şifremi unuttum            beni hatırla

ETKİNLİKLER
21 Ağustos 2014 Perşembe
Bizansiyya

Kategori: Edebiyat
Yazar: Lâle Müldür
Sayfa: 163
Ölçü: 13.5 x 21 cm
ISBN: 978-975-08-1188-3
YKY'de 1. Baskı: Şubat 2007
YKY'de 2. Baskı: Mart 2014

Şair Lâle Müldür'ün neredeyse on beş yıldır yazmakta olduğu romanı Bizansiyya YKY'den çıktı. Özkurmaca özellikleri taşıyan roman yeni bir zamanı yeni bir mekânda gerçekleştirme iddiası taşıyor. Bizans’la Konstantiniyye’nin birleşiminden doğan Bizansiyya, bugünün İstanbul'unda yaşanan, yarı ütopik ama kanlı canlı, hedonist bir şehir: "Kanlı trajediler, entrikalar ve frenlenmemiş ihtiraslar ülkesi." Yeni bir dünyanın, dolayısıyla yeni bir hayatın izini süren Müldür, şimşek hızıyla hareket eden bir bilinçle, okuru kendi âleminin karmaşasında gezdiriyor. Günlüklerden, notlardan oluşan, bir bakıma "defterlerin anarşik güzelliği"nden kurtulup gelen, poetik ve çılgın bir roman Bizansiyya.

Takip Et I                Paylaş

        

TADIMLIK

İsa Gibi Biri

Senin adın İndra. Buradasın. Pembe bir sıvı içeren kristal bir şişeden içtikten sonra bana âşık olacaksın.
Senin adın Uzeda. Bu ismi sana ben vermedim. Ama yeryüzünde hep senin gibi birini aradım.
— Bana niçin bu adı verdin?
— İndra, bereketli seller ve yağmurlar demek. İşte bu yüzden bana bakacak ve bana âşık olacaksın.
— Peki ya sen, gizemli kişi, en çok kimi seversin sen?
— Bulutları severim, arada geçen o bulutları...
— Uzeda, bana niçin bu kadar uzaksın. Bu aşk bana niçin bu kadar çok acı veriyor.
— Adem cennetten kovulduğunda bir yabancı olarak yeryüzüne indi. Ondan beri tüm oğulları ve kızları da nerede doğmuş olurlarsa olsun birer yabancıdır. Ve yabancının bütün aşkları dışarıdan, ötelerdendir.
— Evet anımsıyorum bir hayal vardı. Ona âşık oluyordum. Ona ‘yağmurlar nişanlısı’ diyordum. Peki bu pembe içki ne?
— Hatırla!
— Bilmiyorum, belki bir şey vardı. Başlangıçta, en başta güllerin rengi yalnızca beyazdı. Sonra ben bir peygambere âşık olduğum için ölümcül bir yara alıyordum. Beni kucağımda beyaz güllerle bir yere yatırıyorlardı. Sen bana doğru gelince dikenler yana batıyordu ve böylece güller senin kanınla boyanmış oluyordu. Şey, böyle bir şey Rosa mistica.
Gülle yağmur arasında semantik bir yakınlık vardı.
Ama ben sana bir türlü yakınlaşamıyordum. Çok ama çok acı çekiyordum. Senin uzun, altın sarısı saçların, buradakilerle kıyasladığım zaman... Yanımda hep olanaksız aşkların sembolü mavi güllerle uyanıyordum.
Tamam, anımsamaya başlıyorsun şimdi. Hadi hatırla, her şeyi hatırla.
Ama birçok İndra ve birçok Uzeda var. Onların yeryüzü isimleri değişik. Mesela İksir, Boro, Perizad... onları düşünmek sana acı verecek ama hatırla, her şeyi hatırla.
— Yakında Mesih gelecek, biliyorsunuz değil mi?
— Evet, az bir vakit kaldığını söylüyorlar.
— Yeni bir dünya düzeni kurulacak. Her şey altüst olacak ve oldu bile. Sadece ve sadece paranın egemenliğini yaşıyoruz. Kıyamet...
 — Evet, ne diyeceğinizi biliyorum. Çoktan içinde bulunduğumuz durum kıyamet değil mi?
— Belki de üst-insanlar belirecek, Nietzsche’nin öngördüğü gibi.
— Kim bunlar?
— Onu bilmiyorum ama insanlar şimdiden kesin olarak birbirinden ayrıldı.
— Evet biliyorum, iyiler ve kötüler kesin çizgilerle ayrıldı. Beş altı yıl önce başladı bu.
— Hepimizin bir misyonu var.
— Doğru, tam da bu zamanda dünyaya geldiğimize göre. Ben para kazanamıyorum. Bu benim iyilerden olduğumu mu gösterir?
— Şöyle, kötü bir insan yok aslında.
— Nasıl yani, kötüler yok mu?
— Yok, keşke kötülük olsa. Bayağılık var sadece.
— Evet, bir yığın bayağı, çıkışsız insan.

