Kitap-lık
Sayı: 134 / Ocak 2010
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın bence en gizemli, bir o kadar da derinlikli kitabı, Ocak 2007’de Norgunk Yayınları’nda çıkan İçimdeki Şiir Hayvanı’dır. Kitabın içinde defalarca geçtikten sonra hayvan sözcüğü, önce 17’nci sayfada “Sen ey içimdeki yazı hayvanı” şeklinde karşımıza çıktıktan sonra, beni asıl ilgilendiren ve kitaba da adını veren şekliyle, “Bir Bakışta Evren” şiirinde (s. 20) görünüyor: “İçimdeki şiir hayvanı”. Ayrıca, kitap boyunca “sen” ya da “o” dediği de açıkça, içindeki “şiir hayvanı”dır. Kitaptaki hayvan göndermelerinin neredeyse tümünün, “yazı hayvanı”nın bile (Dağlarca için yazı hemen hemen her zaman sadece şiir anlamına gelir) bu “şiir hayvanı”nı işaret ettiğini düşünüyorum.
Kitabın çıkışından bir süre sonra Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanan (sayı 895) Turgay Fişekçi’yle yaptığı söyleşide, Fişekçi’nin “... Nedir içinizdeki şiir hayvanı?” sorusuna verdiği şu yanıt, şiir hayvanının ne olduğunu açıklamaktan çok, gizliyor kanısındayım, tıpkı kitapta yer alan şiirlerdeki bütün ilenekler gibi: “Bu kitabın baştan başa bütün sözcüklerinde geçer. Kişinin kapatılmışlığı, yetersizliği, bütün olanaklardan yoksunluğu, şiir denen en büyük evrimi taşımaktaki güçsüzlüğü, o söylenmek istenmiştir.” Oysa şiirde, ne böylesine bir izlenim ediniriz “hayvan” ya da düpedüz “sen” diye seslenmelerden ne de Dağlarca’nın şiiri böylesine düz betimleyici bir kurgu üzerine oturmaktadır.
Berrin Karakaş, Radikal gazetesinin 10 Mayıs 2007 Perşembe günkü sayısında çıkan Hilmi Yavuz söyleşisinde “şiir hayvanı”nı gündeme getirir ve sorar: “Geçenlerde yayımlanan bir kitap; Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın İçimdeki Şiir Hayvanı ile başlamak isterim. Her şairin içinde bir şiir hayvanı var galiba. Peki Hilmi Yavuz’un?” Hilmi Yavuz Dağlarca’dan daha açıklayıcı bir şekilde yanıtlıyor bu sözü ve ardına düştüğüm “şiir hayvanı”nı bana göre bir hayli yakalıyor: “‘İçimdeki şiir hayvanı’ sözü çok şiirsel bir söz aslında. Herhalde bunu bir metafor olarak kullanıyor Dağlarca. Büyük bir olasılıkla şairlerin esinli olarak, bir başka deyişle, şiir yeteneğiyle donanmış olarak doğduklarını ve belki de şiirin doğuştan insana bağışlanmış bir yetenek olduğunu söylemek istiyor. Bu, kimilerine göre bu şiir hayvanı, kimilerine göre şiir cinidir [vurgu benim, G. T.]. Tıpkı Alaaddin’in sihirli lambasındaki cin gibi. Ama işte Alaaddin’in cini ile şiir cini arasında bir fark var; şiir cini her çağırışımızda gelmiyor. Halbuki öbürü, lambayı şöyle bir ovalayınca geliyordu. Tabii, esini doğru saptamak gerekiyor. Bu, durup dururken gelen bir vahiy midir? Yani o şiir hayvanı insanın en beklemediği zamanda gelen, vahiy gibi bir göksel ses midir örneğin, yoksa başka bir şey mi? Ben doğrusu, böyle bir şiir hayvanına, eğer doğuştan yetenekli olmak anlamına gelmiyorsa, pek inanmıyorum. Doğuştan yetenekle donanmak anlamına geliyorsa, böyle bir şey var tabii. Çünkü müzik gibi, resim gibi bir yetenek işi şiir de.”
Hilmi Yavuz’un bu saptamaları içinde beni en fazla ilgilendireni “cin” benzetmesidir. Ancak, Dağlarca’nın “şiir hayvanı” dışarıdaki bir şey değildir içindeki bir şeydir. Alaaddin’in cini ise dışardadır. Dağlarca’nın “Tanıtmak isterim seni/Tanımasam bile” dediği (İçimdeki Şiir Hayvanı, s. 19) hayvan, bu noktada bir tanım istiyor sanırım. Türkçede bugün kullandığımız haliyle hayvan sözcüğünün taşıdığı anlamın çok ötesinde bir anlam taşımaktaydı kökeninde bu sözcük: Canlı varlık, yaratık. Yani hayvan, bizim bildiğimiz at, koyun, kurt, çakal nevinden bir şey değildi sadece. Öyleyse, pençesini omzuna koyduğunda kalem tutan elinden kan damlatsa da (İŞH, s. 24) yabanıllığı tam anlamıyla temsil etmiyor, hatta şairden sonra yaşayacak (İŞH, s. 17) olan ve “Eşittir değil mi/ Senin yalnızlığın/Yaradılışın doğumuna” (İŞH, s. 16) dediği için de şairden önce var olmuş olan bir varlığa işaret etmektedir. Sanırım, Dağlarca’nın şiirleri arasında dolandığım sürece bu hayvanı bulup avlayamayacağım ben. O zaman şiirin dışına çıkmalıyım.
