| Nasıl Bir Mezara Acaba Hamlet
|
| |
|
Akçora Gömlekleri projesinde emeği geçenlere…
“şaştım, senin hançerin bu kadar mıydı
varmadı yüreğime”
Turgut Uyar
Ölümlerden ölüm beğendirilemeyen Hamlet adında bir şehzade on altısından gün almaya başladığı sabah evden “işe gidiyorum” diye çıkmış. Şehzade bu, işi gücü haytalık. Sabahçı kahvesine uğramış, iki poğaça, bir çay söylemiş; birer ısırık poğaçalara; çayına dokunmadan, arkadaşlarına elveda demiş. On yıl boyunca bir yolculuğa gider gider döner olmuş öyle. “Nereye gidiyorsun, ne alırsız, ne satarsız?” diye sormuşlar bir keresinde. “Ruhuma beden, bedenime mezar ararım” demiş Hamlet. Köşeyi dönüp kaybolmuş.
1.
Bize de “git bak bakalım nereye gider de ölür bu oğlan böyle? Boya mı boyar, saç mı yaptırır? Ruh-mezar pazarlarında haraç mı kestirir, elindekini ite puşta yedirir, dostu mu var, bekâr odasında mı kaldı ölüsü … git, gel anlat bize, hadi uğurlar ola” dediler, elime asa, ayağıma çarık verdiler, ömür boyu tren pasosu çıkardılar.
Böyle ilk istasyona vardım. Varır varmaz birini buldum. Dedim “bana Hamlet’i anlat, onu bilmezsen ana karnında ağlayan bebeği, mezarında gülen şehidi…”
–Bazen unutulmuş bir roman kahramanı gibi birden bire kanlı bir haberle yuze çıkardı Hamlet. Harpten dönerdi sanki. Harb-i Umumi’den onca yıl sonra. İhtiyar köpeği tanıyınca koşup hemen bir sofra kurduk. Yay gerdik, ok attık. Razgradlı bir komşusu vardı, bir geldi, yayı gerdi, kirişi Rumeli’ne kadar yaydı. Hamlet bir Pomak’tı. Hakkında en iyi bildiğimiz şey bu. “Hamlet mi? Pomak’tır onların kökü” diye laf atardık kahvede birbirimize Hamlet lafı geçtiğinde. Bulgar göçmeni, ne zaman gelse buraya bizden çok yerli. Böyledir Bulgarlar, nereye gitseler bin kuşak oralı olurlar. İkide bir yazdığı kitaplarla övünen bir Pomaktı. Topu topu iki kitap o da. Biri gezi kitabı, öbürü rehber. “Harp’te On Sene” başlığı gezi kitabının. Öbür kitabı “On Senede Hicaz – On Dakkada Hac”. Malatyalı zahireciler gibi hem her an kavgaya hazır, hem de ağır işitirdi.
“Yurdum, yurdum, ‘buraya çöp döken eşek arsası’ olmuş!” der, dövünürmüş, kimse duymazmış. Sahi nereliydin sen Hamlet? Aşağı illerden miydin? Isfahan bahçelerinde mi uyudun? Yemen şehidi, Hicaz gazisi misin? Bulgar tütününü kırk fersahtan kokusundan tanır mısın? “Tütünler merhaba! Tütüncüler ellerinizi öpeyim!” diyesi misin? Aşk her yerdedir, oralı mısın? Sinema arasına mı çıktın da hayata dönmeyi unuttun? Mazı ağaçları, mersin ağaçları altında kanla karılmış topraklar olmuş kabrin. Sen nerdeysen oralısın; şimdi de ordasın, kan hastalığın var diyorlar orda sana, lösemisin, kan şekerin çıkmış ta idrarına karışmış. Kan işiyorsun, kana kana kan kusuyorsun. Kan içeri, kan dışarı.
“Kanla karışık bir yağmur yağacak. Toprağın ıslak kısmı mezarım olacak” demiş Hamlet, bir daha gitmiş burdan.
2.
“Gitti mezarını buldu, rahat uyusun artık” demiş gidişini gören oralılar ama görüp duyanın dediğine göre bu gittiği yerde bir koroda sarkı söyler imiş, yaz tatilinde bir süre baladlarla anlatmış meramını. Ergenliği iftiharla geçmiş bu yüzden. Tahsiline kendi kendine devam etmiş, batakhaneler, kârhaneler, nerde ne bulursa okumuş, özet çıkarmış, günlüğünde temize çekmiş. Sevgili Günlük ilim ve irfanının kanıtı. Her an müsamereye hazır yaşamış o kısmını hayatının: İskarpinlerini çıkarmadan uyumuş her gece, her an galaya, sahneye, hemen sıvışmaya hazır. Bir gençlik geçirmiş bir çift iskarpinle. Harabelere girip çıkmış, balıkkanatlarıyla uçup alçalmış üstüne bir kılçıklı iskelenin, tuttuğunu anında yiyen bir balıkçı halk sineklikle koşmuş peşinden. Tam orda tülden bir yağmur başlamış. Sineklikler yere inmiş, göğüs dolusu öfke, ağız dolusu küfür. Bıçaklar heyecanlanmış: Birazdan kavga çıkacak. Kavganın geçtiği yer tarihe geçecek. O kısmı mezarı olacak.
