şifremi unuttum            beni hatırla

ETKİNLİKLER
22 Temmuz 2014 Salı
Geçmişten Günümüze İstanbul Tiyatroları (Kutulu 3 cilt)

Kategori: Özel Dizi
Yazar: Kerem Karaboğa - Yavuz Pekman - Fakiye Özsoysal - Metin Balay
Sayfa: 916
Ölçü: 16.5 x 24 cm
ISBN: 978-975-08-1932-2
YKY'de 1. Baskı: Mart 2011

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği’nin İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü işbirliği ile hayata geçirdiği Geleceğe Perde Açan Gelenek: Geçmişten Günümüze İstanbul Tiyatroları, bugün mevcut olmayanlarla birlikte, geçmişten günümüze İstanbul’un tüm tiyatro yapılarını belgeleyerek geleceğe taşımayı amaçlıyor. Bu bağlamda söz konusu yapıların yerleri, fiziksel ve yapısal özellikleri, ev sahipliği yaptığı tiyatro toplulukları ve dolayısıyla Türk tiyatro tarihi içindeki yeri ortaya konuluyor.
“Yoğun bir emek ve araştırma ürünü olan Geleceğe Perde Açan Gelenek, dünden bugüne pek çok önemli tiyatro topluluğunu, sanatçıyı yetiştirmiş olan tiyatro mekânlarını belgelemenin ötesinde,bu alanda köklü bir bilinç oluşturmayı hedefliyor.”

 

I. Cilt - Suriçi İstanbul’u Bakırköy ve Çevresi- Kerem Karaboğa
188 sayfa

II. Cilt – Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş ve Çevresi – Yavuz Pekman
388 sayfa

III. Cilt – Anadolu Yakası – Fakiye Özsoysal – Metin Balay
340 Sayfa

Takip Et I                Paylaş

        

TADIMLIK

Başlarken

Bu kitap İstanbul kentinde Tanzimat’tan günümüze tiyatro etkinliklerine ev sahipliği yapmış mekânların araştırılması doğrultusunda gerçekleştirilen bir projenin parçası olarak hazırlandı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nün öncülüğünde, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın desteğiyle yürütülen ve 2008 yılının son aylarında başlatılan sözkonusu proje doğrultusunda, kentin Haliç ve Boğaz yoluyla ayrışan üç ana yerleşim bölgesi (Suriçi’nden Avcılar yönüne uzanan İstanbul yakası, Galata’dan Sarıyer’e uzanan Beyoğlu-Beşiktaş yakası ve Üsküdar-Kadıköy’den, bir yönüyle Pendik’e diğer yönüyle Beykoz’a uzanan Anadolu yakası) üç ayrı çalışmanın, bir araya getirildiğinde belli bir bütünlük oluşturan üç ayrı cildin konusu yapıldı. Bu çalışma ve araştırmaların herbiri farklı yazarlarca kaleme alındılar ve dolayısıyla, incelenen bölgenin tiyatro yaşantısına ve kentsel gelişimine bağlı olarak birbirinden farklı biçimlerde kurgulandılar. Bununla birlikte, her bir bölge içinde yer alan/almış tiyatro mekânlarının, mekâna dair başlık ve maddeler halinde değerlendirilmesi, profesyonel topluluklarca kullanılmayan, içinde yerleşik topluluk barındırmayan ve düzenli tiyatro etkinliği yapılmayan mekânların araştırma dışında tutulması benzeri, önceden belirlenmiş ilkelerde ortak hareket edildi. Ortak ilkelerin ve ortak kullanılacak kaynakların belirlenmesini kapsayan bir hazırlık evresinin ardından, yapılan işbölümü doğrultusunda birbirinden bağımsızlaşarak yürüyen araştırma ve yazım çalışmaları sırasında, bana da Suriçi’ni merkeze alarak, Bakırköy’den Avcılar’a uzanan İstanbul yakasının tiyatro mekânlarını incelemek düştü. Böylece, zaman zaman samanlıkta iğne aramaya benzetebileceğimiz bir süreç başladı. Samanlıkta iğne aramaya benziyordu, çünkü;