İşte böyle saatler süren nefes nefese bir konuşma başlamış oldu. Arada, gözlerine bakıyordum. Dikkati çekecek şekilde iyilik akıyordu gözlerinden. Çok geçmeden tuhaf bir şey oldu. Gözlerinde ara sıra benim ultraviyole dediğim türden mor bir ışık yanıp sönmeye başladı. Benim de gözlerimin hemen önünde noktacıklar halinde beyaz ışık patlamaları oluyordu. Öyle ki bunları yazmak bile bende müthiş bir utanma duygusu yaratıyor. Ama o çok saygın Kallistos Telikudes de aynı şeyi söylüyordu: “İnsan, tinsel faaliyeti ruh gözüyle seyre dalarak elde edilen bilgileri ve ruhu yükselten yöntemleri yalnız kendine saklamamalıdır.”
 Bütün bunlar böyle olmadı aslında ama bütün bunları böyle yazmak istedim. Ona tünelde kutsal kitaplar satan bir dükkânda rastladım. Üstünde siyah deri bir ceket ve pembe bir atkı vardı. İncil’inin yok olduğunu ve bir İncil almak istediğini söyledi. Dükkân sahibi, ben ve bana çok benzeyen bir arkadaşım dinsel konulardan konuşuyorduk.
Onun ilk sözü, farkında mısınız, bütün önemli isimler M harfiyle başlıyor: Mehdi, Mesih, Muhammed, Musa, Meryem gibi, oldu. Doğru, dedim. Onun ilgi çekici konuşmasından hemen etkilenmiştim. Ama ruh arkadaşımı bulduğumun farkında değildim daha. Galiba yalnız, çok yalnız bir insandı. Bize, size ne mutlu, birbirinizi bulmuşsunuz, dedi. Karşılaşmamız büyük bir rastlantıydı. Onun farkında değildim daha. Sonradan gerçekten tuhaf bir şey olduğu için, onun benim için önemli birisi olduğuna karar verdim. Sigara kutumun alt bölümündeki jelatin kâğıt kendi kendine üste geçmişti. Üstelik bunu kâğıdı yırtmadan başarmak hemen hemen imkânsızdı. Bunu bir işaret olarak aldım. Gittiğinde, ruh arkadaşımı bulduğumun farkına vardım.

PERİZAD’IN ANLATISI
Tanrı’nın izniyle ruh arkadaşımı buldum. Yoksa Kudüs’e doğru yollanmak zorunda kalacaktım. Günahkâr bedenimin ruhsal çalkantılarla sarsıldığı günlerden biriydi. Dua etmek için kiliseye gittim. Kilise papazı halimden anlamışa benziyordu. Bana Karpathoslu Johennes’in kırk birinci bölümdeki “Kendilerini daha bir çabayla duaya verenler korkunç ve yorucu ayartmalara maruz kalırlar” bölümünü gösterdi.
Yalnızlıktan bıkmıştım. Akşam saatlerinde yorucu ruh hallerine maruz kalıyordum. Ama o gün içimde kutsal ruh hali uyandı. Kutsal bir ezilmişlik hali bende zarif bir çiçek dalgalanmalarıyla büyüdü. Hemen İsa ikonunun önünde bir mum yakarak Trikanos’un müziğini dinlemeye başladım. Bir yandan eski bir inci kolyeyi tespih gibi kullanarak içimden dualar okuyordum. Akşamın bu korku dolu saatlerinde dışarıdaki karla kaplı ağaçları görmek bile içimde gizemli ürpertilere yol açıyordu. Tuhaf bir havaydı. Bazen toz kaldıran bir rüzgâr gibi karların uçuştuğunu görmek bende mutlu bir esrime hali yarattı. Çok geçmeden kapım çalındı. Adının Boro olduğunu söyleyen bu yoksul görünüşlü gezgini içeri aldım. Hemen ateşin yanına geçti. İçerdeki küçük ayin havrasını görünce yüzünde ışıltılı bir anlam belirdi. Birden hiçbir ön hazırlık yapmaksızın konuşmaya girdi.

STEPLERDE, TARLALARDA
Geride kalan her şeyi unutup steplerde, tarlalarda koşuyordum. Sol omzumda bir şeyle. Herkesin içinde steplerde, tarlalarda koşmak isteyen bir şey vardır, gizli bir dua gibi. Dua etmek de zaten böyle bir şeydir: Buzla kaplı bir tarlayı geçmek. Buzun altında bir şey, bir mücevher, bir yüzük vardır. Belki kantaşından bir yüzük, buzun altında kayan turuncu frezyalar, bir karnabahar, kırmızı bir çilek... Ya da yarı beline kadar buzun altına girmek... Beyaz bir eşarp, kayıp giden buzda... Sarışın bir başın hafif yana eğilmesi. Tüm benliğinle yakarmak, diz çöküp. Kendinle ne yapacağını bilmemek. Yeryüzüne yerleşememek gibi bir duygu. 33 yaşında İsa Mesih’in yaşında ölmek. Kendinde ve onda kalmak.
Nedir gerçekten dua etmek? Bütün yaratılanların gizli bir iç çekişle sarsıldığını görüyor, beyaz bir eşarba başımı dayamak istiyordum. Günahkâr kemiklerimden, beni bağlayan her şeyden uzaklaşmak, uzaklaşmak, yalın bir hiçe doğru koşmak, yanımda tuz ve ekmekle buzu kırıp geçmek istiyordum. Kendinde kendiliğinden olan o sağaltıcı güce ne isim verecektim. Sol ve sağ omzumdan gelen bir ses, bir esinti, kendime hazırladığım baharistan, omuz başımdaki koruyucu meleğin sesi şöyle diyordu: “Uzaklaş, uzaklaş. Buzun altında yaşa!”
Buzun altında yaşamak bana göre evden de içeri çekilerek yaşamak, her şeyden elini eteğini çekerek kendi ruh dünyana kapanmaktı. O zaman buzdaki yüzüğün bir anlamı olacaktı.