Şiirin dışında aramaya öncelikle, “İçimdeki şiir hayvanı” sözündeki “şiir” ve “hayvan” sözcüklerini çıkartarak yola çıkmalıyım. “İçimde bir ... var!” sözü beni nereye götürüyor? Hem de hiç duraksatmadan, Sokrates’e!
Sokrates, ünlü Savunma’sında, içinde bir “daimonion”u olduğunu söyler. Daimon, (δαιμων) Sokrates’in dinleyicileri için yabancı bir kavram değildi. Sokrates’in yaptığı bu kelimeye bir küçültme eki katmak ve onu daha fazla kişileştirmekti. Savunma’sında devamla Sokrates, daimon’unun onu sürekli denetlediğini ve aykırı bir iş yapmaya kalktığında da sürekli “hayır!” dediğini söyler. Ne var ki yaptırımı yoktur. Tanrılar gibi cezalandıramaz onu, uyarısına karşın yanlış yaptığında. Gene de Sokrates onu dinler. Yani, böylesi bir katı daimon’u olan Sokrates’in kendisini yargılayıp mahkûm edenlerin öne sürdüğü gibi bilerek kötü bir şey yapması mümkün değildir. Yunanlıların daimon’unun özellikle de buradaki vurgusuyla Sokrates’in daimonion’unun temel özelliği, Sokrates’in (ya da kişinin) içinde olmasına karşın kendisi olmadığı bir başka varlık olmasıdır. Dağlarca’ya dönersek, “şiir hayvanı” gerçi Dağlarca’nın içindedir ama “sen” dediği farklı bir varlıktır. Bu hem kişide olup hem farklı oluşuyla daimon’un bir başka görünümüyle gene Platon’da, onun ünlü Şölen’inde karşılaşıyoruz. Aşk üzerine konuştukları sırada, Rahibe Diotima Sokrates’e Aşk’ın “Tanrı” değil bir daimon olduğunu anlatır: Yani Aşk kişinin içinde olan ama ondan bağımsız bir varlık taşıyan bir güçtür. Hem de içinde bulunduğu kişinin varlığını aşan bir güç, Sokrates’in daimonion gibi ya da Dağlarca’nın “şiir hayvanı” gibi. Dağlarca’nın şiir hayvanı, onun varlığının hatta varoluşunun öylesine ötesindedir ki, Dağlarca’dan sonra da yaşayacaktır (İŞH, s. 17). “Babam ben oğullarım torunlarım senin içindedir” (İŞH, s. 23) dedirtecek bir güce bile sahiptir. Ama nasıl Sokrates’in daimon’u ona sadece “hayır” diyor ama ona ne yapması gerektiğini söylemiyor ya da onu yanlış yaptığında cezalandırmıyorsa, Dağlarca’nın şiir hayvanı da onun yerine şiir yazmaz, şiir ondan gelmez (yani bir esin perisi değildir hatta, kişinin istediklerini yerine getiren şişedeki ya da lambadaki cin de değildir). “Yazılarıyla besler beni” dese de, (İŞH, s. 20) Dağlarca’nın “yazı” kelimesini, Aç Yazı’da olduğu gibi çapraşık anlamlarda kullandığını unutmamalıyız. Sanırım yukarda verdiğim dizede de “yazı” sözcüğünü gene “düzlük” anlamında kullanıyor, bir dize üstünde, “...yıldızları bile yok onun” sözlerine bağlı olarak.
Sokrates’in daimonion’u kendisiyle konuştuğu gibi başkalarıyla da konuşur ama her soranın her sorusuna yanıt vermez. Sokrates kendini ne kadar zorlarsa zorlasın, konuşturamaz Sokrates onu. Dağlarca’nın şiir hayvanı da aynı şekilde özgürdür, Dağlarca ona söz geçiremez. Zaman zaman çeker gider ve Dağlarca’yı yalnız (ve biraz da çaresiz) bırakır: “Senin sustuğun/ Benim yazamadığım” (İŞH, s. 42).
Platon, Timaeus’da, kişinin özgün daimon’u yani Sokratesçil daimon’u, saf akıl yürütmenin temel öğesi diye tanımlar, onu daha sonra Freud’un “süper-ego” dediği duruma getirir. Bu noktada, Dağlarca’nın içindeki şiir hayvanını, bütünüyle Freudcu bir çizgide okumak mümkün görünmektedir ama daimon’dan da Dağlarca’nın şiirinden de bana daha karanlık gelen bu serüvene kalkışmayacağım burada. Benim daimonion’um da bana “Artık yeter, sus!” diyor.




