Italo Calvino
Sayı: 132 / Kasım 2009


     

Mehmet Bozgan: İnancın ve İsyanın Şiiri
Orhan Kâhyaoğlu



Mehmet Bozgan’ın yeni çıkan üçüncü ve son kitabını okuduğumuzda, baştan beri varolan bir kanaatimizi çekinmeden vurgulayabiliriz. Şair, ilk gününden beri, modern bir ilahi yazıyor. Şiirinin kaynaklarında Ortadoğulu bir ben ve İslami dinsel–kültürel referanslar ne kadar belirleyici olsa da, şair öz itibariyle varlıktan hiçliğe uzanan bir yolculuğun şiirini yazmakta: Yazdığı, aslında, bir mültecinin şiiri. Ama bir ülkeden diğerine göç etmek zorunda kalan değil, ruhu sınır tanımadığı için, aslında hiçbir coğrafyada duramayan, daimi iç göç yaşayan bir insan ruhunu yansıtmakta: Bunda, şairin sözcük evrenindeki zenginlik belirleyici. Arapça, Farsça ve Osmanlıcadan Türkçeye evrilmiş, sesi ve ritmi inanılmaz zengin sözcük dünyasına, kendi öz dili olan Kürtçenin katkıları da eklenince, şairin dilsel aurasındaki çağrışım çeşitliliği, Bozgan şiirinin biricik nitelikleri arasında. Bu şiirin, yerleşik olamamasının belki en önemli nedeni de bu.
Bu şiir, kent kültürün kozmosunun tamamen dışında duruyor. Sanki bu duruma bir alternatif oluşturmak adına, Ortadoğu’nun geleneksel kültürleri, mitleri, masalları ve söylencelerinden dolayımlı olarak yararlanıyor. Hatta yer yer, İslami referans ve inanca dair ideolojik değerlerin bazı şiirlerde bir “isyan” imgesi içinde yer alışına şahit oluyoruz. Tam bu bağlamda, şairin, son elli yılın Türkçe yazılan modern–mistik şiir geleneğiyle birtakım bağları olduğu hissedilebiliyor. Öte yandan, Tasavvuf ve Divan şiirinin birtakım esintilerine form ve duygu açısından rastlanabiliyor. Bir tür modern ilahiler yazmasının asıl nedeni belki de bu esinler.
Tüm bu kaynakların, bir de çeyrek yüzyıldır bir trajedi yaşayan Kürtler ve Kürt Kimliği’ne dair bir bağı da var. Şairin, değindiğimiz tüm Ortadoğulu kaynaklar kadar, Kürt kimliğine yapılan baskılarla da hesaplaştığı söylenebilir. İşte tam bu bağlamda da, şairin, bir süre önce tanımlamaya çalıştığımız Yeni Doğu Şiiri’yle de bir akrabalığı var. Bozgan şiirinin bu yeni açılım içindeki tek ayırıcı özelliği, şairin, diğer şairler gibi, kent kozmosuyla kendi kimlik sorunsalını çatıştırdığı bir şiire hiç yakın durmayıp; tam anlamıyla Doğulu trajediyi, Doğu’nun dilinden, kültüründen hareketle, kenti topyekün dışlayarak bir şiir diline dönüştürmesi. Önemli ortak noktaları ise, kökleri tam anlamıyla Doğu kültürlerine yaslanan bir varlık sorununu tüm hakikiliğiyle şiirlerine yedirmeyi becermeleri.
Daha önce de vurguladığımız gibi, Bozgan’ın şiirine yedirdiği ben sorgusunun ne Necip Fazıl, ne Ahmed Arif ne de Sezai Karakoç’un Doğu algısıyla, şiir sorunsalıyla bir akrabalığı var. Yakarış ve haykırışın sesi, çağrışımları bu şiirde yeni ve ilginç bir vücudu ortaya çıkarıyor. Bozgan, bu şiiri üretirken, hiç mi aksaklık yaşamıyor. Bence yaşıyor. Sesi ve ritmi oturtmak adına, bağlaçlara sıkça yöneldiğini görebiliyoruz. Ama tüm bu durumlar, Bozgan’ın şiirindeki ses rengini ve tonlama gücünü düşürmüyor. İçinde bulunduğu coğrafyanın sözcük, ses ve ahenk zenginliğine o kadar hâkim ki, bazı zorlamaların ilk okumalarda farkına varılamıyor. Bu şiirin ilginç özelliklerinden bir başkası, şiirlerin kendisinde bir poetik tavrın da izlerine rastlanması. Bu poetikanın temellerinde ise, ben’le trajik olan arasında hep örtüşme, kesişme alanları doğabiliyor. Şiirdeki bu söylemin, politika dışı olduğunu söylemek de imkânsız. Ama politika, şairin şiirinde ürettiği trajik durumların asıl kaynakları durumunda. İşte tam bu bağlamda, şiirde az da olsa İslami politik göndermelere rastlanabiliyor. Ya da Kürt sorunu ve trajedisini şiirine açık biçimde yedirmeye çalışan bir şair de var karşımızda. Tüm bu kesitler, özellikler, şairin varoluşsal sorunundan hiç uzak durmadan dizeye, kıtaya dönüşebiliyor. Hatta üç kitapta da şiirlerin büyük çoğunluğu ya da ağırlığı Doğulu kimlik ve varoluşsal sorguya yaslanıyor. Hem de, tasavvufi yönelimlerden sıkça feyz alarak. Bilgelik ve isyanın iç içe örüldüğü şiirler bunlar. Yaşanan zulümlere isyanıyla, yakarışları aynı dizelerin, kıtaların parçası oluyor. Tanrı’yı ne kadar kutsasa da, kendi ben’i onu tepkiciliğe, isyana itiyor: Bu ben, biraz da Ortadoğululuğun olmazsa olmazı gibi. Bu şiirlerin ortaya çıkışında Doğu’nun masal ve mitlerinin, şairin varoluşunun bir başka harcı olduğu söylenebilir. Bu yüzden, hemen tüm kitap ve şiirlerde iblis, ifrit, yılan v.s. kötülük sembollerine sıkça rastlanıyor, şafak, yıldız, alaz v.s. sözcüklerse bir ilahi algısının karşılıkları olarak bulunmakta.
