Kitap-lık
Sayı: 134 / Ocak 2010
Sabah saat 07.00. Durgun deniz.
Kıyı boyunca yürümekteyim. Eski doğal halini unutturmak istercesine deniz kıyısına özenle yapılmış yürüme yolunda ilerlerken, anıları kurcalıyorum. Bu kıyılar ben çocukken nasıldı? Hayalimde görmeye çalışıyorum. Güney Marmara’dan yola çıkan tembel bir rüzgâr saçlarımı yalıyor. Elimle saçlarımı düzeltmek istiyorum. Saçlarım sert ve cansız, yine de kesmemekte direniyorum, ensemde gelişigüzel topluyorum. Belki de bir detay olsun eskisi gibi kalsın istiyorum.
Söylerken içimi acıtan zalim bir şarkıyı, yorgun dudaklarımdan tembel rüzgâra bırakıyorum. “Eskidendi çok eskiden...” Bu şarkıları yapanların, bu bezgin sabah rüzgârıyla gözlerinden öpmek geliyor, içimden. Şarkılar besteleri ve güfteleriyle beni nicedir en ince yerimden vuruyor da, hiç umursamıyorlar. Onların benim için de söylendiğini düşlüyorum. Benim duygularımı başkalarının sözden de öte, şarkılara dönüştürmelerine hep şaşırıyor, gıpta, hüzün ve sevinç arasında gidip geliyorum. Yutkunamıyorum, ağlamamak için kendimi sıktıkça büyük bir lokmayı iyice çiğnemeden yutmaya çalışmanın verdiği fiziksel acıyı boğazımda duyuyorum. Yaşanmışlıkların çaresiz pişmanlığı yenir yutulur gibi değil.
İstanbul hâlâ uyuyor. Ufka bakıyorum, kalın bir sis karşı kıyıyı inatla gizliyor, ışıklar bir bir sönmeye başlıyor, umut vermesi beklenen sabah, biten geceyi kovuyor artık. Bu dev şehrin üstüne oturan kirlilik bulutu da adaların önüne sisten öte, gri bir tül çekmiş. Bir zamanlar bu kente yakışan nazik, sevecen ve huzurlu İstanbul insanı şimdi üstünkörü, tekdüze ayrıntısız ve farkındalıksız yaşayan, böyle yaşamaya alıştırılan, çevresine anlaşılmaz boyutta hınçlı, hoşgörüden yoksun, sevgisiz, öfke kusan bir kalabalığa dönüşmüş. İstanbul da bu ağır yükü ister istemez taşımaya zorunlu kılındığından olsa gerek, yıpranmış ve yenilgiyi çaresizce kabullenmiş yaşlı bir şehir artık. Kendimi İstanbul’a benzetiyorum ama şehrim yine de ve hâlâ güzel.
İyice denizin kenarına yaklaşıyor, bir yandan çevreme bakıyorum. Yürüme yolunda benden başka bir kul olmamasına karşın çok dikkatliyim. Kimse ne yapmak istediğimi anlamamalı, ama deniz anlıyor beni. Tembel rüzgâr birdenbire duruyor. Güzelim Marmara şimdi bir göl. Çok özlemişim onu. Ondan uzak yıllarımda ona duyduğum doyumsuz özlemin niceliğini duyuyordum ama, derinliğini şimdi, ona kavuşunca daha kesin duyumsuyorum. Gövdemin elverdiği kadar durgun denize eğiliyorum, biraz daha, biraz daha. Durgun suda yüzümü bulamıyorum ya da göremiyorum. Deniz eskisi gibi berrak değil ya da ben, kendimi tanıyamıyorum. Aynalardan uzak duruyorum yıllardır. Aklıma gelmiyor aynaya bakmak. İstemiyorum.
Çocukluğumun doyumsuz yazlarında Suadiye iskele gazinosunda annemle oturup babamın 18.15 vapurundan çıkmasını beklerken, aynı suda çocuk yüzümü görebilirdim. Bunu çok iyi anımsıyorum. Çömeldiğim noktadan zorlanarak ayağa kalkmaya çalışırken denize düşmeme ramak kalıyor ama düşmeden kalkabiliyorum. Çevreme bakıyorum, kimsenin beni görmemiş olmasına seviniyorum. O sıra tam arkamda birinin durduğunu fark ediyorum. Hayretle yüzüme bakıyor. Hızla oradan uzaklaşma isteğimden bir an için vazgeçip, ben de onun yüzüne bakıyorum. Bana bir şey söylemesini bekliyorum, söylüyor:
— Son anda vazgeçtiniz...
