Kitap-lık
Sayı: 134 / Ocak 2010
Söyleşi: Adil İzci
1970 sonlarından bugüne edebiyatımızın içindesiniz. Epeyce bir kitabınız da oldu bu arada. Hepsini konuşmamız zor. İsterseniz Kardeş Fırtınalar, Kardeş Alevler ve Yitik Kent Ankara’dan söz edelim biraz, sonra da ayrıntılı olarak Küçük Deniz’den…
Kardeş Fırtınalar şiir üzerine yazılardan oluşuyor. Şiir, şair, şiir kitapları belirledi yazıların gövdesini. Benim yalnızlığımı yazarak yenmeye çalıştığım, okuduğum şiirleri başkalarıyla paylaştığım yazılar bir araya geldi bu kitapta. Okuduklarım üzerine yazmak bir alışkanlık haline geldi bende. Böyle düşünmeye alıştırdım kendimi.
Kardeş Alevler şiir, roman, öykü ve kültür üzerine yazılardan oluşuyor. Dünyayı farklı pencerelerden görme arzumun yazıları onlar. Bir de tematik yazılar var: Örneğin “Yeme-içme şiirleri” gibi.
Yitik Kent Ankara ise 1956-1980 Ankarası ’nın kitabı. Benim Berlin’e gelene kadarki yaşamımı ele alıyor bu kitap. Anılarımla, kendimle, çevremle, yaşadıklarımla, düşlerimle boğuştuğum bir çalışma oldu Yitik Kent Ankara. Değişen benle değişen mekân ve çevrelerde gezindim 34 yıl. Ankara’ya geri dönme umudumun tükendiği de bir kitap. Kavafis’in şiirindeki gibi uzun süre peşimi bırakmayan Ankara’ya bir de baktım, ben, mesafe koymaya başlamışım. Anladım ki Ankara’nın benden kendini silmesidir bu kitap.
Neden yazıyorsunuz? Sanki hem her yere kolayca kök salar gibisiniz hem hiçbir yeri tam benimseyemeyen bir haliniz var. Şiir, bunca yıldır gurbette bir insanın en güçlü tutamağı mı?
Ah, bir bilsem neden yazdığımı! Bir bilsem nereye ait olduğumu. Onsuz olamayacağımı hep düşündüğüm Ankara yok artık benim için; çoktandır yok. Berlin ise var, hep var olacak; ilerde ömrümün altı ayını geçirmeyi düşündüğüm Ayvalık da öyle. Bir yerlere kök salıyorum, bağlanıyorum ister istemez. Kök saldığım yerlere iyice tutunmak için yazıyorum belki de. Kök salmaya başladığım yerler de tedirgin ediyor beni. Kendimi yurtsuz duyumsuyorum çoğu zaman. Bu da çok ürkütüyor beni. Şiir bağladı beni hayata ve bu mekânlara. Her şeye ve hayata hep yazıyla, şiirle bakmaya çalıştım. Ayakta, hayatta kalmamı yazılara ve şiirlere borçluyum.
Türkiye’de olsaydınız şiiriniz temel izlekler, konular, esinler, dil ve anlatım yönünden bundan ayrı olur muydu?
Olabilirdi belki de. Sosyal, siyasi konuların yanında günlük yaşamın dayatmaları, zorluklar da ağırlık kazanırdı sanıyorum. İlk şiir kitabım Kurşunî Bir Siperde’de var bunlar zaten. Bu konular daha da boyut kazanırdı gibime geliyor.
Günlük hayat gözlemleri sanki en belirgin çıkış noktanız?
Ne varsa orada var çünkü, her şey: Yorgunluklar, sıkıntılar, düşler, kırgınlıklar, yaşamın omuzlarımıza yüklediği ağır yükler, sorumluluklar; sonra çoğu düşsel aşklar; siyasal savrulmalar, dayatmalar; çıkmazlar, huzursuzluklar, umutsuzluklar, ekonomik bunalımlar, yoksunluklar, ezilmeler ve umutlar...
Değişik türlerde ve sık yazan birisiniz. Öncelikle de okuduklarınız üzerine. Bu olgunun nedenlerinden biri de anayurtla süreğen bağıntı ya da gurbette olduğunu unutmak da olabilir mi?
