şifremi unuttum            beni hatırla

ETKİNLİKLER
31 Ekim 2014 Cuma
Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
  0102030405
06070809101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

Binbir Gece Masalları 1/1

Kategori: Edebiyat
Çeviren: Âlim Şerif Onaran
Sayfa: 500
Ölçü: 13.5 x 21 cm
ISBN: 978-975-08-0318-3
YKY'de 1. Baskı: Mayıs 2001
YKY'de 20. Baskı: Nisan 2014

Yüzlerce yıl boyunca, Çin'den Kuzey Afrika'ya uzanan ve Çin, Çin Hindi, Hindistan, İran, Irak, Türkiye, Suriye ve Mısır'ı kapsayan bir alanda anlatılan Binbir Gece Masalları, ilk kez Antoine Galland tarafından düzenlenip Fransızcaya çevrilerek (1704-17, 12 cilt) dünyaya tanıtıldı. Bugüne kadar bellibaşlı bütün dillere çevrilen bu masallar, Galland'dan çok daha öncesinden başlayarak, edebiyattan müziğe, sinemadan baleye kadar bütün alanlarda pek çok sanatçıyı derinliğine etkiledi, defalarca işlendi, yeniden yorumlandı, taklit edildi. Binbir Gece Masalları, sadece insanların düşgücünü ateşlemekle kalmadı; bilinen en eski örneğini oluşturduğu "çerçeve öykü" tekniğiyle de, hem geçmişte hem de günümüzde, dünya edebiyatını en çok etkileyen kitapların başındaki yerini korudu. Alim Şerif Onaran (1921-2000), Binbir Gece Masalları'nı ilk kez tam metin halinde dilimize kazandırdı. Orhan Pamuk, gözden geçirilmiş bu yeni basım için bir sunuş yazdı. Size kalan sadece "Açıl susam açıl!" demek...

Takip Et I                Paylaş

        

TADIMLIK

Binbir Gece Masalları’nı Okusak da Okumasak da

 

Binbir Gece Masalları’ndan  ilk seçmeyi, kırk küsur yıl önce yedi yaşımdayken okudum. İlkokul biri  bitirmiştim, yaz tatilinde babamın çalışıp annemle yaşadığı İsviçre’ye  Cenevre’ye gitmiştik. Yeni öğrendiğim okumamı yazın ilerleteyim diye teyzemin  yola çıkmadan önce ağabeyimle bana hediye ettiği çocuk kitapları arasında Binbir Gece Masalları’ndan bir de seçki  vardı. Kalın ciltli, iyi kâğıda basılmış bu kitabı bütün yaz boyunca dört beş  defa okuduğumu hatırlıyorum. Öğle yemeğinden sonra, yaz sıcağında, Cenevre gölüne,  rıhtıma bir sokak uzakta olan apartman dairesindeki odamda yatağa uzanır aynı  hikâyeleri yeniden yeniden okurdum. Açık pencereden Cenevre gölünden hafif bir  rüzgâr eser, pencerenin baktığı arka avludan akordeon çalan dilencilerin müziği  gelirken ben Ali Baba ve Kırk Haramiler’in ve Alaaddin’le Sihirli Lambası’nın  hikâyesinin içine bir kere daha girer kaybolurdum.

  Gittiğim ülke neresiydi? İlk izlenimim bu hikâyelerin  uzak ve yabancı diyarlara, bizlerden daha ilkel, ama büyülü bir âleme ait  olduğuydu. Kahramanlarının İstanbul sokaklarında rastlıyacağımız kişilerin  adlarını taşıması onları biraz bana yakın kılıyordu, ama tıpkı uzak Anadolu  köyleri gibi bu masalların anlattığı âlemle kendi dünyamı özdeşleştirmezdim  hiç. İlk seferinde Binbir Gece Masalları’nı  Doğu hakkında esrarlı hikâyeler okuyan bir Batılı çocuk gibi okumuştum. Bu  hikâyelerin Hindistan, İran ve Arabistan üzerinden benim kültürüme geldiğini;  bütün çocukluğumu geçirdiğim İstanbul’un karmaşasının ve esrarının bu muazzam  ve hayretler uyandırıcı kitabın dokusundan ve havasından pek çok şey  taşıdığını; yalan, hile, dolan, aşk, ihanet, kılık değiştirme, şaşırtmacalar ve  hayret kıvrımlarıyla dokunmuş hikâyelerin ruhunda İstanbul sokaklarından pek  çok şey olduğunu bu ilk okuyuşta hissetmemiştim. Daha sonraları kitabın ilk  derleyicisi ve Fransızca çevirmeni Antoine Galland’ın Suriye’den ele geçirip  çevirdiğini söylediği eski el yazmasında benim okuduğum bu ilk hikâyelerin  olmadığını başka kitaplardan öğrenecektim. Ali  Baba ve Kırk Haramiler’i, Alaaddin  ile Sihirli Lambası’nı Galland bir kitaptan değil, Hanna Diyab adlı bir  Hristiyan Arap’tan kendi dinlemiş, daha sonra kitabı derlerken kendi  hatırladığı gibi yazmıştı.

