Kitap-lık
Sayı: 134 / Ocak 2010
Kalkmalıyım, doğum günüm bugün. Tastamam yetmiş beş oldum. Kabotaj Bayramında doğmuşum, anlı şanlı kutlanırdı çocukluğumda, annem ‘kızımın şerefine’ derdi, kıskanırdı herkes.
Kabotaj Bayramı epeydir kutlanmıyor galiba, ya da benim haberim olmuyor, çoluk çucuğa soruyorum bilen yok.
Yetmiş beş yaş, yetmiş beşinci sene-i devriyem diyorum kızıyor Gönül. Bu yaşa gelince dünyadaki konukluğunun sonunu görebiliyorsun, seksenleri hayal etsen de.
Belirli bir problem yok görünürde, sağlığım iyi, hareketliyim, bir işim olsa çalışabilirim de. Sabahları erkenden bitiriyorum bu küçücük evin işini.
Gönül diyor ki, para kazanabilirmişim oturduğum yerden, belki haklı ama aklım çıkıyor benim, anlamıyor Gönül.
Şu çürümüş hava boğacak beni, açtırmıyor camları bu kız, uyumak istiyor sabahları, yoruluyor biliyorum, biricik torunum benim, uyusun varsın, işine gidince açarım her yeri.
Evin babası Gönül, azıcık maaşıyla çırpınıyor işte, ben de paralanıyorum ekonomi yapacağım diye. Yine de öyle zorlanıyoruz ki nine torun.
Hayat geçip gidiyor bir yandan, iyi birini bulup evlenebilseydi Gönül, gene yapardım işlerini, çocuklarına da bakardım. Allahtan bu ev bizim, arka bahçeye bakıyor, karanlık biraz ama kaloriferi var, ne yapardık odun-kömür derdine düşseydik her kış, kadın başımıza?
Kocamdan kalan tek şey, küçük müçük, iyice eskidi artık.
Bir de yüzüğüm var, hiç çıkarmadım parmağımdan, öldüğümde biri çıkarıp verir Gönül’e, o da saklar belki bir kutunun içinde.
Öldüğümde kim koşacak Gönül’ün yardımına?
Kış mış olmasa bari, doktorluk bir durum da yaşanmasın, sessiz sedasız gidivereyim yatağımda.
Ne ölümden korkuyorum ne hesap vermekten, kötü bir şey yaptım mı şu ömrümde? Belki bilmeden?
Gönül kalkar şimdi, çayı koymalı.
Akşam söz verdim, tamam dedim, şimdiyse, gün ışığında öyle korkuyorum ki.
Kız zorda, biliyorum, elimden geleni yapmalıyım, hiç başıma gelmediydi böyle işler, dilencilere para veremezdim ben, cimrilikten değil, utanırdım, sıkılırdım.
Kendimi alıştırsam…
Sessiz oturup orda, kimseyle konuşmadan, ne çiçekçi kadınlarla, ne simitçiyle.
Olan bitenin farkında değilmişim gibi davranabilir miyim?
Hiçbir şeyi görmeden, duymadan kaç saat dayanabilirim?
Hem oturup hem de yokmuşum gibi?
Ya biri tanırsa beni, ne yapsam?
Gönül, başka bir yol mu bulsak yavrum, ninen aklını kaçıracak yoksa, tuvalet bekçiliğine de razıyım, ne olur Gönül, dinlemiyorsun beni hiç…
* * *
Nine torun uzun uzun sustular kahvaltıda, Gönül uykulu ve asık suratını düzeltti biraz.
— Çok düşünme, hepsi hepsi ilk günün zorluğu. Kim fark edecek ki, ne arkadaşın kaldı ne akraban. Orada oturacaksın, yapacağın tek şey bu, yorulmuşsun da dinleniyormuşsun gibi, o kadar.
— Fincana para koyduklarında bir şey diyecek miyim?
— Hiçbir şey deme, teşekkür anlamında hafifçe gülümsersin, parayı veren de güleryüzlü bir yaşlı kadına yardım ettiğine memnun olur.
— …
— …
— Şemsiyemi alayım mı?
— Olur mu canım, bir de kahve iç bari, yardım etmek isteyecekler sana, lüks içinde olmayacaksın. Gölgede otur, sessiz dur, yeter.
— …
— Bak Nesrin’in halasına, aidat borcunu ödemiş, telefonu açtırmış. Çıt çıkarmadan oturuyor o köşede, gelip geçene gülümsüyor yalnız, bana da öyle gülümsedi, fincanında kâğıt para bile vardı, konuşayım dedim, izin vermedi, bakışlarıyla hem de, tek laf etmeden, öyle ustalaşmış artık.
* * *
Gönül gitmek üzere hazırlandı, bir yandan da son uyarılarını sıralıyordu:
— Beton banklar var ya, tahtalısına otur, betona oturursan üşütürsün, hava sıcak ama beton çeker. O büyük beyaz fincanı al yanına, ne çok uzağına koy, ne çok yakınına, anlaşılır zaten.
* * *
Yaşlı kadın ağır ağır toparladı evi, odaları havalandırdı, giyinip çıktı.
Büyük fincanı almamıştı yanına, üzerinde yabancı dilde yazı olanı uygun bulmuştu, küçüktü fincan, olsun, daha iyi.
Yürüdükçe tüm gövdesini bir fincan gibi duyumsamaya başladı, sıcaktı hava, yol uzadıkça uzuyordu, yürümek terletmişti sırılsıklam, Caddeye geldi, tahtalı bankın önünde durdu, derin bir kuyuya düşüyormuş gibi oturdu.
* * *
On beş-on altı yaşlarında iki tip, birbirlerine vura vura gülüyor, ayrılmıyorlar kadının yanından.
— Ulan Ertan ben söylüyorum teyzeye, ya da bi yerden düz bi fincan alıp verelim, bu daha uygun diyelim.
— Karışma oğlum, sana ne!
— ‘I’m a bad girl” yazıyor fincanda be, nerden bilsin kadın, alıyorum ben dümdüz bi kupa, dur, bekle biraz.
— Nerden bulacaksın düzünü şimdi, arıza herif, bırak öyle kalsın, bilmiyor işte, daha iyi ya!
* * *
Ertan’la arkadaşı yine kıkır kıkır gülerek geçip gidiyorlar yaşlı kadının önünden, kadın arkalarından bakıyor, neye güldüklerini bilemiyor.
Konuşsa mıydı çocuklarla, Kabotaj Bayramını sorsa mıydı?
Başka bir şeye gülüyor olmalıydılar, evet, kendi bildikleri bir konudan söz ediyorlardı, rahatladı biraz. Ya başka birileri de gülerse o çocuklar gibi, öyle, yanına sokulup yüzüne bakarak? Yüzü? Bir aynacığı da yok ki yanında.
Gitmek için çok erken…
Para veren de olmadı daha…
Gözlerini kapadı, bir doğum günü dileği tutmalı, 40 kez tekrarlamalıydı içinden.
Ellerini kavuşturup kalbinin üzerine koydu, öylece kaldı.
Gelip geçenler kadının bu duruşuna bakıyor, yürüyüşlerini yavaşlatıyorlardı.
İkindi vaktiydi.
Caddeye can veren poyraz esintisi başlamıştı.