İçinde yaşadığım toplumun Babıâli’sine girmenin olanağı yok. Yok öyle bir şey çünkü. Çünkü her yer kültür merkezi ve Babıâli. Berlin’deki dünya kültürlerinden ne çok beslendim, besleniyorum. Ama dilimle, ülkemle bağımı koparmamak için okuduklarım üzerine yazmayı yeğledim hep. Yazarken yurtdışında olduğumu unuttum çünkü. Ülkemde yaşıtım, kuşağımın şairleriyle, arkadaşlarımla oldum yazarken, okurken. Okuduklarımı başkalarıyla paylaştım yazarak. Yani sesli düşünmüş gibi oldum.
İzlenim şiirleri diyebilir miyiz kimi şiirlere? Bugünün (ya da o günün) izlenimlerini yazarken zaman zaman da çocukluğunuzu gözden geçirdiğiniz söylenebilir, değil mi? (Bu gözden geçirme, iki anlamda da söz konusu denebilir: Tarama ve anımsama, bellekte yeniden canlandırma…)
İzlenim şiirleri mi? Bunu hiç düşünmedim. Ama olabilir. Yaşadıklarımdan ve izlenimlerimden yola çıktım pek çok şiirimde. Onlar gösterdi bana şiire giden yolu. Çocukluğum yapayalnız geçti. Acıyorum çocukluğuma. Benim çocukluğum olmadı sanki. Genç yaşta eşini ve büyük oğlunu kaybeden annemle oldum hep; oydu benim arkadaşım. Babamın arkadaşım olmasını isterdim, başka çocuklarda olduğu gibi, olmadı; ben üç buçuk yaşındayken öldü babam. Ağabeylerim benden çok büyüktü; biri 17, öteki 24 yaş büyüktü benden ve uzaktaydılar annemle benden. Onun için çocukluğuma gidip geliyorum sık sık. Geçmişimden bulup çıkardıklarıma sımsıkı sarılıyorum.
Kimi şiirler de yolda giderken bulunmuş gibi. Yürürken görülenler, imgenizdeki kimi varlık, olgu v.b. ile kaynaşıyor ve duyguların da katılımı ile şiire dönüşüyor. Öyle mi?
Küçük Deniz’deki şiirler özellikle öyle. Berlin’in dışında altı hafta kaldığım Waren (Mürizt) kasabasında yazıldı. Kasabanın Ayvalık’a benzeyen daracık sokaklarında yürürken yazıldı pek çok şiir. Ya da her gün kanal boyundan yürüyerek gidip geldiğim, çalıştığım okul yolunda. Yollarda ne çok imge çıktı yoluma! Çevredeki imgelerin boynuna asılıyorum yürürken.
Şairin bir görevi de (ya da işlevi de) bu mudur: Var olan onca nesne, varlık, olgu, duruma bilinenden öte görev (ya da işlev) yüklemek! Görev (işlev) yerine sanırım anlam da diyebiliriz. Anlam yüklemek! Sizin şiiriniz bağlamında doğru mu olur böyle bir öngörü?
Nesnelere tutkunum ben de İlhan Berk gibi. O, nesnelerin yalvacıydı. Ben ise henüz bir çırağıyım. Nesnelerin dünyasına girmeye çalışıyorum bendeki izdüşümleriyle birlikte. Onların zaten bir, belki de daha çok işlevi, anlamı var. Ben onları anlamaya, onlarla pek çok şeyi bir arkadaş gibi paylaşmaya çalışıyorum şiir üzerinden. Nesnelerin dostluğunu kazanmaya çalışıyorum bir bakıma onları anlamaya çalışırken, şiirlerimde ağırlarken. Ben nesnelere görev yüklemiyorum, onların bize sunduklarından imgeler yakalamaya çalışıyorum.
Melez’de aşk şiirleri daha çok; neden?
Melez, yurtdışında boy verişimi anlatıyor sözcük olarak. Berlin’de yaşamak demek, baştan “melezliği” kabullenmektir bilmeden. Yeni bir yaşamın izlerini aşkla, canla başla sürüşümün alınteri var şiirlerde. Aşk da var elbette işin içinde; aşksız olur mu hayat? Gurbette ancak aşkla ayakta kalınır!