  Bu da bizi asıl konuya getiriyor: Binbir Gece Masalları Doğu  edebiyatının bir harikasıdır. Ama onu bizlere, kendi geleneksel  edebiyatlarından, İran ve Hint kültüründen öğrendiklerinden kopmuş ve Batı  edebiyatının sarsıcı etkisi altına girmiş olan bizlere yeniden öğreten  Batılılar olmuştur. Batı dillerine ünlü, tuhaf, kimi zaman kafadan çatlak ya da  malumatfüruş çevirmenlerce defalarca çevrilmiş olan bu kitabın sözünü ettiğim  Antoine Galland tarafından yapılmış Fransızca çevirisi en ünlüsüdür. Galland’ın  1704’te Fransa’da yayımlanmaya başlayan çevirisi aynı zamanda en etkili, en  kalıcı ve en çok okunmuş olanıdır da. Binbir  Gece Masalları’nın aslında bu çeviriyle tamamlandığını, bu çeviri yüzünden  bu bitip tükenmez hikâyeler ormanının bütün dünyada ünlü olduğu söylenebilir.  Galland’ın çevirisinden, o sırada ve sonraki yüzyılda Batı edebiyatını yapan en  büyük yazarlar verimli bir şekilde etkilendiler. Stendhal, Coleridge, De  Quincey ve Edgar Allan Poe’nun eserlerinde Binbir  Gece Masalları’nın rüzgârı eser. Bütün kitabı okumaya giriştiğimizde bu  etkilerin aslında sınırlı olduğunu da hissederiz. “Doğu’nun gizemli yanı”  diyebileceğimiz bir şey; harikalar, tuhaflıklar, doğaüstü olaylar, korkutucu  kimi sahneler ve bu malzemeyle yapılmış bazı hikâyeler... Ama Binbir Gece Masalları yalnız bunlar  değildir.

  Yirmi yaşlarımda kitabı ikinci okuyuşumda bunu daha  iyi anladım. Kitabı ikinci defa 1950’lerde Türkçede çıkmış Raif Karadağ  çevirisinden okumaya başladım. Tabii ki bütün aklı başında okurlar gibi, gene  kitabın tamamını değil, bir kısmını, içimden geldiği gibi, aklıma estiği gibi,  ciltten cilde karıştıra karıştıra okuyordum. Bu ikinci okuyuşumda Binbir Gece Masalları bana itici,  huzursuz edici bir şey gibi geldi. Hem merakla hikâyeleri yutar gibi okuyor,  hem de kitaba bir öfke, bir kızgınlık duyuyordum. Kimi klasik kitaplara  yaptığımız gibi, bir görev duygusuyla da okumuyordum ama: Merakla ve merakımdan  öfkelenerek okuyordum.

  Bugün, otuz yıl sonra o ikinci okuyuşta bende  huzursuzluk uyandıran şeyin ne olduğunu biliyorum artık. Pek çok masaldaki  kadın-erkek ilişkilerinin sarsıcı derecede tekinsiz olması, kadınların ve  erkeklerin durmadan birbirlerini aldatmaları, kazıklamaları, dolap çevirip  birbirlerine madik atmaları beni korkutmuştu. Binbir Gece Masalları’nın dünyasında kadınlar her zaman  güvenilmezdir, hiçbir zaman samimi değildirler ve hep küçük oyunlar ve  hilelerle erkekleri kandırırlar. Zaten masalların anlatılmaya başlaması,  Şehrazad’ın hikâyelerini söylemesi de sevgisiz bir adama karşı hayatını  kurtarmak isteyen bir kadının hilesine dayanır. Bütün kitabı besleyen kadınlar  hakkındaki bu görüş elbetteki aynı hayal ve kültür dünyasında yaşayan  erkeklerin derin ve en temel korkularını yansıtır. Kadınların hile yapıp dolap  çevirmede başvurdukları en önemli silahlarının cinsellikleri olması bu  korkuları pekiştirir. Binbir Gece  Masalları bu bakımdan anlattığı coğrafyanın erkeklerinin en derin  terkedilme, boynuzlanma ve yalnız bırakılma korkularını yansıtır. Bu  hikâyelerden en korkuncu ve okuması mazohistçe zevkli olanı, bütün hareminin  zenci kölelerle kendisini aldatışını seyreden padişahın hikâyesidir. Kadınların  güvenilmezliği konusundaki en temel erkek önyargıları ve korkularını kalben  hissederek, ruhtan gelen hakiki bir heyecanla romanlarında derinden işleyen  Kemal Tahir’in bu hikâyenin parlak bir uyarlamasını kaleme alması hiç de  rastlantı değildir. Erkek korkuları ve kadınların güvenilmezliğiyle tıkış tıkış  dolu bu dünya yirmi yaşımda bana fazla boğucu, fazla “oryantal” ve biraz da  bayağı gelmişti. O zamanlar Binbir Gece  Masalları’nın kenar mahalle duyarlılığına ve zevklerine fazlaca batmış  olduğunu hissetmiştim. Kötülük, iki yüzlülük ve bayağılık bu hikâyelerin  çoğunda insanların düştüğü, düşürüldüğü bir çirkinlik olarak dramlaştırılmıyor,  yalnızca çarpıcı ve tiksinti verici yanları ve hikâye zevki için bize bir kere,  bir kere daha gösteriliyordu.