3.
Hamlet bir şehzade, çıkıp gitmiş ordan da ben gelene kadar. Ben gelene kadar, âşık bayramı, rock festivali düzenlemek için meydanı süslemeye başlamış burda yerli halk. Düzenleme komitesinden bir arkadaşa bir ses bandı bırakmış Hamlet. Komite hemen sansürlemiş sesli mektubu ama kanunlar gereği bir iki yerini dokunmadan yayınlamaları gerekiyormuş –kanun öyleymiş işte. Orda Hamlet şöyle demiş: “Aynı soydan geldiğimiz heykellerle hep beraber beyin ameliyatı olalım. Kızılay yardımıyla ve törenle. Eskrim dersi alan ve eskrim hocaları ikiz olan bir şehzadenin sofrasına varalım burdan. Kâtip, “Çakıldağı” türküsünü söylesin. Mevsim salatası gelsin sofraya. Tayfalar, solaçıklar, hep beraber koruk suyu serpelim salataya. Ben o anda farkına varayım, bakırlı sapıyla bir balta duruyor olsun benim yanımda.”
“Ben karadenizliyim. Burdan deniz göründüğünü ilk defa görüyorum. Çünkü bir balıkçı gibi yaşadım ben: Yarına bir şey kalmasın diyeydi bütün çabam. Şimdi denize, denize gömün beni, şurdan görünen, şu ruhu en hastalıklı yanına” demiş koca şehrin kapısını çarpıp çıkmış.
Bu defa gittiği yere ben geldiğimde Hamlet’i gömme törenine hazırlanıyorlardı, hani olur da aniden gelirse hazır olsun.
4.
İşte ordaydı, orda. Balmumundan heykeli bir kadavra gibi duruyordu kalabalığın ortasında, bir yarı çıplak kadavra: Abdest yerleri amerikanbezli. Ama öyle yumuşak bir uzanışı vardı ki tekerlekli morg masasına, sanki öyle yekpare bir ırmak, akmıyor da bir bütün olarak geçiyor önümüzden. Bunun için oturdum orda bir şiir yazdım ben. Biçimi için özür diliyordum şiirde. Şiirin özü, içeriği buydu; biçiminden özürdü. Özle biçimin uyumuna en güzel örnekti bu şiirim. Hamlet’e adadım. Trende postaya verdim.
Sonra Hamlet’le eski bir röportajımı hatırladım.
— Hattat, diyordu Hamlet, bir daktilo kursuna gidiyor. Kursun adı: Hattat Daktilo Kursları.
— Ne yazıyor ki Hattat bir sayfada kozmoz bir ordu gibi yanaşık düzene giriyor? Bir şehidin kurşunuyla toptan ölüyor, öldüğü yere gömülüyor, diyordum ben.
— Bize bir toplu mezar gerekli, cinayetlerimizle yatmaya, diyordu o.
— Biz kimiz? diyordum ben ona. Egerçi hepimizin cinayetleri varsa, ya katiliz ya maktul ama öldürülmeden önce hiç kimseyi öldürememiş olma ihtimali yok mu?.
— Bazıları ölümleriyle arkalarında kalanları öldürür. Size göz verdik, ne mutlu görüyorlar; kulak verdik, işitiyorlar ama gördükçe seçemiyorsunuz, işittikçe karıştırıyorsunuz. “Biz” ne demek hâlâ anlamıyor musunuz?
Ben bu “biz”leri duymuştum. Onları okumuştum, okutulmuştu bana. İnanmamıştım. Demir hamur kılınmıştı, ağız burun kıvırmış, elimin tersiyle başkasının önüne itmiştim, köfte-pilav falan başka bir şey istemiştim.
Aramızda biri duruyordu, görmezden geliyordum.
Aramızdan çıkıp gidiyordu, başka tarafa bakıyordum.
5.
Kaos!
Ne güzeldin sen!
Bizi alırdın ortaya bazen
Bir uçurtma merdiven gibiydin
Zarflara sığmaz mektuplarla
Koşardık sana
Kaos ana-
Mezarına bunu istemiş burda da.
Yıllık iznimin bir bölümünü fırsat bilip gurbette bir alacak peşindeydim ben o anda ama bunu duyar duymaz geldim. Mezarcı buldum, taşı kestirdim; yazıcı buldum, yazıyı yazdırdım.
O gün günlüğüme “böyle böyle diye yazdırdık mezarına” diye yazdım ben de.
Cenazeden meyhaneye döndük.
Mezarda ölü yok diye derdimizden içtik de içtik.
Taksim Meydanı’na döndü ortalık. İşedik, kustuk.
Sarı su, sararmış sular! Yükseliyordum tutuna tutuna yağmura. “Boğulmak üzere ama kupkuru bir ölü olsun inşallah yağmurda Hamlet” diye dualar edip sızmışım o gece meydanda.