1) Tanzimat yıllarına kadar İstanbul denince akla gelen tek yer olduğu, Bizans ve Osmanlı saltanatlarının yaşadıkları mekânları içerdiği ve kent nüfusunun en büyük yüzdesini barındırdığı halde, Batılılaşma-modernleşme süreci sonrasındaki kentsel büyümenin belki de en dramatik etkileri Suriçi bölgesinde yaşanmıştı. Sarayın Beşiktaş bölgesine kaydırılmasının da bir uzantısı olarak saray bürokrasisi ile kent eşrafının ve onlara hizmet edenlerin Suriçi’nden ayrılmaları bölgede yaşanacak değişimin başlangıcını oluşturuyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında birbiri ardına gelişen savaşlar (özellikle de, Osmanlı-Rus Savaşı, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı) bir taraftan bölgeye Rumeli ve Anadolu’dan gelen göçmenlerin yerleşmesine, diğer taraftan ise bölgenin yerleşik Ermeni ve Rum nüfusunun göç etmesine neden oldu. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren ticaret ve sanayi büyük oranda bu bölge ve civarında yapılanmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda ise (özellikle de, Menderes hükümeti döneminde), Suriçi bölgesine ve Florya’ya kadar uzanan Marmara Denizi kıyılarına inşa edilen geniş asfalt yollar bölgedeki mahalle dokusunu ortadan sildi. Eskinin ahşap evleriyle birlikte, geçmişin tiyatro mekânlarından da ne kaldıysa yok oldu. Bugün bölge içinde tarihi Cumhuriyet dönemi öncesine uzanan tek bir tiyatro mekânının bile, bırakın kendisine, izine ya da kalıntısına dahi rastlamak mümkün değildi. Vakt-i zamanında tiyatro olarak kullanılmış mekânlar içinde bugün de varlığını sürdürenlerin en eskisi ise, 1938 tarihli Eminönü Halk Evi’ydi.

2) Bölgede tiyatro etkinliği için kullanılmış mekânların ortadan silinmesinde, onların mimari niteliklerinin zayıf lığı da etkili olmuştu. Gedikpaşa Tiyatrosu sirkten dönüştürülmüştü ve saray emriyle yıkıldığı tarihlerde bakımsızlıktan harap vaziyetteydi; meşhur Direklerarası’nın tiyatroları “salaş” diye nitelendirilen türden ahşap binalardı ve yerlerine Meşrutiyet yıllarında inşa edilecek yenileri de, Beyoğlu ya da Kadıköy bölgelerindekilere kıyasla derme çatmalıktan kurtulabilmiş değillerdi; 60’lı ve 70’li yıllarda bölge içinde yerleşik düzen oluşturabilmiş tek tük özel tiyatrolar ya düğün salonu ya da sinemadan bozma mekânları, bazen de apartmanların bodrum katlarında inşa edilen tiyatro salonlarını kullandılar. Bir zamanlar tüm İstanbul’u kapsayan Suriçi sınırları dahilinde yekpare olarak sadece tiyatroya tahsis edilmiş tek bina, halen mevcut olan ve 1961 yılında inşa edilmiş bulunan İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Fatih Reşat Nuri Sahnesi’ydi.

3) Tanzimat’tan günümüze bölge dahilinde devamlılık arzeden bir seyirci ve tiyatro geleneği oluşturulamadığı gibi, çeşitli dönemlerde burada tiyatro gösterisi sergilemiş topluluklar da kendi arşivlerini ve oynadıkları mekânlara dair bir aidiyet duygusunu geliştiremediler. Çoğu zaman ilan ya da broşürlerde tiyatro mekânının ismiyle topluluk ismi birbirine giriyor, mekân aynı kaldığı halde içinde gösteri sergileyen topluluk değiştikçe isim değiştiriyordu. Öte yandan, ilan ya da broşürlere tarih yazma ya da açık adres belirtme âdetinin olmayışı yüzünden, mekânın ne zaman kim tarafından kullanıldığını takip etmek imkansızlaşabiliyordu. Bu nedenle, tiyatro tarihi araştırmalarında ya da bölgenin tarihine dair anlatılarda, bazen birbiriyle çelişen ya da bahsedilenmekânın tarihsel gelişimini anlamayı büsbütün zorlaştıran bilgilere rastlanabilmekteydi.

