Kitap-lık
Sayı: 132 / Kasım 2009
Hava yağmurlu, otobüsler yine tıklım tıklımdı. İstiflenmiş İstanbulluların arasından, akbil bipbipleri eşliğinde arka tarafa doğru ilerledim. Islak montlardan, şemsiyelerden ve çantalardan yayılan koku otobüsün içindeki havayı iyice dayanılmaz kılarken, bir yeşerip bir soluyordu etrafımdakilere karşı sempatim. Şoförün yolculara para üstünü verişindeki ağırlığa, şu hengâmede kitap okumaya çalışan ineğe ve aynasını çıkartmış türbanını düzeltmekle uğraşan tipe sinir oluyordum. Annesinin kucağında yayılmış esneyen süveterli oğlan, bir eliyle düşmemek için kayışa tutunup diğeriyle cep telefonundan mesaj gönderen şu genç kız, yanındakine pastil veren yakışıklı ihtiyar falansa, sevgi uyandırmışlardı içimde.
İstinye’den Beşiktaş’a doğru sahil yolunda ilerliyorduk. Yol her akşam olduğu gibi dopdoluydu. Kendime orta kapının orada bir yer açtım, sırtımı cama dayadım. Otobüs yolcularını bir sağa bir sola hunharca sallarken, ben sabit durabiliyor, eve dönüşümün keyfini çıkarıyordum. Böyle sabit vaziyette, kulağımda sevdiğim türden bir müzik de varsa, cins cins yolcuları çaktırmadan inceleyerek, üstelik Boğaz ve sahilde dolaşan, balık tutan, kestane ve mısır satan İstanbullular manzarama fon oluştururken, otobüste bir saat geçirmek çok da koymaz bana. Kendimi bir filmdeymiş gibi hissederim.
Otobüs dura kalka ilerler, genç kızın parmakları telefonunun üstünde hızlı hızlı hareket etmeye devam ederken, Bebek dolaylarında bir kırmızı ışığa yakalandık. Yağmur damlaları denizin üstünü deşiyor, dalgalar iyice yükseliyor, deniz kenarındaki taşlarda patlayanlar yola kadar köpük köpük taşıp arabalara sıçrıyordu. Sabırsız taksiciler ve mesai bitkini sürücüler otobüsümüzün arkasında sıralanmışlardı. Trafik ışıklarından, farlardan, stop lambalarından ve dükkân tabelalarından yansıyan kırmızı, sarı ve yeşillerin otobüs camlarında biriken damlacıklardaki akisleri beni yine mutlu ediyordu. İstanbul’un akşamüstü alacalığı otobüsün içinde renkli bir loşluk yaratıyor, filmime gereken atmosferi sağlıyordu.
Kırmızı ışığın olağandan biraz daha uzun süre yandığını fark ettiklerinde, yolcularda bir kıpırdanma oldu. Evlerine dönmek için sabırsızlanan İstanbullular birbirlerinin kafalarının arasından ve omuzlarının üstünden dışarı bakmaya çabalıyor, homurdanıp şikâyet ediyordu. Kitap okumaya çalışan tip sinirle kitabını kapatıp çantasına kaldırdı. Ben de kulaklıklarımı çıkartıp ne olduğunu daha iyi anlamaya çalıştım. Genç kız telefonunu cebine koydu, meraklı gözlerle dışarıya bakıp derin bir of çekti. “Niye yeşil yanmıyor kardeşim, gerçek mi bu ya?” diye arkalardan genç bir erkek sesi yükseldi.
Üç dakika geçti, ama yeşil ışık yanmadı. Otobüsün içinde cıkcıklamalar çoğalıyor, arka sıralardaki arabalardan gelen korna sesleri giderek yükseliyor, bu sesler de şoförün arkasında oturan yaşlı teyzenin mırıltısına ve sileceklerin ritmik gıcırtısına karışıyordu. Otobüsün hemen arkasındaki cipin sürücüsü birkaç defa uzunları yakıp söndürdükten sonra kornasına öyle bir abandı ki, annesinin kucağında çoktan derin mi derin bir uykuya dalmış olan süveterli çocuk bir anda uyandı, ama ağlamadı. Kırmızı ışık, trafik lambasının en üstünde gururla parlamaya devam etti.
O sırada ihtiyar bir çift otobüsün kapısını tıklattı. Burası durak değildi, biliyorlardı, hatta akşamüstü yürüyüş yapmak için çıktıklarından yanlarına para dahi almamışlardı, ama bir anda çok ıslanmışlardı, şoförbeyoğlum onları bir sonraki durağa kadar içeri alır mıydı? “Elbette anne” dedi şoför; ihtiyarları içeri aldı. Genç kız bir an, muhtemelen böyle hoşluklara şahit olduğu zamanlarda hep yaptığı gibi, tebessüm etti.