YAZARIN ANLATISI
Tam da öyle birine rastlamak istiyordum. Onun gibi birine... ONUN GİBİ biri daha kafamda oluşmamıştı.
Trendeydim. Floransa gibi bir yere gidiyordum. Kafamda yalnızca ve yalnızca şiir vardı ya da şiir gibi bir şey. Bu şiir gibi bir şey kafamda çok erken yaşlarda Japon haikuları yüzünden açılmıştı. O bunalımlı on üç, on dört yaşları büyük sıkıntılarla üstüme geldiği zaman hemen bir masanın başına geçerek dışarıdaki pembe çiçek açmış ağaçların verdiği huzurla haiku okuyup benzer şeyler yazıyor, böylece büyük bir rahatlama duyuyordum.
O beyaz serin masa hâlâ evimde duruyor ve hâlâ bahçeye dönük, sonradan başka bir eve geçmiş olsam bile. Ben bu satırları yazarken telefonda biri arıyor. Kendisi üçüncü tekil ve meçhul olarak tanımlanan biri. Tuhaf bir biçimde senkron olan bir şey, zamanı ‘onun gibi biri’ temasıyla açtığıma göre. Uzun bir süredir kafamı senkronluk meselelerine taktığım için bu bana romanı doğru bir biçimde açtığım yolunda bir işaret gibi geliyor. Hemen tarihe bakıyorum. 3 Mart 1992. Mutlaka 3 ile ilgili bir şey olmalı diyorum. Kabala hesapları gibi bir şey ve evet 3+3+1992 toplanınca 27 sayısı yani 3’ü veriyor bana. O halde doğru yerde, doğru zamandayım diye düşünüyor, biraz daha cesaretleniyor ve Floransa trenine geri dönüyorum.
Floransa treninde ikindi ışığı gibi tam bir şey var. Kompartımanlarda hapsolan bir ışık. On dokuz yaşındayım, üstümde mini etekli bir elbise var, saçlarım uzun ve siyah. Yanımda bana her türlü kapıyı açabilecek kadar ayrıcalıklı bir Amerikan diploması ve kafamda sadece iki şey var: Şiir ve onun gibi biri.
Bu ikisi daima ve daima çatışacaklar. Ama henüz değil, nitekim biraz sonra koridordan gitar sesleri gelmeye başlıyor. Başımı çevirince müzik yapanların iki İtalyan genci olduğunu görüyorum. Hayatımda gördüğüm en şiirsel iki yüz, Fellini ya da Passolini filmlerinden çıkıp gelmişler gibi. İşte hayatımda hiç unutmadığım anlardan biri, mutlu bir rastlantı. Şiir gibi bir şeyle onun gibi biri belki de ilk kez bir araya geliyor.
Birisi esas beğendiğim, penceredeki siluetine bakıp saçlarını taramaya başlıyor. Öteki nedenini sorunca, yandaki kompartımanda güzel bir kız var da ondan, gibi bir şeyler söyleyerek daha sonradan hiç unutamayacağım bir kompliman iletiyor. Koridorda yerlere çöküp Beatles falan çalmaya başlıyorlar. İşte müthiş bir an. Hem şiir hem de onun gibi biri bir arada. Artık uçuyorum. Sarı ışıklı Floransa vagonu ve yontu gibi duran iki sarışın kafa. Sarı renk daha sonraları daha başka biçimlerde çok daha önemli olacak. Ama sonraları henüz bunu bilmiyorum.
Ertesi gün La Scala pansiyonundayım. Bir ara merkezi görmek üzere yola çıkıyorum. Arno nehri ve Ponte Vecchio. Birisi bir zamanlar Arno nehrinin taşmasıyla Ponte Vecchio’daki mücevherci dükkânlarından yığınla incinin Arno’nun dibine gömüldüğü türünden bir şeyler söylüyor. Merkeze uğrayıp o şık Floransa defterlerinden ve bir de mini bir radyolu kaset-teyp alıyorum. Gece La Scala’da İtalyan radyolarından müzikler kaydediyorum. Yıllar sonra bu kaseti dinlediğimde kendi 19 yaş sesimi yakalayacağım. Pür, hiç kirlenmemiş bir sesin karizması. Sonra beni hüzünlendiriyor ama yine de bir Leopardi takıntısı yok bende, en azından o sıralar. Somut bir şey değil bu, daha çok onun gibi birisine bağlanan bir şey.

BASINDAN

Burak Fidan
Radikal Kitap, 16 Şubat 2007


Lâle Müldür okurları bilirler. Onun şiirinde akılda giz yapan bir enstrüman vardır. Öyle bir enstrüman ki, müziğinde en bilindik şeyler bile sırrın büyüleyici alanına girer ve bambaşka bir ahenkle hakikatli bir söze dönüşüverir. Artık görünen dünyanın bilgisi başkalaşmıştır. Sırrını fısıldayan ama gizini asla ele vermeyen onun müziği; yalnız biz insanlara değil, bizim de ötemizde tüm kutsi varlıklara dokunur gibidir.