Yukarıda genel hatlarıyla belli başlılarına değindiğimiz, araştırmayı zorlaştırıcı olumsuzluklarına rağmen, ilerideki satırlarda okuyacağınız gibi, kentin Suriçi bölgesinin son derece renkli, olaylı ve tiyatro tarihimizin tüm sanatçılarının resmi geçidini andıran bir geçmişi olmuştu. Bu çalışma, bölgenin çarpık gelişimi içinde belleklerden silinen bu geçmişi gelecek kuşaklara aktarmak üzere su yüzüne çıkarmaya dönük bir çaba olarak okunabilir. Kitabın ağırlık noktasını, bugün bütünüyle Fatih Belediye Başkanlığı’nın sınırları dahilinde yer alan ve Haliç Kıyıları’nda Ayvansaray’a, Marmara Denizi kıyılarında ise Yedikule’ye kadar uzanıp, 10. Yıl Caddesi üzerinden birbirine bağlanan Suriçi bölgesi içindeki tiyatro mekânlarının tarihçesi oluşturur. Belli bir kronolojiye ve bölgenin tiyatro yerleşimi açısından sahip olduğu kimi özelliklere bağlı olarak, söz konusu tarihçe, “Gedikpaşa Tiyatrosu”, “Direklerarası (Şehzadebaşı)” ve “Eminönü, Fatih, Aksaray ve Kocamustafapaşa Tiyatroları” başlıkları altında incelenmiştir. Tanzimat’tan günümüze uzanan sürece tiyatro etkinlikleri açısından bakıldığında, Suriçi bölgesi dışında Bakırköy’ün de kendine özgü bir gelişim çizgisi sergilemesinden hareketle bu bölgenin tarihçesi de ayrı bir başlık içinde değerlendirilmiştir. Özellikle 90’lı yılların sonlarından itibaren sayıları giderek artan ve ağırlıklı olarak kent dışından gelen göç doğrultusunda büyüyen yerleşim birimlerindeki belediyelerce kurulan kültür merkezleri ise, gerek üzerlerine tarihçe yazılabilecek bir geçmişe sahip olmamaları, gerekse yerleşik toplulukları barındırmaktan çok turne topluluklarını ağırlamaları nedeniyle, kitabın ek bölümünde ve belli bir liste dahilinde değerlendirilmişlerdir.

Gelecek kuşaklara aktarmak üzere geçmişin izini sürerken, kentin tarihsel geçmişine dönük umarsızlık ve tahrifatlarla uğraşmak bu çabanın en yorucu safhasını oluşturmuştur denebilir. Sağlıklı bir kent yaşamının günümüzde yoğunluğu giderek artan yağma mekanizmalarına ve tüketim psikolojisine aykırı düştüğünün ayırdında olan, bir kenti tarihiyle yüzleşmeksizin geliştirmenin ve güzelleştirmenin mümkün olmadığını anlayabilen az sayıda insanın yazdıkları, biriktirdikleri ve paylaştıkları olmasaydı bu araştırmanın sonuçsuz kalacağını itiraf etmek gerekir.

“Geleceğe Perde Açan Gelenek: Geçmişten Günümüze İstanbul Tiyatroları” projesinin hayata geçirilmesi konusunda bizleri harekete geçiren ve önerileriyle yönlendiren, bölümümüzün kurucularından İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Yönetmeni Prof. Dr. Dikmen Gürün’e; projenin yükünü sırtlanan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği Yönetmen Yardımcısı Ümit Özdemir’e; proje içindeki çalışma arkadaşlarım Prof. Dr. Metin Balay’a, Doç. Dr. Fakiye Özsoysal’a ve Yrd. Doç. Dr. Yavuz Pekman’a; araştırma ve yazım süreci boyunca birlikte çalıştığımız Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Araştırma Görevlisi Nilgün Firidinoğlu ve son sınıf öğrencisi İbrahim Yakut’a; değerli arşivlerini büyük bir nezaket ve içten bir destekle kullanımımıza açan Cengiz Kahraman’a ve Turgay Tuna’ya; Osmanlıca’dan yapılan çevirileri hazırlayan Serdar Soydan’a ve Pınar Besen’e; araştırma için yapılan röportajlara gönüllü katkı sunan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü Araştırma Görevlisi Didem Alpaylı Erdoğan’a; araştırmaya sundukları bilgi, belge ve tanıklıkları için Burcu Yasemin Şeyben’e, Burçak Karaboğa Güney’e, Dündar İncesu’ya, Nazif Uslu’ya, Üstün Asutay’a ve Prof. Zeliha Berksoy’a teşekkürü bir borç bilirim.

Son olarak, bu kitabın henüz bir başlangıç olduğunu da söylemeliyim. Çünkü, şimdiye kadar ortaya çıkarıp yazabildiklerimize ilave edilebilecek ve yazılanların geliştirilmesini sağlayabilecek pek çok başka veriyi keşfedenler olacağına inanıyorum. Bu çalışma böylesi keşif ve merakları kışkırtabilirse, kültürel yağmaya karşı toplumsal belleği kuvvetlendirebilirse amacına ulaşmış sayılabilir.

Takip Et I                Paylaş