Cansıkıntısı Üzerine
Bir duvarın canı asla ve asla sıkılmaz. Bir çakıltaşının, bir bardak suyun, büyük dağların, uçsuz bucaksız okyanusların da. Bir çatalın, bir kaşığın, bir demir testeresinin, bir kavanozun, küçük bir kayığın, kocaman bir geminin, bir sabah uçağının canının sıkıldığını, bugüne kadar gören de olmamıştır, işiten de. Evet, bilindiği gibi, bunların hiçbirinin canı hiçbir zaman sıkılmaz, çünkü yine bilindiği gibi, bunların hiçbirinin canı yoktur.
Ama bitkiler canlıdır. Çam ağaçlarının, sakız ağaçlarının ve gül ağaçlarının ve kavak ağaçlarının ve armut ve şeftali ve kiraz ve badem ağaçlarının, sonra, salkımsöğütlerin cansız olduklarını kim söyleyebilir? Hiç kimse söyleyemez. Şu dut ağacının tıpkı bir piyano, bu incir ağacının tıpkı bir elektrik direği gibi cansız olduğunu ileri süren ya canın ne olduğunu bilmemektedir, ya aklını yitirmiştir ya da şaka yapıyordur.
Evet, çiçeğin canlı olduğunu biliyorum; ama onun canının sıkılabilir türden bir can olup olmadığını bilmiyorum. Yine de, akarsular gibi, akasyaların da cansıkıntısı nedir bilmediklerini düşünüyorum. Kaldı ki, kırmızı bir gülün canının, tıpkı pembe, tıpkı sarı, tıpkı beyaz bir gülün canı gibi, sıkılacak zamanı yoktur; çünkü çocukluğumda çok sık söylenen bir türküde vurgulandığı gibi, “Ben yârime gül demem, gülün ömrü az olur”. Sonra, gövdesi delik deşik, dalları azman olan şu ulu çınar ağacı, eğer canı sıkılsaydı, tazecik, incecik bir fidan iken dikildiği yerde, 300 yıl, 500 yıl, 700 yıl, hiç kımıldamadan durur muydu, durabilir miydi? Pırasayla kabağa gelince, onlar neden anlarlar ki cansıkıntısından anlasınlar?
Şimdi de aynı soruyu, hayvanlar bağlamında soruyorum: Acaba hayvanlar cansıkıntısı nedir bilirler mi? Acaba aslanın kaplanın, kurdun kuşun canı sıkılır mı? Doğrusunu isterseniz, bu yazıyı yazmaya başlamadan önce kendi kendime düşünüp içimden konuşurken, elimde bilimsel bir kanıt bulunmamakla birlikte, hayvanların cansıkıntısıyla tanışık yaratıklar olduklarına inanmıştım. Şimdi dönüp geriye baktığımda, o zamanlar ayrıntılara pek fazla inmediğimi, örneğin kafese konulmuş bir kanaryayla, kafese konulmuş bir bülbülü ya da bir panteri aynı torbaya koyduğumu gördüm ve bunun çok yanlış bir yaklaşım olduğu sonucuna vardım. Şimdi artık şöyle düşünüyorum: Hayvan vardır, hayvan vardır, hayvandan hayvana fark vardır. Zoologlar, yani hayvanbilimciler ne derlerse desinler, “karınca gibi” çalışan karıncaların ve “arı gibi” çalışan arıların canlarının sıkıldığını; çeşitli sorunları olan, bu nedenle de canları her zaman sıkkın olan insanların yaşadığı, unutulmuş, küçük bir kentin, hemen hiç kimsenin gezmediği, küçücük hayvanat bahçesinde yaşayan, yaşamak zorunda kalan genç aslanların ise cansıkıntısıyla tanışmadıklarını ileri sürmek, bence çok yanlıştır.
Ama hiç kuşkusuz, cansıkıntısının en sevdiği can, insan canıdır. O orayı çok sever, orada kendini evinde hisseder. Hele kimi insanların canı, sanki sıkılmak için yaratılmıştır. Bu dünyada her insanın canı zaman zaman az ya da çok sıkılır. Canı hiç sıkılmayan insanlar var mıdır bilemiyorum ama, eğer varsa ve bana sorulursa, onlar tam olarak insan sayılmazlar derim; çünkü ben, Sartre gibi, Camus gibi, dünyayla insan arasında bir uyumsuzluğun bulunduğunu ve bu uyumsuzluğun, insanın canını sıktığını düşünürüm. Bu saçma, bu “absürd” duruma karşın vur patlasın çal oynasın yaşayabilenlere hem şaşarım, hem acırım, hem de imrenirim.
Canın bedenin neresinde bulunduğunu bilebilseydik ve onu sahibine zarar vermeden, yani adamcağızın ya da kadıncağızın ölümüne neden olmadan, bulunduğu yerden çekip çıkararabilseydik eğer, ne kadar karmaşık, ne kadar duyarlı bir “şeyle” karşı karşıya bulunduğumuzu, böyle bir “şeyin”, böyle bir canın, çok sayıda, çok değişik nedenlerle sıkılmasının ne kadar doğal olduğunu açıkça görebilecektik. “Sıkılabilirlik” ölçütüne göre birbirleriyle kıyaslandıklarında, insan canının yanında hayvan canı, okyanusta damla, devede kulak, cim karnında nokta kalır. Bu da, böyle eni boyu belli, sınırlı bir mini denemede, “Canı sıkılan insan” kavramını ayrıntılı bir biçimde ele almak için çalışıp çabalamanın bir tür “abesle iştigal” olduğu anlamına gelir.
Yukarıdaki satırlarda yaptığım buydu.
Yarınlara Kalmak
Demek yarınlara kalmak istiyorsun genç adam.
Umarım gerçekleşir bu isteğin; umarım, dilerim öyle olur.
Ama söyler misin ne zamanlardır o yarınlar? Tam olarak ne anlıyorsun yarınlara kalmaktan? Bence, bir gün sonra da yarındır, bir yıl sonra da. Diyelim ki fal açtık ve kitaplarının 21. yüzyılda da okunacağını, ama 22. yüzyılda, senden ve kitaplarından kimselerin haberdar olmayacağını öğrendik.
Bu durumda, acaba yarınlara kalmış sayar mısın kendini?
Tanrısal Kötülük
Dünyada tanrısal kötülük var; çünkü eğer Tanrı’nın onayı, desteği, en azından kayıtsızlığı olmasaydı, insanlar birbirlerine kötülük yapamazlardı.
Fil ve Avcı
Kısa boylu fil avcısı, birçok fil öldürdü.
Ama ne fillerin soyu tükendi, ne de avcının boyu uzadı bir karış.
Çok Kısa Dünya Tarihi
Ne zaman varolduğu tam olarak bilinmiyor.
Ne zaman yokolacağı da.
|