Lâle Müldür'ün on beş yılı aşkın bir süredir Bizansiyya adlı bir roman yazdığını biliyoruz. Kuzey Defterleri'nde şiirin artık romana yaklaşması gerektiğini söyleyen şair, Bizansiyya'nın da nasıl bir roman olacağının ipuçlarını okura vermişti zaten. Anne Ben Barbar mıyım?'da Fatih Özgüven'le yaptığı Bizansiyya söyleşisi romanı bekleyenler için yepyeni bir merak uyandırmıştı. Çünkü Kuzey Defterleri'ne şiir-roman diyen Lâle Müldür, Bizansiyya'ya roman-roman diyordu. Demek ki Bizansiyya bilinen anlamında; bir olay örgüsünün içinde medeniyet ve kültürün insan etrafında dolaştığı edebi bir tür olarak romandan farklı bir şeydi. Ama yine de 'roman-roman' diyordu. İngiltere'nin en iyi okullarından birinde edebiyat sosyolojisini derece ile bitiren şairin, kendi kitabını, var olan edebi türler içine almamasının bir nedeni olmalıydı. En azından genç bir Lâle Müldür okuru olarak ben böyle düşünmüştüm.

Anarşik bir güzellik

Bizansiyya'yı ajandalardan, defterlerden, küçük not kâğıtlarından, bazı kitap kapaklarının arkasından, çizilmiş desenlerin içinden, şarkı sözlerinin ve an be an tutulmuş güncelerin arasından bilgisayara aktarırken eserin neden sadece roman değil de roman-roman olduğunu biraz da olsa anlamaya başladım. Orada; ileride kendini açığa çıkaracak bir kurmacanın ötesinde başka bir şey vardı. Lâle Müldür'ün deyişiyle anarşik bir güzellik, hep ama hep aradığı o söylenmemiş şiirin ürpertisi... Baudelaire 'Ben şiirimi meydana getirmek için içimdeki isteriyi bir gül ağacı gibi büyüttüm' der. Bu kitap da ancak büyük şairlerin peşine düştüğü Baudelairevari bir isterinin büyüttüğü gül ağacına benziyor. Yaşamı boyunca şiirin ona dokunduğu her anı görebilirsiniz Bizansiyya'da.

On dokuz yaşında tuttuğu günceler, uzun yolculuklarından arta kalan dizeler, anın içinde yakaladığı şiir-görüntüler, izleği olduğu büyülü durumlar, sırlı karşılaşmalar, yakın arkadaşlarına gönderdiği mektuplar, hava durumu, BBC haberleri, radyo programları, yıldız cetvelleri, gündüz düşleri, mistik tecrübeler... Kısacası, yaşamında şiir için görünür kılınan ne varsa hepsinin çılgın bir sureti Bizansiyya. Tabii tüm bunlar kitabın poetikası olarak metinlerde gizli-açık bir şekilde bir görünüp bir kayboluyorlar. Avrupa'dan Uzakdoğuya, Uzakdoğudan İstanbul'a yolculuğunda gördüğü insan gerçekleri, sosyo-politik karşılaştırmalar, kültür alışverişleri... Şairin aklında uyanan ne varsa hepsi girmiş kitaba. Tüm bunlar İstanbul'un o tuhaf elektriğinde aynı potada bir araya gelip erimeye başlıyor. Lâle Müldür'ün daha önce belirttiği üzere 'Bizansiyya', Konstantiniyye ile Bizans'ın karışımından elde edilmiş.

İstanbulluları hem cezbeden hem de büyük bir yokluğun içine sürükleyen kentteki o hızın şarkısını söyleyen Lâle Müldür, sırları dökülmüş aynalarla binlerce yıllık bir tarihe bakıp yansımalarını önce kendi yüzüne sonra İstanbullulara aksettiriyor. Ardından içinde bulunduğumuz çağın karmaşasına bir isim veriyor. Dahası medeniyet hastalığımıza göksel reçeteler yazıyor. Bizansiyyalıların o uçsuz bucaksız yalnızlığı, bir türlü içinden çıkamadıkları büyüklük arzusu, bireyin kendi kültürüne korkunç yabancılığı ve Doğu-Batı arasında sıkışıp kalmış kimliğimizin dipsiz çığlıkları; tüm ilahi dinlerin, mistik öğretilerin ışığında açığa çıkıyor Bizansiyya'da.

Kayıp bölüm

Ve tabii ki tüm bu sayfaların arasında bir kuğu gibi süzülen aşk... 21. yüzyılda eşi benzeri görülmemiş bir adanmışlık. Aşkî bir cezbenin sanrılarında ilahi bir dans gibi, kendi kalbinin etrafında sema eden bir meczup gibi bir aşk. Öyle ki aşkına dahil ettiği her şey Bizansiyyalıların yüzüne bir gök gibi yapışıyor.

Bizansiyya tam on beş yıl önce kaleme alınmış. İstanbul'un dünyanın merkezi olduğunu bundan on beş yıl önce söyleyen Lâle Müldür'ün metinlerini okuyunca (bugün Nobel edebiyat ödülünün Türkiye için açılımlarını düşünürsek) onun öngörüsü karşısında hayrete düşmemek elde değil.

Söylemeden edemeyeceğim. Bizansiyya'nın gizlendiği o sayfaların birinde mavi renkle, büyük harflerle yazılmış şöyle bir not gördüm: ARTIK BÜTÜN KODLARI ÇÖZDÜM. Tüm bu Bizansiyya serüveninden sonra hâlâ düşünüyorum: Şairin çözdüğü kodlar nelerdi? Kitabının kodlarını mı çözmüştü yoksa kendi yaşamının mı? Ancak şimdi anlayabiliyorum. İkisi arasında hiçbir fark yok. Çünkü yaşamı, hayret ürpertileri ile dolu onun yaşamı bu kitabın içinde gizli.

