| “Ben-Anlatıcı”yla Bilinmeze Yolculuk
|
| |
|
Yaşama serüvenini insanın kendini tanıma süreci olarak değerlendirmek gerekebilir. İçinde sürüklendiğimiz zamanın öyle burgaçları, öyle dönemeçleri var ki, orada bir başka “ben” çıkar karşımıza. Şimdiye dek tanımadığımız, bizi şaşırtan bir “ben”!
Yunus Emre, “Bir ben vardır bende benden içeri” derken kaç türlü “ben” olduğunu anlatmak istiyor?
Yaşadığımız toplumun kurallarına uyum sağlayarak, uygar kimlik içinde göründüğümüz bir “ben” var. Çoğu insan üzerine bir yargıya varmak için bu dış görünüşe bakmakla yetiniriz. İçimizdeki “öteki” kimdir? O, aynada bile kendimize göstermeye çekindiğimiz “gizli yüz”ümüzdür. Kimi zaman şaşırtıcı bir olay o “gizli yüz”ün ortaya çıkmasına yol açar. Cinselliğe, üne, varsıllığa yenildiğimiz bir “gizli yüz”dür o!
Tasavvufta “Varlığın birliği”ne inanılır. “Sonsuz Güç” olarak Tanrı’nın varlığı kesindir. Evrenle insana yansıyan, o “Sonsuz Güç”ün kendini belli etme isteğidir. O “Sonsuz Güç”ün varlığı yanında evrenle insan birer simgeden başka bir şey değildir.
Tanrı’dan insana yansıyan ışıkta, insan, içindeki “öteki” kişiyi sınamak gereksinimi duymalıdır. Cinselliğin, ünün, varsıllığın kirlettiği “gizli yüz”ü arındırmak isteriz. Tasavvuf ehlinin çektiği çile insanın kendini “iyileştirme süreci”dir.
Demek ki topluma gülümseyen bir yalan benliğimiz var. Kendimizden bile gizlemeye çalıştığımız bir “kirli yüz”ümüz var. Kendimizi iyileştirme evrelerinde geçirdiğimiz değişim var.
Bir öykücüyü, bir romancıyı ilgilendiren bu değişik “ben”lerin yaşamada nasıl yer aldığıdır.
Artık “riyazet” dediğimiz, kırk gün kendimizin uzağına çekilip çile çekmek; güncel bir yorumla, kalabalıklara karışıp inançları uğruna kavga etmek anlamına gelmelidir.
Romancı o kavgada görmek ister yarattığı “ben”i. Yüzünde yapay bir gülüş, toplumun içinde eğreti duran “ben”, romancıyı ilgilendirmez. Kendiyle barışık olmayan, kendiyle didişip duran “ben”dir romancının tanımak istediği.
* * *
Kendimizi bile tanımada zorluk çekerken yarattığımız “ben”lerin ne kadarı gerçektir? Bir romancı yarattığı “ben”de kaç türlü “ben” görmek ister?
“Birinci kişi” ağzıyla yazılan romanlardaki “ben”, romancıdan izler taşısa da, romancı değildir. Düşlem gücünde yaratılmış bir “ben”dir o!
Yaşamanın içinden geçerken tanıdığı bir insan romancının ilgisini çeker. Diyelim ki yüzünde bir yara izi vardır o insanın. Giyim kuşamı biraz düşküncedir. Romancı denk getirip onunla söyleşmek ister. Birtakım ipuçlarıdır elde ettiği.
Roman, bilinmeze doğru bir yolculuktur. Romancı da bilmez o yolun nereye uzandığını. “Ben” anlayışıyla yola koyulur. “Birinci kişi” ağzıyla yazmak eninde-sonunda bir anlatış biçimidir. Ama sözcükler öylesine ele geçirir ki yazarı, bilinmeze yol aldıkça, yol arkadaşı “ben”i daha iyi tanır, “ben”in kişiliğindeki değişimleri daha ayrıntılı olarak görür.
Bir romancının yaratıcılığını etkileyen, sözcüklerin çağrışım gücüdür. Sözcüklerin çağrışım gücü “Ben-anlatıcı”yı ölüme dek sürükler. Neden-sonuç ilişkisinde roman kahramanının canına kıyması, içindeki “öteki” kişiyi öldüremediği içindir.