Bozgan’ın her biri, modern ilahi özelliği taşıyan kitaplarını, 2000’li yıllarda üretilen yeni şiir açılımları içinde biricik bir örnek olarak düşünmek gerek. Yeni kent kültürünün, kozmopolit hayatın ürettiği sözcük evreni ve modern şiir algısına hiç eklemlenemeyen yapıtlar olması, bu şiirin çarpıcı özelliği. Bugün, kent duyarlılığının, çatışkısının, yalnızlık ve yabancılaşmanın yarattığı baskıya karşı, Bozgan sanki daha uhrevi ve daha politik bir kozmosu şiirinin parçası kılıyor. Bilinen modern şiir beğenilerinin dışında bir modernist algıyı işaretliyor: Belki, bir tür modern gelenek takipçisi. Ayırıcı yanı, bu şiir yapısını oluştururken yaslandığı dilsel ve sözcüksel zeminin artık pek rastlanmayan bir imge evrenine dönüşmesi... Ortaya, “büyülü” diyebileceğimiz bir şiiri çıkarması.
Bozgan’ın kitaplarında dikkat çeken bir başka özellik, ilk kitabından itibaren, şairin, değindiğimiz birikim ve sorunsala yaslanarak tek bir şiir yazması. Kitaplar art arda çıktığında, değindiğimiz tüm özellikler kitapların her birinde ağırlığını koyuyor. Oyun’a hiç elvermeyen, tutkusuz varolamayan, kaynakları ve evreni hep kendine münhasır olan bir şiir bu: Tutku, bu şiirin olmazsa olmazı. İnanç, mayası. Yaşadığı coğrafyanın politik gerginliği ise, şiirindeki çatışkı ve gerilim duygusunun kökleri durumunda: Tasavvufla isyan, ruhundaki zıt kardeşler gibi. Doğu’nun arkaik kültürleriyle bugün arasındaki köprüyü en iyi biçimde, mitler ve efsaneler yoluyla kuruyor. Kaçınılmaz olarak, halk şiirinin birtakım özellikleri bu şiirin içinde nadiren yakalanabiliyor. Varoluşsal düzlemdeki kayganlık ve hiçliğe doğru yaptığı şiirsel göçler olmasa, bu şiirin asıl yapısının, vücudunun da kolay şekillenmeyeceği açık. Ama tüm bu özellikler, şairin “kutsal”ın peşinde olduğu anlamına gelmez. Bu yüzden, Bozgan’ın şiirindeki “aşk”ı da duygusal bir ikilik olarak algılamak gerek. Onun için tanrı, sonsuzlukla eş anlama geliyor. Aşk da, bir yanıyla sonsuzluğu, ulaşılmazlığı imliyor. Öte yandansa, gündelik hayatın içinde yaşanan aşka da sahip çıkmakta. Ama daha çok imge yoğun bir dille! Sevgiliye duyulan aşkla Tanrı aşkı arasında bağlar kurmak için çok uğraş veriyor. Ama birçok kez bu aşk duyguları birbirinden kopuk bir biçimde var olabiliyor; tüm kızgınlığı, kırgınlığı, gerilimiyle. Yani, şair aslında bir ruh rençberi de. Aşkı aşk yapabilmek için, kendi ben’inin vereceği uğraştan hiç vazgeçmiyor. Yani, son cümlede has bir Ortadoğulu âşık olarak varolmaya çabalayan bir âşık durumunda.
Şairin, kendine has bir gizemi şiirin altyapısını oluşturmuş durumda. Tek sorunu, şiirlerin yapısının, teknik özelliklerinin yer yer aksayabilmesi, sesi, ahengi yakalarken; bağlaçlara, eklere fazla bağlanması. Sıkı sıkıya bağlı olduğu birtakım sözcüklerle büyülü bir ilişkisi olduğu açık. Bu durum, yer yer, sözcük evrenin de bir riski beraberinde getiriyor. Bizim okumalarımızda bir duygusal-politik ikilemi doğuran şiir kesitlerini biraz daha açmak gerek: Şiirlerdeki İslami göndermelerin büyük ölçüde kültürel olduğu tespit edilebilir ancak bazı küçük kesitlerde şairin ideolojik algısıyla inanç sistemi arasında açık buluşmalara da rastlanmakta. Dolayısıyla ideolojik sorunsaldan dolayı biraz zorlama yazılan dize veya kıtacıklarla karşılaşılabiliyor. Ahenk ve ritim açısından, Bozgan’ın şiirine kökten uzak kesitler değil bunlar. Ama bu kesitler baştan beri vurguladığımız varoluşsal sorgunun dışında durduğu hissiyatını ön plana çıkartıyor.

(...)