Lâle Müldür okurları için önemli bir not: Kitapta kayıp bir bölüm var. Onunla ilk tanıştığımda bana okumuştu. Sonradan bölüm kayboldu belki de Bizansiyya'nın içine gizlenmiştir. Biliyorsunuz. O; 'hayatta her şey birbirine bağlı olduğu için nereye bağlarsan oraya bağlanır' der. Bu prensiple her bir okur kendine Bizansiyya'dan yepyeni bir roman-roman yapabilir. Belki de yeni bir okuma biçimi. Mallarmée'nin Henri Cazalis'e yazdığı mektubunu okurken; Lâle Müldür'ün o şen kahkahalarının içinden sesini duyar gibi oldum. Aynen alıntılıyorum:
"Ve bırak kendi buluşum olan bir açıklamayla konuyu kapatayım. Bunu kendime uygularım: Bütün yazdıklarının başlangıç ve bitimini atla. Ne başlangıç ne de sonuç? Çıldırmış olduğumu mu sanıyorsun? Sana bir gün çılgınlığımın bir başka yerde yatmakta olduğunu göstereceğim."

 

 

 

Filiz Aygündüz
Milliyet Pazar, 18 Şubat 2007


Günaydın herkesin Bizansiyya'sına...

Otobiyografik romanı "Bizansiyya"yı çıkaran Lale Müldür: "Ölümden hiç korkmuyorum. Ölmek benim için zor bir şey değil. Hatta 2002'de beyin kanaması geçirdiğimde ölseydim de üzülmezdim. Benim canım bu ülkeden gitmek istiyor aslında. Çünkü çok kırdılar beni"

Bizans'tan bugüne ulaşan son saray kalıntısı olan Tekfur Sarayı'ndayız. Lale Müldür'ün üzerinde mor bir elbise. Geçtiğimiz yıl Afife En İyi Giysi Tasarımı Ödülü'nü alan
Türkan Kafadar'ın imzasını taşıyan bu Bizans kostümünün içinde gerçek bir imparatoriçe gibi Lale Müldür. 12 gün önce çıkan otobiyografik romanı "Bizansiyya"ya uygun bir hal.
Müldür'ün zihninde "çılgın" bir yolculuğa çıktığımız bu "farklı" romanda kek tarifinden İbni Sina'nın ilaç terkiplerine, bir Cumhuriyet pornosundan İngiltere'de öğrencilik yıllarında tuttuğu güncelere ve teolojik anlatılara kadar çok sayıda çarpıcı durak var.
Bugünlerde neşesi pek yerinde Lale Müldür'ün. Pelerinini savurarak, başındaki pembe tülü doladığı eliyle poz veriyor foto muhabirimiz Ercan'a. "Zaten" diyor, "Bir vizyon gördüm, artık sadece fotoğrafçılara gülümsemekmiş benim görevim." Dediğini de yapıyor. Kahakahaları çınlatıyor, "Bizansiyya"nın kahramanlarından, eski sevgili Mistik Çar ile vaktiyle sık sık geldikleri Tekfur Sarayı'nı. Çatısız sarayın "limon kokulu yağmurlu kadını" ile yeni kitabını konuştuk. Aynı şiirin son dizesindeki gibi soruyordu imparatoriçenin gözleri, yardımcısı Maria'nın yaptığı gözlemeyi yerken: "Ben iyiyim şimdi. Sen nasılsın?"

"Bizansiyya"da "Bütün suçum zeki bir kadın olmak" diyorsunuz... Hep de söylenir gerçekten, sizin çok akıllı olduğunuz.

İlkokuldan başladım zekamı göstermeye. Bütün yabancı kolejleri birincilikle kazandım. Robert Kolej'in en iyi öğrencisiydim. Özellikle matematik ve fen bilimleri notlarım çok yüksekti. Sonra ODTÜ'ye gittim. Yumrukları nasıl havaya kaldıracağız gibi problemlerimiz vardı. Sonra Derya Köroğlu'ndan duydum ki, okulun o sıradaki politik lideri bana aşıkmış.

Hiç mi fark etmediniz?

Hiçbir şeyin farkında değildim. Protesto sırasında, jandarma etrafımızda toplanır, "Beş dakikaya kadar dağılmazsanız vuracağız" derdi. Ben ise o an "Aaaa papatyalar da ne güzel" diye düşünürdüm. Realiteyle ilgim yoktu.

Kolej yıllarında çete kurmuşsunuz...

İki defa çete kurdum. İkisinin de lideri ve tek çalışanıydım. Herkese notlar yazardım. Mesela Bianca'ya (sınıf arkadaşı)... "Bianca, dolabından şunu al ve git şu ağacın altına bak" gibi... Bianca ağacın altına gittiğinde hediye bulurdu. Kimden geldiğini bilmezdi ama. Kötü bir şey yapmadım hiç. Okulda Plato'ya (kampüsün bir bölümü) giderdik daha çok. Plato'da her gün öğle saatinde beni dinleyen 20 kişilik bir grubum vardı. Her gün başka bir tarzda çıkardım karşılarına: Bir gün egzistansiyalist, bir gün sitüasyonist, bir gün komünist bir gün bilmem ne...

Sonra üniversite ve yurtdışı serüveniniz başlıyor ki o da başka bir zeka hikayesi...