* * *
Her “ben”de bir kişilik bölünmesi beklenebilir mi? Romancı, insandaki ruh karmaşasını sezen bir yeteneğe erişse bile, o gizli dengeyi anlamak kolay değildir.
Stevenson’un İki Yüzlü Adam’ı “çifte kişilik” olgusu mudur, “kişilik bürünmesi” mi? Aslında Dr. Jeykıl ile Mister Hyde birer simgedir. İçimizdeki “ben”de, iyilikle kötülüğün birlikte yaşadığı birer simge. Bilinç altında nasıl bir “ben” olduğunu anımsatan bir simge.
İnsan kendindeki değişimin bile ayrımına varamazken, romancı, “ben-anlatıcı”da değişik kişilikleri yorumlayabilir. Belki “ben-anlatıcı” olmayan bir başka roman kişisinde kendini gizler de, sıradan okur, romanı anlatan “birinci kişi”de romancıyı gördüğünü sanır.
İç gerçekleri görmesini bilen usta romancı kendimizi tanımaya yardımcı olur. Davranışlardaki, konuşmalardaki ruhsal derinlikte “ben”i görebilirse, iç gerçeklerin gizlerine varılmış olur. Gerçek, olayların akışında değildir. “Ben-anlatıcı”nın onları yorumlamasını bilmesindedir.
* * *
Bir roman yazarı “ben-anlatıcı” olarak kişilerine nasıl biçim verir? Olayların akışında, kişiler arası ilişkilerde gelişen duruma göre kişilik değişimleri, okuyanların kişilik anlayışıyla bağdaşabilmeli, içimizdeki gerçeğe uyabilmelidir. O zaman “ben-anlatıcı”nın hastalıklı kişilik değişimlerini de doğal karşılayabiliriz.
Düşlem gücünü zorlayan olayları bile, “ben-anlatıcı”nın biçem özelliğinden doğallık kazanabilir. Önemli olan, roman örgüsünün nelerle geliştiğini değil, nasıl oluştuğunu anlatmaktır. Oradaki en aykırı “ben”i bile benimsemek kolaylaşabilir.
“Ben-anlatıcı”nın kişiliği en çok anılarda öne çıkar. Ne yazık ki “kurgu” acımasızdır. “Ben-anlatıcı” hakkı yenmişliğini öne çıkarmak, kendini önemsetmek isteyecektir. O zaman “Bir görgü tanığı gibi yalan söylüyor” Rus atasözünü onaylatmak anlamına gelecektir söyledikleri.
Çehof’un öykülerinde kendini kandıran küçük insanların suçsuz yalanları vardır. Müdürün karşısına çıkan memur, sözüm ona, hakkını arayacaktır. Öylesine paylanır ki, dövülmekten kötü olur. Ama dışarda merakla bekleyen arkadaşlarına, “Müdürü böyle benzetirler işte!” der gibi, kasıntılı bir tavırla gülümser.
Yaşadığımız olaylar küçük yalanlarla örülmüştür. Onları yazıya geçirirken insanların kolay benimseyeceği gerçeklere dönüştürürüz. Artık o yalan olmaktan çıkar, “ben-anlatıcı”nın, daha doğrusu yazının gerçeğine dönüşür. Kendi iç gerçeğimize uyan yazı gerçeğini benimsemek kolaylaşır.
“Ben-anlatıcı” kimi zaman “anı”, kimi zaman “mektup” biçemiyle yazısına doğallık kazandırmak ister. Doğallık, yalanı gerçek olarak benimsetir. Doğallık kazanmayan söyleyiş biçimindeki yazı, gerçeği benimsememizi zorlaştırır.
Öyküye ya da romana uzanan bir yazıda gerçeği aramak gerekmeyebilir. Okur bilir ki o, öykünün gerçeğidir. İçimizdeki gerçeklik anlayışıyla bağdaşırsa bizim de gerçeğimiz olur. Yeter ki yöntemini “ben-anlatıcı” olarak seçen yazar, yazısına o doğallığı kazandırabilsin.
Bir yazar en iyi kendini tanıyabilir. Bu bakımdan kendinden yola çıkmak, “ben-anlatıcı”nın işini kolaylaştırabilir.
Necip Fazıl’ın şiirindeki “ben” anlayışına bakılırsa, “ben”i tanımak olanaksızdır.
Gene de “ben-anlatıcı”nın izini sürerek yazı dediğimiz bilinmez yolculuğa çıkmak keyifli bir serüven olacaktır.
|