— Hayır, suda yüzüme bakıyordum.
Delikanlı daha şaşkın bakıyor. Neyse ki hemen kendime gelip susuyorum. Bu genç yabancıya nasıl anlatabilirim? Anlatacak kadar uzun konuşmak olanaksız ve nedenlerim de herhalde onun ilgisini çekmeyecektir. Üstelik zaman da, gerek de yok.
Zamansızım artık. Bu şehrin benimle özdeşleşen bir yanı da bu şimdi. Biraz zamanı olsaydı bu şehrin, o gencin ve de benim onun beni dinlemek istediğine umudum, en azından sabahın bir saatinde yaşamına son verdiğini sandığı birini izlemek yerine, kolundan tutması gerektiğini söylerdim. Beni kurtarmaya çalışmasının asıl onun için gerekli olduğunu, gidecek çok yolu olduğunu, böyle bir durumda engel olmaya çalışmadığı için duyabileceği pişmanlığın bir gün onu da aynı sona götürebileceğini söylerdim. Belki bu da çok az bir olasılık, yanılıyorumdur...
Bir iki adım attıktan sonra zor ve uzun bir savaştan çıkmakta olmanın verdiği rahatlıkla gülümseyerek delikanlıya dönüp “Bol şanslar, dilerim senin yolun açık olur” diyorum. Hâlâ gözlerinde bir ışık yok. Anlayamıyor. Yaşamı basit algılamanın büyük bir şans olduğunu da henüz bilmiyor. “Hep böyle kal” deyip yürümeye devam ediyorum...
Onun yerinde olmak istemezdim, yolun başında olmayı hiç istemezdim. Yolumun sonuna yaklaşmak şimdi beni mutlu ediyor, bir kuş kadar hafifim, sona yaklaşma korkusu duymaksızın hızla yürümeye devam ediyorum.
Tekrar denize bakıyorum... Martılar gülüyor. Gakk gakk gakk... Onların beni anladıklarını seziyorum. Yenilgiyi hafife alıp gülerek kabullenmek aslında bir karamizah ve herkesin de harcı değil tabii. Kendimi de martıları da beğeniyorum. Martıları güldürebiliyorum, en azından. Beni anlıyorlar. Sonunda yaşadıklarımı hafife alabiliyorum. Gerektiği gibi, gerektiği kadar örselendikten sonra anlıyorum suyun dilediği gibi aktığını ve de akacağını. Acımasız ve zor olan doğal süreç böyle çünkü.
Sabah saat 06.00. Kaba dalgalı.
Birden omzuma bir el değmişçesine uyanıyorum. Her tarafım tutulmuş. Koltuk minderlerini yere serip oracıkta uyumuşuz ama ne gam, mutluyum. Mutluyum, çünkü sonunda varlığımızdan, gücümüzden, yaşananlarla adamakıllı örselenmiş sevgimizden arta kalanları toplayıp İstanbul’a dönebilmiş olmak, en azından beni yıllar boyu giderek tüketen İstanbul hasretinden kurtarıyor.
Artık her şey dünden daha kolay olacak diyorum, çünkü burada, kendi şehrimdeyim. Çevreme bakıyorum ev bomboş. Köşede bir koltuk, yanında baş belası eski bir televizyon yerde duruyor. Yanımda yatan eşimin yorgun yüzüne, aslında küçük olan, artık daha da küçülmüş yorgun gözlerini örten kırışmış gözkapaklarına bakıyorum. Başını okşamak isterken, vazgeçiyorum ama üstünü iyice örtüyorum. Beraberliğimizle ilgili yaşadığım ikilemler, hatalarını hoş görmeme hâlâ izin vermiyor.
Yavaşça kalkıp mutfağa gidip bir çay koymak istiyorum ama mutfak kolilerinin hiçbiri açılmamış. Mutfak eşyalarımızı nedense beğenip almadılar. Annemden kalan meyve resimli tabaklarımın bana kalmasına seviniyorum.
Tekrar oturma odasına dönüyorum. Ali hâlâ yerde uyuyor. Ne kadar yaşlanmış olduğu perdesiz pencereden içeri giren sabah güneşinde daha iyi görüyor. İkimiz de her türlü yokluğa direnebilmiş ama yorulmuş ve yara almış bir beraberliği, yalnızlığa yeğ tutuyoruz artık. Gençliğin coşkusuyla bol keseden, içerdiği bedellerin niceliği bilinmeden verilen sözler “Hiçbir şey sana olan sevgimi yok edemez”ler, zaman içersinde acımasız sınavlardan geçti. İçerdiği anlamlardan habersiz verdiğimiz sözlerin bedelini, hâlâ ödüyoruz. Onu suçlamakta daha öteye gitmemeye çalışıyorum.