ODTÜ Elektronik'i kazandım. Sınav birincileriyle filan birlikteydim. Okul kapanınca İngiltere'ye gittim. Aynı şekilde Manchester'da ekonomi derecesini birincilikle alıyordum az daha; okula geç kalmam yüzünden ikinci oldum. Ondan sonra Essex'te çok zor bir mastır verdim.

Zekanızı niye "suç" gibi görüyorsunuz?

Erkekler kabul etmiyor kendilerinden daha zeki kadınları...

"Ben deli değilim aslında!"

Zeki olmakla "suçlandığınız" halde, bir de "deli" yaftası yapıştırıldı size... Ama hiç sesinizi çıkarmadınız.

Evet çıkarmadım; artık yapacak bir şey yoktu. Ama çok fazla yapıştırıldı o yafta. Ben deli olmadığıma da inanıyorum aslında.

"Ben aslında yaşamaya tahammül edemiyorum" diyorsunuz "Bizansiyya"da. Okurken insan canınızın ne kadar yandığını anlayabiliyor. Ama öte yandan size baktığımızda çok neşeli bir kadın görüyoruz. Bu dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?

Allahtan gelen bir yardım bu herhalde. Neşeliyim hep. Günah kavramım hiç yok gibi. Kimseye kötülük yapmadım. Onun için ölümü iyicil bir şey olarak düşünüyorum. O yüzden de neşeyle sürdürebiliyorum hayatımı.

"Ölüm özlediğim bir şey"

Kitapta "ölüm" de yok ölüm korkusu da.

Ölümden hiç korkmuyorum. Ölmek benim için zor değil. Hatta 2002'de beyin kanaması geçirdiğimde ölseydim de üzülmezdim. Benim canım bu ülkeden gitmek istiyor aslında.

Ölseniz de olur, bu ülkeden gitseniz de öyle mi?

Ölmeyi, daha doğrusu kendimi öldürmeyi düşünmedim hiç; yasak çünkü. Ama ölüm daima özlediğim bir şey tabii...

Ölümü özlemek ne demek?

Benim inancıma göre cennet ve cehennem vardır. Ben en kötüsünden arafa gideceğim. Oranın da çok zevkli bir yer olduğunu düşünüyorum. Hem cehennemdekileri görüyorsun hem cennettekileri... Cehenneme gideceğimi de sanmıyorum doğrusu; ben cehenneme gidersem bütün dünya gider.

Neden bu ülkeden gitmek istiyorsunuz?

O derece üzdüler beni. Belki de artık yaşlandığım için arkadaşlarımla eskisi kadar yakın bir ilişki sürdüremiyorum. Ama eskiden de çekerdim onlardan. Mutlaka bir laf çarparlardı. Laf çarpılmasına alışık bir insan değilim.

"Kayıp parça Bizansiyya..."

İnsanın bölünmüş benliğinin de kitabı diyebilir miyiz "Bizansiyya"ya?

Tabii denebilir. Kitabın içinde çeşitli benlikler var. Bir kere kayıp bir görkemin ardından yas tutan bir alter ego var. Daima kayıp bir şeyi yinelemeye çalışıyoruz. Bir Piyer Loti'ye gittiğimizde sözgelimi, kayıp bir şey var, o nedir diye düşünüyoruz. İşte ben o kayıp şeyin adına Bizansiyya diyorum. Bu kayıp parça duygusu dünyanın başka bir yerinde olmuyor, tamamen İstanbul'a özgü. Yani bu kentin kendisi de bölünmüş bir benliğe sahip.

Kitapta iki erkek karakter baskın. Biri Bartolomeo, eski eşiniz; diğeri de Mistik Çar adını taşıyan eski sevgiliniz. Neden bu ikisi?

İlki aşırı sevgi, ötekisi aşırı nefretti. Mistik Çar çok İstanbul'a oynayan birisiydi. Kendini bir anlamda Bizans'ta yaşayan biri gibi hissediyordu. Bana Bizans yerlerini gezdirirdi birlikte olduğumuz dönemlerde, Bizans'tan bahsederdi sık sık. Beni "Bizansiyya"ya götüren de Mistik Çar'dır aslında.

Neden 15 yıl sürdü bu kitabı yazmak?

Şiir kitapları geçti önüne. Başka konularda gezindim. Uzun sürdü çünkü çok güzel bir şey yapmak istiyordum.

"Tasavvuf okumaya başlayın"

Kitap Leonard Cohen'in "Suzanne"i ile başlıyor ve yine onunla bitiyor. Niye?

Biraz kendime benzetiyorum Suzanne'i... Herkes kendi Suzanne'ini keşfedecek bu kitabı okuduktan sonra. Çok sevdiğim bir parça bu ve çok üstünde duruyorum, o yüzden kitabın başına ve sonuna koydum.

"Bizansiyya"da edebiyatın mektuptan şiire kadar hemen her türü var...

Yeni bir dil de kullanıyorum ayrıca. Aynı dilde yazamıyorum şu an, oradan biliyorum yeni bir dil kurduğumu. Kitaba aynı şekilde bir cümle daha eklemem zor. Başka bir dilden ekledim eklediklerimi. O dile giremedim.

Sözgelimi "Ghafür=1285=büyükbağışlayıcı=dost= iyileşme/rekehat=toprak=karanfil baharatı=balık= Ay=Nukha'il" şeklinde bir cümle var. Ne demek istiyorsunuz?

Tasavvuf geleneğinden gelen birtakım formüllerin açıklaması. Tasavvufta derinleşmişlerin anlayabileceği bir cümle bu.