Neredeyse beş dakika geçti. Otobüsün solunda, yine hemen trafik lambasının dibinde duran otomobil, daha fazla sabredemeyip gaza bastı ve kırmızı ışıkta geçmiş oldu. Elbette arkasındakiler de onu takip etti ve bir anda otobüsün solundaki araçlar ilerlemeye başladı. Otobüsün arkasındakiler de şerit değiştirip otobüsün yanından geçip gidiyordu. Bir tek otobüsün hemen arkasında duran cip korna çalmaya devam ediyordu. Yine arkalardan bir adam, gereğinden daha yüksek bir sesle, “Kaptan, bas gaza hadi, beklemeyelim biz de” diye bağırdı; artık türbanının düzgün durup durmadığını umursamayan kadın “Belli ki bozulmuş ışık” dedi; kucağında süpermarket poşetleri taşıyan bir teyze “Hadi şoför bey biz de ilerleyelim artık” diye seslendi; bir diğeri “Kaptan ne bekliyorsun, hepimiz evimize gideceğiz” dedi.
Otobüs şoförü ise, nedense, ne yolculara cevap veriyor ne de gaza basıyordu. Arkadaki cipin sürücüsü sonunda manevra yapmayı becermiş, otobüsün yanından geçip gitmiş, giderken de uzun uzun kornaya basmıştı. Babacan tipli bir adam, kendisinden beklenmeyecek bir fevrilikle şoföre, “Sağır mısın be adam, hadi ilerle” diye bağırdı. Yanındakine pastil veren o yakışıklı ihtiyar, “Şoför bey bari kapıları açın da, isteyen insin yürüsün” dedi. Şoför de hiç ikiletmeden üç kapıyı birden açtı. Yolcular, ilk anda ne yapacaklarını bilemediler. Belli ki cins bir şoföre denk gelmişlerdi işte; ama ne yapsınlar, boğazına mı sarılsalardı? Biri hâlâ tatlı dille şoförü ilerlemeye ikna etmeye çalıştıysa da başarılı olamadı.
Birkaçımız hariç bütün yolcular, gönülsüzce, ya şoföre, ya trafiğe, ya kırmızı ışığa ya da yağmura sessizce küfrederek otobüsten indi. Otobüs bir iki dakika içinde neredeyse tamamen boşaldı. Durak pek uzak sayılmazdı, çoğu oraya yürüyüp bir sonraki otobüsü bekleyecek, bazıları bu arada sigara da içecekti. Beklemeye alışkınlardı nasılsa; üstelik bizim otobüsün havasızlığından sonra hafif yağmurlu bir Boğaz havası tercih edilmeyecek şey değildi. En son otobüse yeni binmiş olan yaşlı çift de birbirlerine kaş göz yapıp anlaşarak inince geriye bir tek ben, şoför, hâlâ ayakta duran o genç kız, bir de, daha önce otobüsün kalabalığından fark edemediğim, arkalarda bir yerde oturmuş ağzından salyalar akıtıp hırıltılar çıkartan yarım akıllı bir adam kaldı.
Yolcular inince otobüsün içi gözüme deminki halinden daha küçük ve biraz da zavallıca gözüktü. Yerlerdeki çamur, lekeli koltuk kılıfları, tutunma demirlerindeki çakı kesikleri... Şoför, dikiz aynasından hepimize kısaca baktı ve kırmızı ışığın yeşile dönmeyeceğine emin oldu ki otobüsün motorunu durdurdu. Nedense hâlâ ayakta bekleyen genç kız yanımdan geçip koltuklardan birine oturdu. Homurdananlarla küfredenlerin ve korna seslerinin yokluğunda, sadece dalga ve silecek sesleri ile otobüsün yanından geçen arabaların vızıltısı duyuluyordu. Bir de, arka tarafta oturan adamın çıkarttığı sevimsiz hırıltı.
Orta kapının dibinde durarak biraz daha oyalandım. Başka türlü düşününce, otobüs sıcak ve sevimli de gözüküyordu aslında. Dört kişi, iki dakikalığına bir aile olmuş gibiydik. Böyle hissedince de zaten, daha fazla beklememin saçma olduğunu fark edip kulaklıklarımı taktım, müziği başlattım, otobüsün kapısının açılması için düğmeye bastım ve dışarı çıktım. Şiddetini biraz azaltmış yağmurun altında karşıya geçip eve doğru yürüdüm. Tam da bizim evin önünde durmuştu otobüs.