Bazen bize haksızlık edildiğini ve yapılan yanlışları çok pahalı ödediğimizi de düşünüyorum. Bu tür yanlışların çoğu daha ucuz atlatılabiliyor. Bize masal kahramanlarına verilenler kadar zor, neredeyse imkânsız görevler verildi. Kaf dağını aştık diyebilirim Kaf dağının ardına yürümeyi, başka yol kalmadığından seçtiğimizi sanıyordum. Yenildikten sonra öğrenilen her bulgunun insana verdiği acıtan pişmanlıkla, daha da kırılarak anladım yanıldığımı. Yaşandıktan çok sonra fark edilen yanlışlarda ikilemler, acabalar bulunması, düşüncemin sınırlarını zorluyor. Bazen sesli düşünerek “Suçlusun” deyip, sonra hemen pişman oluyorum. Olan oldu artık, geriye dönmenin bir yararı yok biliyorum. Yine de yok sayılmayı affedemiyorum.
Çırılçıplak ve korunaksız kaldığımız günlerde, birlikte yürüyüp birbirine tutunmanın dar geçitlerde yararı olduğunu da yadsımak istemem. Sınavlardan kıl payı geçip ayakta kalabildik. Bunca yıkılmışlık içinde bir dayanışma oluştu kendiliğinden, birliktelik kendini hissettirdi. Bir kez daha, ve umarım son kez düştüğümüz yerden kalkıp, birlikte yola koyulduk. Başka tutacak tek bir el de yoktu zaten. Böyle bir dayanma gücümüz olduğunu da bilmiyorduk. Dayanma gücümüz ölesiye sınandı.
Sabah saat 06.30. Hafif dalgalı.
Pencereyi açıp iyice eğilince denizi görebiliyorum. Bunca yıl denizden uzak yaşamaya bir gün geri dönmek umuduyla katlanabildiğimi şimdi daha iyi anlıyorum. Hemen denize kavuşma isteği içimden taşıyor. Ali’ye not bile bırakamadan ceketimi alıp merdivenlerden inip denize doğru koşmaya başlıyorum. Daha gün tam ağarmamış bile, çok erken olmalı, sokakta kimseler yok. Koşarken ayak seslerim yankılanıyor sokağın boşluğunda, ilk olmanın ayrıcalığını seviyorum. Bu erken Eylül sabahında. İstanbul’u herkesten önce yaşamaya başlamanın tadına varacağım. İçim içime sığmıyor. Sonunda kıyıya ulaşıyorum. Bunca kederden sonra, bu denli kolay mutlu olmayı beklemiyordum. Belki de tüm sınavlardan geçince küçük mutlulukların değerini öğrenebiliyor kişi. Denize kavuşmanın tadını, doya doya yaşıyorum. Marmara sakin bu sabah. Küçük bir gemi kıyıya yakın demirlemiş, kendinden emin, taşıdığı yükten hoşnut usul usul sallanıyor.
Derken ister istemez yine başa dönüyorum. İşte böylesine dingin ilerlerken, yaşamımız alabora oldu bizim. Bu düşünceden hoşlanmıyorum, bu sabah İstanbul’a kavuşmanın sevinciyle güzel şeyler düşünmek ve ummak istiyorum. Düğümlenen uçları açmak için uğraşmak yerine, kesip aradan çıkarmak, doğduğum yerden uzak yaşamak zorunda kaldığım yılları belleğimden atmak, gittiğimiz gün ile döndüğümüz günün iki ucunu birleştirebilmeyi hayal ediyorum.
Cebimde kalmış bir kâğıtmendil bulmak sevindiriyor beni. İstemesem de ağlıyorum yine. Gözlerimi siliyorum, kıyı boyunca yürümeye başlıyorum…
1998 Aralık. Büyük fırtına.
Banyoyu da sildikten sonra aceleyle mutfağa yöneldim. Günlük işlerimi rutin bir oyun gibi bitirmek hep mutlu eder(di) beni. Evcil bir ev kadını olmanın da, böyle görülmenin de sakıncası yoktu benim için. Durgun deniz ardından fırtına koptuğunu henüz bilmiyordum.
Mutfak saatine şöyle bir baktım, altıya geliyordu. Oğlumun dönüş saati yaklaşmıştı. Soğanların kabuklarını soyarken elimi kestim. O sıra telefon çaldı. Parmağım enikonu kanıyordu. Peçeteyle tutup, telefonu kaldırdım.