Okur hiç umurunuzda değil mi? Anlayamamak fena bir durum çünkü...

Tasavvuf okumaya başlamalısınız. Bunun başka cevabı yok.

Bu kitap sizin için ne ifade ediyor? Başyapıtınız olduğu söylenebilir mi?

Başyapıt demelerini isterim bu kitaba. Bunu yazmasaydım da içimde bir yara hep kalacaktı, iyileşmeyecekti.

"Bizansiyya"daki bir bölümde kıyametin İstanbul'da kopacağını söylüyorsunuz sanki...

Öyle bir araştırma var, kıyametin yedi tepeli kentte kopacağı konusunda; Roma mı İstanbul mu diye? Ama İstanbul diye kesin bir savım yok. Sadece olabilir diye düşünüyorum. İsa'nın İstanbul'a gelebileceğine de inanıyorum. İsa biliyorsunuz hem Hıristiyan geleneğinde hem de hadislere göre İslam geleneğinde yeniden dirilecek.

"Özel bir konumum var ama ne olduğunu bilmiyorum"

Romanda bir İsa vizyonunuz var...

Bir gri V üzerinde uçmaya başlıyorum birden. Ve İsa'yla karşılaşıyorum. Bana çok tuhaf bakıyor.

Herkes vizyonun ne olduğunu bilmeyebilir... Biraz anlatır mısınız?

Uykuda değilken görülen bir rüya gibi.

Nasıl açıklıyorsunuz vizyonlarınızı?

Benim gördüğüm vizyonların hepsi de dinsel açıdandır. O yüzden gerçektir diye düşünüyorum, hastalıkla ilgisi yok.

Kitabın kapağını da siz çizdiniz ve orada da kanatlı bir figür var; melek sanırım. Bütün bunları birleştirdiğimizde siz bir şey demek istiyorsunuz aslında...

Valla peygamberlere ait olaylardan bahsediyorum, başka anlatmak istediğim bir şey yok. Meleklerin de yaptığı bir şey uçmak.

Siz de uçuyorsunuz vizyonlarınızda...

Evet biraz özel bir konumum var ama ne olduğunu bilmiyorum. Bilimsel açıdan anlatayım. Amerikalı bir uzaybilimcinin bilgisayara çizdirdiği bir figürde vardı, bir şeyin içinden gri gri eğriler gidiyordu ve dedi ki "Buralardan geçen birisi siyah deliğin içinden de geçebilir, başka bir evrene çıkabilir". Bu benim için çok aydınlatıcı oldu; çünkü ben de gri eğrilerin içinde uçtum ve belki de bir kara delikten geçtim diye düşünüyorum. Ayrıca Stephen Hawking de "Artık dünyadan başka yerler bulmalıyız" dedi ki o da benim için zaferdir.

 

 

 

Ahmet Güntan
Radikal 2, 25 Şubat 2007

Şair roman yazınca

Lâle Müldür'ün günlüklerden, notlardan oluşan romanı Bizansiyya hakkında kendime sorduğum sorular ve verdiğim cevaplar:

Bir şair hangi amaçla roman yazar? Hele Lâle Müldür gibi her istediği şeyi şiirine sokup çıkaran bir şair?
Bu kitabın kendine verdiği bir görev var: Lâle Müldür'ün deyişiyle 'modernist mutsuz bilinç perspektifleri'ni aynen -olduğu gibi kopyalayan- aktaran bir metin kurmak, 'Bizansiyya denilen sosyal yıkımı' anlatmak. Sosyal bir yıkımı kurgulamak bence en çok şiire yakışırdı ama Lâle Müldür belki aynen -olduğu gibi kopyalamayı- aktarmayı şiirden çok romana yakıştırmıştır.

Bence bu dediğin görev de şaire daha çok yakışıyor, 'aktaran', kopyaları birbirine 'yapıştıran' bir romancı değil de şair olunca ortaya çıkan şey daha 'gerçekçi' oluyor. Şaire 'gerçekçilerin gerçekçisi' diyordun...
Biliyorum şiir yazan gençlere "Romana geç... Romana geç..." denilen bir günde yaşıyoruz. Romanın çağı daha iyi yakaladığı düşünüldüğü için. Ters olacak ama günümüzde yazılan romanı gerçekçi bulmuyorum, duyum yitiminin (Virilio) tam göbeğinde buluyorum romanı, gerçekçiliğe de büyük ihtiyaç duyuyorum. Bizansiyya uzun bir şiir olarak da okunabilir. Benim şairlereBenim şairlere ihtiyacım var, ben öyle okudum, romanda iki şair buldum. Romanı 'içinde dolanarak anlatan', notları, günlükleri, yemek tariflerini toplayan şair Lâle Müldür. Romanı 'dışarıdan derleyen toparlayan' şair Lâle Müldür.

Sence gerçekçiliği hangisi sağlıyor?
Birinci şair (anlatıcı) Lâle Müldür bu malzemeyi aslında 10 yıl topladı, sonra ikinci şair (ortaya çıkaran) Lâle Müldür romanı daha kısa bir zamanda 'meydana getirdi'. Birincisi romana giren malzemenin tekilliğinin peşinde 10 yıl koştu, diğeri de sonra oturdu ötekillikleri çözen benzerliklerin öne çıkmasını sağladı, ikisi de şair. İlki Bizansiyya'yı yaşarken anlatıyor, ikincisi ise parçalı yaşantıların elinden tutarak gerçekliği kuruyor. Böylece roman hem dışarıdan hem içeriden denetleniyor. Ben ikinci şairin yaptığı işin çok önemli olduğunu, Bizansiyya'yı bunun gerçekçi kıldığını düşünüyorum.