Rüyamda Hamlet’in heykelini gördüm:
— Sen, Horatius, sen tabanca da mı taşırdın bre? dedi bana.
— Ben kendi kendine tavla oynayan bir Hamlet’im, dedi.
Ben de daktilomu yere çaldım.
Kalemimi köküne kadar kalemtıraşa soktum. Sonra (3x) öptüm, başıma koydum.
6.
Bambaşka bir hikâyeydi anlatmak istediğim ama kendi anlattığımın kahramanı oldum sonunda. Elde kılıç ve kalem, yüreğimde taze yara. Şiiri sevmekle, şair olmak arasındaki denge neyse, aşkı çok sevmek ve istemekle “âşık” olmak arasındaki dengede kıl kılıç kaldım. Ben Hamlet’tim bir zamanlar İskender’in kılıcına uzattım boynumu, Nemrut’un oklarına göğsüm’ açtım, dedim, çektim “eyvallah”ı tatlı hayata” dedi Hamlet.
Kısmış kendi ateşini pilli bir lamba gibi. Tam yatağa yaklaştığında bir kadın bekler bulmuş kendini: Cesedi suyunu salmış Ölü Ofelya. Ofelya böyle avuca sığacak kadar ufalmış. Uzanmış yanına uzanır gibi bir plajda ameliyat şezlonguna.
Ofelya’ya ağıt:
Yıla ilk kar düşüyor.
Anasız Kasım en üvey ay!
Kartacalı bir salyangoz üşüyor
Soluk soluğa geçmiş hayatın yanından, hayata aldırmadan:
Bir deri bir kemik bir yılan.
Poloniyus kızı Ofelya ruhuna…
7.
Hamlet en son vardığı ilin en güçlüsüydü (ayı göğüslü, kurt belli) ama diz çöktüğünde görüyordu sonsuz saygıyı. İzmir’de berber, bakkaldı. Sarayda aşçı, orda gittim, gördüm onu, bana bir masal anlattı. “Ben on senedir senin peşinde bunu anlatmaya çalışıyorum, neyi anlamıyorum da anlatamıyorum?” dedim merakla. “Gel, bak burdan” dedi “sultan akrabası bunlar”, arka sokaktaki dilenci hacıları gösterdi. Kapıyı örttü, anahtarı duvara astı. Bana bir tepsi su böreği çıkardı, tadı mahşer. Anladım ki Hamlet ordan da çoktan gitmişti.
Orda, İzmir’de bir tanrıya sordum onu. “Sayın yaşlı Hamlet’i nasıl bilirdiniz?” dedim. Ne dese inanacaktım nerdeyse. “Tanrım ay olmasın bu gece burda, yağmurun bu tarafında” diyordum bir taraftan da kendime. Ölülerimi topluyordum elimdeki torbaya ve bir kez daha soruyordum İzmirli o tanrılara. Şunları hatırladılar Hamlet hakkında:
Kışlık hava biriktirdim yol için; beklemekten bıkarsanız, ben gelemem artık, siz gelin. Demiş, İzmir’e de el sallamış, gitmiş. “Nerden çıkılırsa İzmir’den bir daha dönülmez?” diye sağa sola koşmaya başlamış halk. “Evlendiğim gece zehirleyeceğim kendimi, Tatar gelinden bilecekler her şeyi” diye de fısıldamış Havra Sokağı’nda da. “Ofelya, Ofelya” diye bağıra bağıra sokağa fırlamış. “Sen ki hayat mumunu benim ateşimde yaktın, benim adımda bir çocuk taşıyasın. Kaderi de bana benzesin, huyu da!” Demiş, vurmuş yokuş yukarlara. O yokuşu hâlâ çıkar diye inanılır. Mecaz değildir, doğrudur. Gittiği yerlerde öyle sevmişler ki Hamlet’i, herkesten çok oralı bir mezar yapmışlar adına. Ölesiye sevmiş oraları Hamlet, öldüresiye canları çekmiş Hamlet’i onların da. O gece orda anladım: Hamlet’i anlamak mümkün, anlatmak mümkün değildi.
8.
Ruhum geldi o gece: “Kimsin be sen?” dedim efelenerek.
“Cehenneme kadar yolun var” deyeyazdı.
“Dur” dedim “sesinden bildim seni. Nerdeydin bunca zaman?”
“Şahdamarından yakındım sana” dedi bana.
9.
Bir ölüm arzusu birden aldı başımı omzuna. Ayağıma terlik, sırtıma yastık getirmeye gitti sonra. Birden bir çocukluk mucizesi geldi aklıma: Duvarda grafiti, taşlarda kaligrafi, Akçora! O duvar yazıcılarıyla yoldaşlığa çıktım, dönmem bir daha. Dedim ki onlara:
Diri balık kokmaz orda diyorlar, Şam’a gidelim.
Ahşap evlere, taş avlulara bulanalım.
Sonra terimizi soğuk havlulara silelim.
Nerdeysek, orda ölelim.
Akşama dönelim.
10.
Hamlet’i bir oturuşta bitirdim.
Bu satır mezarı olsun.
|