— Buyurun. Alo, alo...
Arayan konuşmak istemedi. Telefonu bıraktım, elimden yere kan damladı. Biraz daha kâğıt koparıp silmek isterken daha çok kanadı, özenle silip parlattığım seramik taşlar kan oldu. Bu görüntüyle tuhaf bir korku sardı düşüncemi. O sırada kapı çaldı. Murat’ın biraz erken geldiğini sandım ama kapının o saatte ısrarla çalınmasına şaşırdım. Hep anahtarla açardı.
Karşımda siyahlar giyinmiş, gangster filmlerinde görmeye alıştığımız, siyah paltolu ve siyah gözlüklü, uzun boylu, iriyarı üç kişi duruyordu. Bir hamlede beni itip içeri girdiler, sokak kapısını kapattılar. Böyle şeylere alışkın oldukları hallerinden belli idi. Ben giriş holünün duvarına yapışmış hareketsiz dururken onlar evin bütün odalarını gezdiler. Aralarında konuşmuyorlar, bana da bir şey sormuyorlardı. Donup kalmıştım. Tekrar kapıya yöneldiklerinde içlerinden daha yaşlı görünen konuştu:
— Sabaha kadar 30 bin Dolar bulun. Yoksa oğlunuzu bir daha göremezsiniz!
Başka bir şey söylemeden kapıyı hızla çarpıp çıktılar. Koridorun tertemiz taşları üzerinde, siyah, pırıl pırıl ayakkabılarının çamurlu izlerini gördüm. Boyalı ayakkabılarının altı çamurlu olmalıydı. Yüzlerine hiç bakamadım. İyi giyimli olmalarını parasal bir gösterge mi, yoksa bir sınıf ya da bir kimlik sembolü gibi mi algılamak gerektiğini düşündüm. O korku içinde bunları nasıl düşünebildiğime de hâlâ şaşıyorum. Bir de kanlı ve çamurlu taşları yeniden silmem gerektiği aklıma geldi. Orta halli sıradan insanlardık. Başımıza böyle polisiye olayların gelmesine olanak yoktu. Televizyonda izlediğim bir filmden etkilenmiş olmalıydım. Aklımın oyununa geldiğime inanmak istedim.
Olanlardan eşimin haberi olduğunu anladığımda ise, yine donup kaldım. Sabah olmadan yola koyulduğumuzda ortak yaşantımızın gidişinde bir böcek kadar etkim olmadığını anlamıştım. İkinci darbe daha da vurucu idi. Beni üzmemek için işyerinde oluşan sorunlardan, uzak tutmaya çalıştıklarını söylüyordu eşim. “Küçük dünyamın” yıkılmasına gerek duymadan çözebileceklerini sanmışlardı. Sonraları böyle küçük görülmemin bedelini de ödettim onlara, acımadım daha büyük sorunlarla yüz yüze olmalarına. Dar ve zor zamanlarda, en geriden başlayarak parçalandığımız noktaya kadar geliyor, sonra yine en başa dönüyordum. Affedemedim. Beni yok saymışlardı ama yaptıkları yanlışın bedelini ben de ödedim. Gecelerce kafa yordum, göremediğim ya da görmek istemediğim için kendimi de suçladım ama, ikisi de çok iyi oyuncuydu.
Yarın umudumuz sönerken, geçmişimizden de koptuk. Bir zamanlar her şeyin yolunda gitmiş olmasının bugüne yararı kalmadı... Cezamız bittiğinde düştüğümüz yerden kalkacak gücümüz de, yeniden başlama isteğimiz de kalmamıştı. Gövdesine zorlukla tutunan dallar gibiyiz şimdi, her an kopabiliriz ama umursamıyoruz. Biz olabilme yeteneğimiz bile tükendi sanki. Anlamını yitirdi her şey. Evimin düzenini koruma çabama da artık gülüyorum. Hak etmediğim bir cezayı çekerken, yaşam sevincimi yitirdim.
Sabah saat 08.30. Durgun deniz.
Yürümekten yorulup eve dönüyorum. Çocukluğumun kıyıları çok değişmiş... Bulanık bir suda eski yüzümü de yeni yüzümü de göremiyorum. İstanbul’dan kaçtığımız günle döndüğümüz gün arasındaki süreci sonunda düşüncemden kesip atıyor, zamanın iki ucunu düğümlüyorum.
Kalan bu tek düğümü görmezden gelmeyi deneyeceğim, başarmalıyım.




