha ardında bıraktığını ve sayılı saatlerin yine çabuk geçtiğini düşünürdü hep. Emekliliğine iki yıl kadar bir zaman vardı. Her sabah vapurdan inip o caddedeki hepsi eski ve büyük olan yapılardan birinin kapısına doğru yavaş yavaş yürürken, kalan bu uzun olmayan süreden bir günü daha tüketeceğini düşünmeden edemezdi.
İşgünlerinde, bir saatlik öğle aralarında, bu sigorta şirketinde danışman olarak çalışmaya başladığı zaman, ağız tadıyla yemek yiyebileceği bir yer bulup her gün doğruca oraya gitmeyi, yanına aldığı kitaba göz atarken kahvesini de orada içmeyi alışkanlık haline getireceğini düşünmüşken, aksine, bir şeyler yemeğe fazla zaman ayırmamanın yolunu bulup, şirketin yakınlarındaki sokaklara dalmayı, kitaplardan öğrendiklerinin rehberliğinde kısa keşif gezintileri yapmayı yeğler olmuştu. Bu gezintilerinden birinde, Fransız Devrimi’nde giyotinle başı kesilen Fransız Ozanı André Chenier’nin doğduğu Banka Sokağı’ndaki evi yeniden bulmuş, ancak bu kez evin kapısının üzerindeki plaketin artık yerinde olmadığını görmüştü.
İki üç ayda bir, akşam işten çıktıktan sonra Beyoğlu taraflarında dolanıp akşam yemeğini de oralarda bir yerlerde yediği, acelesiz, kitapçı dükkânlarına girerek yeni çıkan kitapları karıştırdığı, bir kafede uzun uzun oturup etrafı gözleyerek düşüncelere daldığı, Kadıköy’e gidecek son vapura binmeden önce Karaköy’e inip dolaştığı olurdu. O saatlerde Boğaz Köprüsü ’nde, karanlık denizin üzerinde birbirine bitişmiş araçların oluşturduğu ışıklı konvoyun ağır ağır hareket ettiği görülürdü uzaktan. Anadolu yakasından Boğaz’ın bu tarafındaki eğlence yerlerine, diskoteklere gelenler çok olurdu. Bu araçlar dizisi ona, neredeyse tamamının nedeni aşırı hız olarak saptanmış olan tek taraflı kazalarda kullanılamayacak hale gelen pahalı araçlar için açılıp ödeme onayı için kendisine getirilen hasar dosyalarını anımsatıyordu. Kazalara neden olan aşırı hız da, kısa zamanda edinilmiş büyük servetlerin ve paraların, gidilebilecek birçok yerin, satın alınabilecek sayısız mal ve hizmetin dünyasını akla getiriyordu ister istemez. Bu ışıklı dünyaya sırtını çevirip, daha önce çalıştığı şirkete giderken, sabahları, elinde baston gibi kullandığı sopası, gözlerinde başka bir dünyadan kalmış küçük ışıklar yanıp sönen, saçı sakalı uzamış, pislik içindeki meczuba rastladığı Yemiş İskelesi Sokağı’na yürümeden, cemaatlerini kaybetmiş birkaç kilisenin bulunduğu ıssız sokaklara dalmadan vapura binmezdi.
İki üç ayda bir yaptığı diğer bir şeyse, akşam şirketten çıktıktan sonra, Karaköy İskelesi’ne yürümeden doğruca Kamondo Merdivenleri ’nden Kuledibi’ne çıkıp oralarda dolaşmak, biraz vakit öldürmek, sonra bir zamanlar Kamondoların yaşadığı, şimdi de otel olarak işletilen dört–beş katlı büyük eski yapının kapısından girip dar ve çok yavaş hareket eden eski asansörle çatı katındaki Rum meyhanesine çıkmaktı. Açık kapısından girerken pek kimselere rastlamadığı, her zaman yarı karanlık olan bu meyhanenin ilk müşterisi olarak, çatıyı tutan ahşap direklerin aralarına yerleştirilmiş olan masalardan cam kenarında olan birine otururdu. Haliç’i, Topkapı Sarayı’nı, Boğaz Köprüsü’nü gören bu meyhaneden, dışarısı da, sanki yarı kısılmış ışıklar altında, kıpırtısız bir göl gibi görünen deniziyle, çoktandır bu durgunluğa ve yarı karanlığa teslim olmuş gibi görünürdü. Bu yarıkaranlık içinde ister istemez, komşu bir binanın terasındaki, ışığı yanan ve içinde bir insanın hareket ettiği, yer değiştirdiği görülen, perdeleri açık büyük bir oda dikkati çekmişti. Odanın açık kapısından terasa çıkan genç adamı, biraz olsun daha yakından gördü; ince ve uzun boyluydu, yabancıya benziyordu; üzerindeki beyaz harmaninin etekleri rüzgârda uçuşuyordu.