Kitapta bir cümle var, o cümle bu romanın tekniğini özetliyor: "Vahyin dikişsiz elbisesi". Gerçekçiliği biraz açar mısın?
- "Galileyen ve Kartezyen ışıkla spritüel ışığın birleştiği olanaksız noktanın aranışı", bu da var. Yeats'in bir risalesinin ('A Packet for Ezra Pound') başında Pound'la bir konuşmasını anlatıyor. Pound Yeats'e yüzüncü kantoyu bitirdiğinde kantoların toplamından bir Bach fügünün yapısı çıkacağını söylüyor: 'Bir olay örgüsü olmayacak, olayların bir kroniği olmayacak, söylem mantığı olmayacak'. Yeats devamla şöyle yazıyor: [Balzac'ın hikâyesi] Bitmeyen 'Şaheser'de [Le Chef d'oeuvre Inconnu] [ressam] 'Porbus'un [genç ressam arkadaşı] 'Nicholas Poussin'e sözünü ettiği o resmi [hikâyedeki ressam Frenhoffer'in resmi] 'yapmayı deniyordu, o resimde her şey kenar çizgileri ve konturlar olmadan (ki bunlar aklın uzlaşımlarıdır), renk lekeleri ve gölgeler ile zamanımızın sanatının özelliklerini (Cézanne'ın resimlerinde olduğu gibi) taşıyan bir eser elde etme arasında yuvarlanıp itilip durur'. Yeats burada bir dipnot açıp Wyndham Lewis'in (Pound'un Girdapçılık ve Blast arkadaşı) 'Eğer aklın form ve kategorilerini reddedersek geriye duyumdan, 'ebedi akış'tan başka bir şey kalmaz' deyişini anıyor.

Bitmeyen Şaheser'i [Le Chef d'oeuvre Inconnu] kısaca bir anlatmak lazım: Picasso'nun çok sevdiği bu hikâyede büyük ressam Frenhoffer 10 yıl boyunca bir sevgiliye bağlanır gibi bağlanarak çalıştığı bir tablodan söz etmektedir, tablo mükemmel olacaktır, öğrencisi saydığı ressam Porbus ve Porbushayranı genç ressam Nicolas Poussine sonunda bu şaheseri görme izni alırlar, gördükleri değişik renklerin karmakarışık bir yığınından ibarettir. Yani imkansız bir mükemmelliğin rüyası, eserin kendisini mahveder.
İşte bu nedenle 10 yıl boyunca yazılmış-derlenmiş malzemenin toparlanmasından çok, o malzemeyi alıp ebedi akıştan (eternal flux) koparan Lâle Müldür'ü Bizansiyya'nın gerçekçiliğini kuran 'merci' olarak görüyorum. Bizansiyya iddiasını gerçekleştirmiş bir metin, sanıyorum bu gücünü de Lâle Müldür'ün şairliğinden alıyor, onun muğlak alanlarda çok uzun yıllar dolaşarak edindiği deneyimden.

Muğlağı ayakta tutmayı bir şairden daha iyi kim bilir? Başka bir şair, Pasolini de 'opus magnumu' saydığı ve 10 yılını alacağını düşündüğü bir romana ('Petrolio') başlar, üç yıl çalıştıktan sonra öldürülür, roman zamanının bir ansiklopedisi olarak tasarlanıyordu, gerçek fragmanlar, kriptik mesajlar, anlatı parçalarından oluşuyordu.
Pasolini bu romanla ilgili Moravia'ya yazdığı gönderilmemiş mektubunda romanın 'okuyucunun muhayyilesinde çalışabilen bir anlatı makinesi' olduğunu söylüyordu, birleştirici okur aynı zamanda artık hikâyenin kahramanıydı da. Bunlar, yani romana verilen bu görevler tabii dile apayrı bir bakış gerektiriyor, şairin bakışını. Gerçekliğin yeniden kurulabilmesi için koyulan modern iddialar için yalnızca iyi bir anlatıcı olmak yetmiyor, şiirin alanını bilmek şart. Yoksa o 'dikişsiz elbise' nasıl yapılacak?

Tam bu noktada akla gelen bir iddia var, bugünlerde deniliyor ki Türkiye'de şiir öncü yenilenme, yol açma görevini ihmal etmiş, şairler tıkanıklığı açmak için bir şey yapmıyormuş, o yüzden Türk öykücülüğü bu değişime öncülük ediyormuş.
Tersine şunu söyleyebilirim: Anlatı boyun eğmiştir. Roman romancılara o kadar yetmiyor ki siyasi düşüncelerini romanlarında değil demeçlerinde okuyoruz. Şiir ise kaynıyor. Son 30 yılda dünyanın geçirdiği değişimi en derin tartışan, son beş yıldır yine şiir olmuştur. Lâle Müldür'ün bu romanı şairlerin beş taş oynamadığını gösteriyor, şairler araştırıyor.

Bu romandan sonra, birisi bir Lâle Müldür Sözlüğü yazsa ne iyi olur diye düşündün mü?
O da işte kurulan anlatı makinesinin nasıl harıl harıl çalıştığını gösterir.

Takip Et I                Paylaş