En coşkulu aşk şiirlerinde bile buruk, kedersi bir duygu bir uçtan varlığını sezdiriyor. Bu doğru bir saptama ise, neden?
Evet, aşk şiirlerinde, en coşkulu şiirlerimde de, artık hüzün sözcüğü kullanmayalım, buruk bir tat var. Saptamanız doğru. Kedersi bir yan hep var oldu hayatımda. Kendimi her yerde yarım duyumsadım. Hep bir yerleri, birilerini özledim. Bunu da şiirlerime yansıttım. Bir şeyleri eksik yaşadığımın duygusunu atamıyorum üstümden.
Bu kitaptaki bir şiirde, “Bana bu hayat az geliyor” diyorsunuz. Yazmanızın bir nedeni de bu mudur? “Hayatın az gelmesi”nden ne anlamalıyız?
Her şeyi merak eden biriyim. Sevdiklerimi merak ederim haber alamayınca. Tarihe meraklıyım. İlgi alanlarım çok geniş. Türk-Alman ilişkileri konusunda kitap topluyorum yıllardır. İstanbul kartpostalları koleksiyonumun yanında Almanya’daki fabrikalarda bizimkilerin ürettiği sigara kutularını da topluyorum. Yazar pulları topluyorum. Sinemaya, tiyatroya, resme, müziğe ilgi duyuyorum. İlgi alanlarım çok geniş. Onun için hiçbirine tam olarak yetişemiyorum. Şiirde ve denemelerde kaldım başka alanlara dağılmadan. Bir de Berlin’deki Türklerin tarihine amatör bir tarihçi olarak sokuldum. Yapmak, yazmak istediğim o kadar çok şey var ki içimden geçen, ama kendimi frenliyorum, dağılmamaya çalışıyorum. Onun için, gerçekten de “Bana bu hayat az geliyor”.
“Şiir” ve “yalınlık” desem?
Benim şiirlerimde imge hep büyük yer tuttu. İmgelerle baktım dünyaya, şiire. Sonra dilimde bir yalınlaşma sezmeye başladım. Yalınlık öne geçmeye başladı. Küçük Deniz’deki şiirler yalın şiirlerden oluşuyor. Yalın şiirlerimde de imge var, ama onlar da yalın; dupduru. Okurken de yalın ve imgeci şiir ayrımı gütmedim hiç, yazarken de.
Bu güzelim dünyada biz insanoğulların, biz ölümlü insanoğullarının tadını kaçıranları görmek ve şiirle onlara sitemde bulunmak… Bazı şiirlerde omzunuza böyle bir yük de bindirdiğinizi seziyorum? Doğrulaması ya da düzeltmesi sizden bu yargımın…
Şiir kimsenin hesap sorma yeri olmadığı gibi, yargı yeri de değil. Ama birilerine, en çok yurduma, sitem ettiğim doğrudur. 12 Eylül 1980 darbesi öncesi çıktım yurtdışına. Ülkemde hep bir şeylerin düzelmesini bekledim. Avrupa ülkelerini tanıdıkça ülkemden beklentilerim hep arttı. Ülkem ise benim ve benim gibilerin beklentilerini hep boşa çıkardı. İlerlemek şöyle dursun, yapay ilerleme hesaplarını bir yana bırakalım, gerilemeye başladı. Ülkemizin başına türban geçirildi. Şiire siyasi mesajlar vermeyi aklımın ucuna getirmedim ama sitemlerimi yansıtmaktan da geri kalmadım.
Bir de bu dikkatimi çekti: Sürekli soru sorma hali? Elbette size o soruların bir yanıtını veren olmayacak; kendi kalbinizden özge. Bu soru sorma hali, nereden ileri geliyor? Hayat karşısında sürekli bir şaşkınlık duymaktan mı?
Ben hiç büyümeyen bir çocuğum! Çocuklar hep soru sorarak dünyayı, çevrelerini, hayatı kavramaya, algılamaya çalışırlar ya, ben de sorular sorarak anlamaya çalışıyorum olup bitenleri. Hayat, çevrem, ülkem hep beni şaşırtıyor ve şaşırdıkça da sorularla yanıtlar arıyorum kendimce. Yanıtlarını bulamadığım ne çok soru yerli yerinde duruyor hâlâ.