Genç adam geniş terasın deniz tarafındaki, bulunduğum yere yakın olan duvarına kadar gelip durmuştu. Uzun uzun denize, uzaklara baktı; bir şeyler düşündüğü belliydi. Sonra odasına dönüp, kürsü gibi küçük, koyu renk masasına oturmuştu. Kimdi, neyin nesiydi, masasında açık duran kitabını okumaya dalmış olan bu adam? Okuduğu kitap kutsal kitaplardan biri miydi yoksa? Yoksa, geçip gitmiş şafak vaktinden ve yine geçip gitmiş kuşluk vaktiyle öğle vaktinden sonra, günah, sömürü ve zulümlerin arttığı ikindi vaktini ve gidişin akşama doğru olduğunu anlatan bölüm müydü okuduğu? Onu daha sonra da birkaç kez görmüştü bu Rum meyhanesine geldiğinde.
Çalıştığı günler, işten çıktıktan sonra bindiği vapurdan Kadıköy İskelesi’nde iner, çarşıda biraz dolaşıp bir iki küçük alışveriş yaptıktan sonra evinin yolunu tutardı. Akşamları bir iki saat okumadan yatmaz ve televizyon seyretmeye de fazla zaman ayırmazdı. Yazlarını adada geçirir, işine de oradan gidip gelirdi. Her geçen yıl kışlar daha uzun geliyordu ona.
Ada’da yürürken, bir sokak başında, bildik bir esintiyle kendisini hissettiren ilkyazın gelmesine çok vardı. Durgun yaz öğleden sonralarında, ormanda, çam ağaçlarının altında, toprağı örten çam iğnelerinin ve kararmış kozalakların üstüne basarak, ağustosböceklerinin cırıltısı eşliğinde yürüyecekti, bir sürü böcek kurusu görerek, hışırtılar, kanat sesleri duyarak martı çığlıklarıyla. Kimi zaman yakıcı güneş ışığı ağaçların arasında buluverecekti kendisini ağaçların aralık yerlerinden süzülerek, herhangi bir orman hayvanını bulduğu gibi. Bir şey düşünmemeye çalışarak, dile getirmeden herhangi bir şeyi yürüyordu ormanda, sıcakta. Ünlü bir dilbilimcinin, dile getirilmeyen düşüncenin amorf bir kütle olduğunu söylediği aklına geliyordu ve bu kendisinde bir içsızısı yaratıyordu. Yorgun çıkıyordu ormandan sıcak yaz günlerinde. Eve döndüğünde, bahçeye bakan odada biraz uzanıyor, açık pencereden gelen çiçek kokulu havayı içine çekiyordu. Sonra kalkıp masadaki kitabı bıraktığı yerden okumaya başlıyordu.
Güzün sırası geliyordu sonra ve her şeyin bildik yerlerinde, ama tül gibi ince bir karanlığın altında hem uzak hem yakın hissedildiği durgun, kıpırtısız güz akşamlarının alacakaranlığında buluyordu kendini.
Evinde, çalışma masasında açık tuttuğu defterine zaman zaman, hayat üzerine, çok düşünülerek oluşturulmuş cümleler yazardı. Son zamanlarda özellikle okuduğu tarih kitaplarından çok ilgisini çeken satırları da defterine aktarmaya başlamış, böyle sayfalar arttıkça da el yazısı eski güzelliğini kaybeder olmuştu. Artık bazı günler aklına estikçe defterini iş yerine de getiriyor, çekmecesine koyduğu defter akşama kadar el değmeden orada duruyordu.
Sık sık onu düşünüyordu; işyerindeki odasında çalışırken arada bir gözlerini kapatıp, ilk karşılaşmalarını gözünün önüne getiriyordu; sonra ilk gelişini. Ev sahibesi tanıştırmıştı onu kendisiyle. O da, uzun zamandır adaya gelemediğini, artık çok özlediği bu adada yaşamak istediğini söylemişti. Gözlerinin içi gülüyordu; birkaç küçük soru da sormuştu kendisine. Ziyaretine geldiği ev sahibesinde bir iki kez kahve içmişlerdi.
Bir cumartesi günüydü, hiç unutamazdı, kapısı çalındı, kapısını çalanın o olduğundan emindi; yanılmamıştı.
Gelmiş ve klasik müziği de sokmuştu hayatına; kendi başına çalan bir enstrümanı alıp orkestranın bir parçası haline getirerek bütünlük ve armoni içerisinde ses vermenin anlamını somutlaştırmak ister gibi. Müzik deyince de ister istemez aklına onun bazı müzik terimlerini söyleyişindeki hoş tuhaflık geliyordu. Yanındaysa ona fark ettirmemeye çalışarak gülüyordu. Bu anlar, hayatın, böyle bir tuhaflığın farkında olana muzipçe göz kırptığı, muzip anlarındandı.