  Bu ikinci okumamda hissettiğim  tatsızlık Avrupalılaşma ve Batılılaşmayı bir çeşit “püritenleşme” olarak  algılamam yüzündendi belki ve anlayışsızlığımda yalnız da değildim. O zamanlar  benim gibi modernleşme meraklısı gençlere Doğu klasiklerinin çoğu baş edilmesi güç  ve karanlık birer orman gibi gözükürdü. Bizi onlara yaklaştırıp sevdirecek  modern anahtarlar da yoktu elimizde.

  Binbir Gece Masalları’na  üçüncü okuyuşumda ısınabildim en çok. Bu sefer kitaba son dönem Batı  edebiyatının onda bulduğu ve efsaneleştirdiği yanından yaklaştım: Bir büyük  hikâyeler denizi olmasına, kitabın bitip tükenmezliğine, iddiasına ve içindeki  gizli geometriye ilgi duyarak okudum onu. Gene her zamanki gibi içimden geldiği  gibi, bir hikâyeden diğerine atlayarak ve sıkıldığım hikâyeyi bırakıp bir  diğerine başlayarak okuyordum. Kitabı konusundan çok düzeni, boyutu, hırsları  yüzünden sevmeye karar vermiş olmam, bir zamanlar beni huzursuz eden kötücül kenar  mahalle ayrıntılarına kafamı takmaktan alıkoydu beni. Üstelik, belki de artık  hayatın aslında o kötücül ve güvenilmez ayrıntılarla yapıldığını kendi yaşam  deneyimlerimden anlamıştım. Böylece, bu üçüncü okuyuşumda Binbir Gece Masalları’nda daha edebi olana, yüzlerce yıldır  eskimeyen mantık oyunlarına, kılık kıyafet değiştirme, bir başkasının yerine  geçme, saklanma gizlenme ayrıntılarına dikkat edip zevk aldım. Harun Reşid’in  kılık değiştirip kendi benzerini, sahte Harun Reşid’i bir gece gizlice  dikizlediği son derece çarpıcı bir hikâyeyi kendi romanım Kara Kitap’ta 1940’ların İstanbul’unun siyah beyaz filmlerden çıkma  havasıyla birleştirdim. Otuz beş yaşımdan sonra hakkında okuduğum İngilizce  rehber kitapların da yardımıyla, Binbir  Gece Masalları’nı, okudukça sınırsızlığı, gizli mantığı, iç şakaları,  zenginliği, tuhaflığı, güzelliği ve tuhaf güzelliği, çirkinliği, edepsizliği,  bayağılığı, saçmalığı ortaya çıkan bir hazine olarak görmeyi öğrendim. Binbir Gece Masalları ile önceki aşk ve  nefret ilişkim, ilk okumalarım, hayatı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenememiş bir çocuğun  hayalleriyle bir delikanlının öfkeleri arasında geçmişti. Şimdiyse Binbir Gece Masalları’nın, tıpkı hayat  gibi, olduğu gibi kabul  edilmezse bize mutsuzluk verecek bir şey olduğunu yavaş yavaş anladım. Okur bu  kitabı hiçbir boş beklentiye ve umuda kapılmadan içinden geldiği gibi ve kendi  keyiflerinin mantığını izleyerek okumalı bence. Ama Binbir Gece Masalları’nı okumaya girişecek okura akıl vermek de  fazla cesaret.

  Gene de okumak ve ölmek üzerine bu kitap aracılığıyla  bir iki söz söylemek isterim. Binbir Gece  Masalları hakkında söylenen çok yaygın iki söz vardır. Birincisi bu kitabı  baştan sona şimdiye kadar kimsenin okuyamadığı üzerinedir. İkincisi, Binbir Gece Masalları’nı baştan sona  okuyan kişinin öleceği üzerinedir. Birbirleriyle gizli bir mantıkla birleşen bu  iki uyarı okuru ihtiyatlı olmaya itecektir elbette. Ama fazla korkaklık etmeye  de gerek yok. Binbir Gece Masalları’nı  okusak da okumasak da sonunda biz de öleceğiz.


Orhan Pamuk

 

KİTAP AKRABALIKLARI

Takip Et I                Paylaş