şifremi unuttum            beni hatırla

ETKİNLİKLER
24 Temmuz 2014 Perşembe
Şiirler 1 - 835 Satır

Kategori: Şiir
Yazar: Nâzım Hikmet Ran
Sayfa: 239
Ölçü: 13.5 x 21 cm
ISBN: 978-975-08-0373-6
YKY'de 1. Baskı: Ocak 2002
YKY'de 13. Baskı: Ocak 2014

Türk şiirinin çizgisini değiştirmiş, çok yönlü, evrensel boyutlu bir şair ve yazarın bu basım için yeniden gözden geçirilmiş, kaynak metinler esas alınarak düzeltilmiş "külliyatı"...


Bu bir türkü :-
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü :-
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;
kanlı, kızıl bir meş'ale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!

Takip Et I                Paylaş

        

TADIMLIK

GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

Bu bir türkü :-
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü :-
alev bir saç örgüsü!
                          kıvranıyor;
kanlı, kızıl bir meş’ale gibi yanıyor
                                      esmer alınlarında
                         bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o  örgüyü,
ben de onlarla
                       güneşe giden
                                          köprüden
                                                   geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!

 

Akın var
              güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
              güneşin zaptı yakın!

 

Düşmesin bizimle yola :
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte :
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!
Akın var
              güneşe akın!
Güneşi zaaptedeceğiz
              güneşin zaptı yakın!

 

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş’emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!

Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!

 

                        Akın var
                                    güneşe akın!
                        Güneşi zaaaptedeceğiz
                                                 güneşin zaptı yakın!

Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
Emret ki ölelim
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!..
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

                        Akın var
                                    güneşe akın!
                        Güneşi zaaaaptedeceğiz
                                                güneşin zaptı yakın!

Toprak bakır
           gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
        Haykıralım!

1924

SALKIMSÖĞÜT

Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

 

Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!

Ağlama salkımsöğüt
ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama!

1928

 

ORKESTRA

Bana bak!
Hey!
Avanak!
Elinden o zırıltıyı bıraksana!
Sana,
üç telinde üç sıska bülbül öten
üç telli saz
yaramaz!

Bana bak!
Hey!
Avanak!
Üç telinde üç sıska bülbül öten
üç telli saz
dağlarla dalgalarla kütleleri
ileri
atlatamaz!

Üç telli saz
yatağını değiştirmek isteyen
nehirlerde :-
köylerden, şehirlerden
aldığı hızla,
milyonlarla ağzı
bir tek
ağızla
güldüremez!
Ağlatamaz!
hey!
hey!

üç telli sazın
üç  telinde öten üç sıska bülbül öldü acından.
Onu attım
köşeye!
hey!
hey!
üç telli sazın
ağacından
deli tiryakilere
içi afyon lüleli
bir çubuk
yaptılar!

 

Hey!
Hey!
Dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi
                                                                        dağ-lar-la
başladı orkestram!
Hey!
Hey!
Ağır sesli çekiçler
                          sağır
                                örslerin kulağına
                                                        Hay-kır-dı!.
Sabanlar güleşiyor tarlalarla,
                                              tarlalarla!
Coştu çalgıcı başı,
esiyor  orkestram
dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi
                                                                         dağ-lar-la.

                                                                                                             1921
PİYER LOTİ

“Esrar!
  Tevekkül!
  Kısmet!
  Kafes, han, kervan
                        şadırvan!
  Gümüş tepsilerde rakseden sultan!
  Mihrace, padişah,
  bin bir yaşında bir şah.
  Minarelerden sallanıyor sedef nalınlar,
  burunları kınalı kadınlar
  ayaklarıyla gergef dokuyor.
  Rüzgârlarda yeşil sarıklı imamlar ezan okuyor!”

İşte frenk şairinin gördüğü şark!
İşte
dakikada 1.000.000 basılan
kitapların
               şarkı!
Lâkin
ne dün
       ne bugün
                  ne yarın
böyle bir şark
                   yoktu,
                       olmayacak!
Şark
üstünde çıplak
                   esirlerin
                             aç geberdiği toprak!
Şarklıdan başka herkesin
orta malı olan memleket!
Açlığın kıtlıktan öldüğü diyar!
Ağzına kadar
buğdayla dolu ambar!
                             Avrupanın ambarı!