Şiiriniz neye/nelere yarasın istersiniz? Okurların herhangi bir derdine deva olmalı mı?
Başkalarının şiiri benim hangi dertlerime deva olduysa, benim şiirlerim de başkalarında aynı işlevi görsünler isterdim. Yani, dünyaya, çevrelerine, sevdiklerine şiirler üzerinden bakmayı öğrensinler, isterdim. Şiirlerimde kimsenin derdine deva olacak hiçbir reçete yok, olamaz da zaten. Ama birilerinin imgelerimi, şiirlerimi düşünmesini ve birbirlerine şiirlerimi okumalarını isterdim.
Deneysel şiire örnek sayabileceğimiz şiirleriniz var mı? Örneğin 169. sayfadaki “Kısa Kova”?
Var. “Afişler”, “Sivas Acısı”, “Yerinde Duramayan Şiir”, “Kirpiğin Dili” “Sardunya”...
Şiir, bir kavrama (idrak etme) olanağı mıdır bir yandan da? Yaşanmışları anımsamak ve onların neden, nasıl, hangi yönlere doğru yaşandığını anlamaya çalışmak gibi bir uğraş mıdır? Ya da sizin şiirlerinizde böyle bir boyut da var mıdır?
Şiir, “Yaşanmışları anımsamak ve onların neden, nasıl, hangi yönlere doğru yaşandığını anlamaya” çalışma uğraşıdır. Bilinçaltından güncel yaşama, geçmişten geleceğe, aşktan acıya, ayrılıklardan düşlere, gurbetten sılaya, özlemden umuda... Uzanıp duruyor olanakları elverdiğince. Dünyayı, insanlığı başka türlü anlamadır şiir.
Aşk ve Minyatürler’de en belirgin duygu, bocalama, yerini yadırgama, eski yeri yurdu ile yenisi arasında bir yere tutunma çabası diyebilir miyiz?
Evet, diyebiliriz. Aşk ve Minyatürler bocalama kitabıdır gerçekten de. Berlin’e, içinde bulunduğum ortama, kültüre, toplumsal düzene, çalışma yaşamına alışamamamın ansımaları vardır bu kitapta. Aklım, gönlüm ülkemde; bedenim, ruhum gurbette, Almanya’da. Sabahları Almanya’ya işe gidişimin, akşamları işten eve, Türkiye’ye dönüşümün sancılarını yansıtıyor o şiirler. Yakın geçmiş ve güncel yaşam buluşması, çatışması yani.
Kimi şiirlerde de, hayatın ağırlığı, yükü, sıkıntısı omuzlarına ta çocuklukta çökmüş bir insanın sızlanışı ya da içini döküşü, bir anlamda kayda alışı gibi bir amaç olduğunu söyleyebilir miyiz?
İlerde ne olacağım düşüncesi çocukluktan beri yakamı hiç bırakmadı. Kimseye muhtaç olmadan yaşama çabası beni hep yaşamla mücadeleye itti. Yaşam karşısında hep gerildim, doğru dürüst rahatlayamadım. Sorumluluklarım ağır bastı hep. Sızlanmadan bir iç dökme benimkisi. Yakınmadan öte dertleşme, diyebiliriz.
İlk şiirlerdeki lirizm, giderek biraz azalıyor gibi (283. sayfa ve sonrası). Hele “Gece Düşleri”ndeki naiflik… Sonraki hayatınızın –gurbet hayatınızın yani–, iş hayatınızın getirdiği bir katılaşma mıdır nedeni? Elbette doğru bir saptamaysa…
Duygularımı her zaman frenleyemedim elbette. Kimi zaman doludizgin yer aldılar şiirlerimde, kimi zaman engelledim onların coşkusunu. Yaşam karşısında başka kaygılar öne çıkınca duygular geri planda kalmaya başladı elbette. Öğretmenlik hiç düşünmediğim bir meslekti. Öğrenciler ve çalışma yaşamı, koşulları beni başka yönlere çekti. Kulak çınlamamın yarattığı sıkıntıları da işin içine katarsak, duygularımın yerine sıkıntılarım daha çok girmeye başladı şiirlerime. Benim dert ortağım oldu şiirlerim bir bakıma. Küçük Deniz’deki şiirlerde duygu ağır basıyor yine de.
(...)