İkinci gelişinde de odanın düzenini değiştirmeye girişmişti. Büyük koltuğu pencereyi yandan görebilecek şekilde, kapıdan girişe göre sağ duvarın önüne yerleştirmeyi önerdi. Birlikte koltuğu yerleştirdikten sonra kendisini oturtup, ayaklı lambayı pencerenin yanından aldı ve oda kapısının solundaki köşeye koydu. Odadaki düzenin mutlak değişmezliğine boyun eğmeyeceğini göstermek istiyor gibiydi. Odadaki eşyaların yerlerini değiştirirken onu izliyordum uzun ve durgun günlerden sonra. Kendisine yardım etmeyi önerdiğimde, “Yapacak bir iş kalmadı,” dedi, “şimdi çayı koyup geliyorum.” On on beş dakika ortalıkta gözükmedi. Kapıda göründüğünde elinde bir kutu vardı ve doğruca müzik setinin başına gitti.
Büyük koltuğa oturmuştuk ikimiz de; çok sevdiği Mozart’ı dinleyecektik birlikte. Müzik birdenbire taze tınılar ve çekilen yayların çıkardığı ses zenginliği ile yeniden düzenlenmiş odayı doldurdu. Kulaklarımız müzikte pencereye çevrilmişti bakışlarımız. Akşam oluyordu. Başımı hafifçe omzuna dayadım.
Cebinde taşıdığı, üzerine onun adını yazmış olduğu kâğıda, arada bir kısa satırlar ilave ederdi. Bunlar sırası gelince ona açacağı, daha doğrusu ona önereceği gezi programı gibi şeylerdi. Örnekse İtalya’ya geziye çıkmayı önerecekti ona.
Ona bu yolculukları birlikte yapmayı önerirken, gidebileceği birçok güzel şehir olan Trieste’den bindiği trenin önce hevesle nasıl İtalyan kırlarına daldığını, kasabalardan köylerden geçerken içinde yaşadığı dünyanın İtalyan coğrafyasındaki bu küçük yerleşim yerlerine pencereden nasıl dikkatle ve merakla baktığını, trenin durmayarak geçtiği istasyonlarda, sabah masumiyeti içinde bekleyen insanları selamlama isteğinin içinde nasıl yeşerdiğini ve yaptığı kahvaltının ağzında bıraktığı tat ile burnundan gitmeyen kahve kokusunu anlatacaktı.
Bir cumartesi sabahı telefon edip kendisini kahvaltıya davet etmişti. Vakit kaybetmeden giyinip onun evinin yolunu tutmuştu. Verandada ayakta beklerken bulmuştu onu; düşünceliydi. Eve girer girmez boynuna sarılmış ve kızının çağırdığını, Amerika’ya gitmek zorunda olduğunu söylemişti.
Sık sık arıyor, hatrını soruyordu. Geleceğini söylüyordu ama ne zaman geleceğini söylemiyordu.
Birdenbire karar vermiş, bu kış günü, hem de öğleden sonra adanın yolunu tutmuştu. Vapurdan indikten sonra çarşıya uğramadan evine çıktı. Ev çok soğuktu. Paltosunu çıkarmadan, onu kendisine gelirken görebildiği pencerenin önüne oturdu. Gözlerini kapayıp birlikte geçirdikleri günleri gözünün önüne getirdi.
Sonra pencereden kış rüzgârlarının hırpaladığı bahçeye dalmış bakarken, komşu evin önünde üzerinde sarı lacivert çizgili bir forma olan bir çocuğun bir köpeği tekmelediğini gördü. Siyah küçük köpek acı içinde havlıyordu; çocuk eve girmişti. Koşup köpeği kucağına almak okşamak, nemli burnuna dokunmak, hüzünlü gözlerine bakmak, ve yine göğsüne bastırarak okşamak istedi; yoksa bir şeyi eksik bıraktığı duygusu yakasını bırakmayacaktı. Merdivenleri indi, evden çıkıp komşu bahçenin alçak duvarına kadar yürüdü. O sırada evinden çıkmış olan çocuğa “Niye bu köpeği tekmeliyorsun, canını acıtıyorsun” diye çıkıştı. Çocuk eve doğru baktı, annesine seslendi. Evden çıkan şişman kadın, elleri belinde “Siz işinize bakın beyefendi” dedi “o köpek bizim köpeğimiz.”
Eve döndü. Bir kâğıda özenle “Seni çok özledim. Nerelerdesin?” diye yazdı. Kâğıdı zarfa koyup evden çıktı; onun evine doğru yürümeye başladı. Akşam erken inmişti, hava kararıyordu. Mektubu kapının altından içeriye doğru iteledi. Kapının önünde biraz duraladı; ışıklı bir vapurun denizde sessizce kayarak adaya iyice yaklaştığını gördü. Vapur onu biraz şaşırtmıştı. Başını çevirip, adanın, çöplüğünün bulunduğu arka tarafına doğru yürümeye başladı.