Asya!
Amerikan dretnotlarının tel direklerine
senin Çinlilerin
                    uzun saçlarından
sarı mumlar gibi asıyorlar kendilerini!
Himalayanın
                 en yüksek
                              en dik
                                    en karlı tepesinde
Britanya zabitleri cazbant çaldırıyorlar,
kara tırnaklı ayaklarını  daldırıyorlar,
Paryaların
           beyaz dişli ölülerini attığı Ganja!
Anadolu baştan başa
                            Armistrongun
                                            talim meydanı oldu!

Asyanın bağrı doldu!
Şark
    yutmayacak
                    artık!
Bıktık be bıktık!
İçinizden biri
                 can verebilse bile
                                       açlıktan ölen öküzümüze,
burjuvaysa eğer
                       gözükmesin gözümüze!
Hattâ sen
           sen Piyer Loti!
Sarı muşamba derilerimizden
birbirimize
               geçen
                      tifüsün biti
senden daha yakındır bize
                                       Fransız zabiti!
Fransız zabiti sen,
                        o üzüm gözlü Azadeyi
bir orospudan
                    daha çabuk unuttun!
Kalbimize diktiğin
                        Azadenin taşını
bir tahta hedef gibi topa tuttun!
Bilmeyenler
                bilsin :
sen bir şarlatandan başka bir şey değilsin!
Şarlatan!
Çürük Fransız kumaşlarını
yüzde beş yüz ihtikârla şarka satan :
Piyer Loti!
Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer!
Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer,
Şarkın kurtulduğu gün
                            senin ruhunu
                                     köprü başında çarmıha gerer
karşısında cıgara içerdim!
Ben elimi size  verdim,
size verdik biz elimizi
kucaklayın bizi
                    Avrupanın sankülotları!
Sürelim yan yana bindiğimiz al atları!
Menzil yakın
                bakın
                    kurtuluş günü artık sayılı.
Önümüzde şarkın kurtuluş yılı
bize kanlı mendilini sallıyor.
Al atlarımız emperyalizmin göbeğini nallıyor.

                                                                                                           1925

 

MAKİNALAŞMAK

trrrrum,
trrrrum,
trrrrum!
trak tiki tak!
Makinalaşmak
istiyorum!

Beynimden etimden iskeletimden
                                                 geliyor bu!
Her dinamoyu
                 altıma almak için
                                        çıldırıyorum!
Tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,
damarlarımda kovalıyor
                                     oto-direzinler lokomotifleri!

trrrrum,
trrrrum,
trrrrum!
trak tiki tak
Makinalaşmak
istiyorum!
Mutlak buna bir çare bulacağım 
ve ben ancak bahtiyar olacağım
karnıma bir türbin oturtup
kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

trrrrum!
trrrrum!
trrrrum!
trak tiki tak
Makinalaşmak
istiyorum!

                                                                                                              1923

 

AÇLARIN GÖZBEBEKLERİ

Değil birkaç
değil beş on
otuz milyon
                                         
                                            bizim!

Onlar
      bizim!
Biz
    onların!
Dalgalar
         denizin!
Deniz
      dalgaların!

Değil birkaç
değil beş on
                       30.000.000
                                30.000.000!

Açlar dizilmiş açlar!
Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız
sıska cılız
            eğri büğrü dallarıyla
                                          eğri büğrü ağaçlar!
Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız
                                                     açlar dizilmiş açlar!
Bunlar!
yürüyen parçaları
                               o kurak
                                     toprakların!
Kimi
    kemik
          dizlerine vurarak
                                    yuvarlak
                                           bir karın
                                                    taşıyor!
Kimi
    deri... deri!
Yalnız
      yaşıyor
             gözleri!
Uzaktan
simsiyah sivriliği
nokta nokta uzayıp damara batan
kocaman başlı bir nalın çivisi gibi
deli gözbebekleri,
                     gözbebekleri!
Hele bunlar
hele bunlarda öyle bir ağrı var ki,
bunlar
            öyle bakarlar ki!....

KİTAP AKRABALIKLARI

Takip Et I                Paylaş