| Tahsin Yücel
“Roman doğumumun yüzüncü yılında başlasın istemiştim”
|
| |
|
Daha önce Mutfak Çıkmazı (1960) ve Vatandaş (1975) romanları yayımlanan Tahsin Yücel’in, Peygamberin Son Beş Günü (1992), Bıyık Söylencesi (1995), Yalan (2002) ve Kumru ile Kumru (2005) ile romancılığı iyiden iyiye öne çıktı. Geçen ay yayımlanan yeni romanı Gökdelen de Tahsin Yücel edebiyatına yeni açılımlar katması ve güncelliğiyle dikkat çekiciydi.
XIX. ve XX. yüzyıl Fransız yazını ve göstergebilim alanındaki uzmanlığı ve çevirileriyle de tanınan Yücel, öykü, masal, deneme ve eleştiri alanlarında pek çok yapıta imza atmıştı. Haney Yaşamalı ile 1956 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Düşlerin Ölümü ile 1959 TDK Öykü Ödülü’nü, çevirileri ile 1984 Azra Erhat Çeviri Yazını Üstün Hizmet Ödülü’nü, Peygamberin Son Beş Günü ile 1993 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü, Komşular ile Dünya Kitap 1999 Yılın Kitabı Ödülü’nü, Söylemlerin İçinden ile 1999 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü, Yalan ile 2003 Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Ödülü’nü alan Tahsin Yücel, 2003’te ise 22. Tüyap Kitap Fuarı’nın onur yazarı seçilmişti.
Bundan tam 67 yıl sonrası. Gökdelenlere boğulmuş, parası olanın yaşam alanı bulabildiği, modern, ama mekanik bir kent siluetiyle açıyorsunuz kitabı. İstanbul’un akıbeti hakkında çizdiğiniz bu tablo nasıl yorumlanabilir, bu bir korku mu, yoksa öngörü mü?
O günlerde ben olmayacağıma göre, en azından kişisel bir korku söz konusu değil. Ayrıca, bizi korkutan bir gelecek bir başkası için bir umut ya da sevinç kaynağı olabilir. Bugün de içimizden benim çizdiğim 2073 yılı İstanbul’unu yaşanmaya değer bulanlar çıkabilir. Öngörüye gelince, şu yaşadığımız günlerden, hızla çoğalan gökdelenlerden, baş döndürücü bir hızla yoğunlaşan doğa kirlenmesinden ve, Ankara’da, Paris’te ya da Washington’da, ülkelerini yönetenlerin düzeyinden yola çıkılarak bu tür bir öngörüde bulunmak çok da aykırı olmaz sanırım. Ama burada bir “roman” söz konusu olduğunu da belirtmek gerekir.
Diğer kitaplarınızda olduğu gibi Gökdelen’de de ana izleğiniz metalaşma. “Bedelini öde ve sahip ol” felsefesi, bir gün gerçekten yargının da özelleştirilmesine kadar gidebilir mi? Ya da annesinin yüzüyle Sarayburnu’na bir Özgürlük Anıtı dikmeyi düşleyen Temel Diker gibi adamları çoğaltabilir mi? Başta ütopik gibi görünse de aslında bugünün somut örneklerine bakıldığında imkânsız da değil sanki.
Tüm kitaplarımda “metalaşma” izleğini geliştirdiğimi mi düşünüyorsunuz? Ben sanmıyorum. Örneğin Yalan’da, örneğin Peygamber’in Son Beş Günü’nde, örneğin Bıyık Söylencesi’nde bu izlek ya yoktur ya da çok ikincildir.
Sorunuza gelince, biliyorsunuz, tasarının fikir babası Can Tezcan her şeyin özelleştirilmiş olduğu bir ortamda yargının özelleştirilmemiş olmasının bir aykırılık olduğunu, ülkede düzene tutarlılığını ve bütünlüğünü vermek için yargının da özelleştirilmesi gerektiğini savunur. Düşüncesine tutarlı bir biçimde karşı çıkanlara da rastlanmaz. Temel Diker’e gelince, sizin de kabul eder göründüğünüz gibi, bu tür adamlar bugün de az değil, güçlü olanlar da onlar. Ama bu kişilerin annelerinin anısına Temel Diker kadar bağlı, annelerinin de Temel Diker’in annesi kadar güzel olduğunu hiç sanmam.
Kitapta 17 Şubat 2073’ün altını sıklıkla çiziyorsunuz. 17 Şubat’ın sizin doğum gününüz olduğunu biliyoruz. Bu tarihin özel bir karşılığı var mı metinde?
Hayır, romanda özel bir karşılığı, özel bir anlamı yok. Tıpkı benim doğum günüm gibi sıradan bir tarih. Başlangıçta, roman doğumumun yüzüncü yılında başlasın istemiştim. Ama, yazmaya başlayınca, 2033 yılının anlatmayı tasarladığım olaylar için fazla erken olacağını düşündüm, kırk yıl daha ekledim.
Kitapta bizi her ne kadar 67 yıl sonrasına taşısanız da bugünün dünyasına da incelikli göndermeler var. Bunlardan biri de medya-iktidar ilişkisi. Özellikle Cüneyt Ender karakteri çok tanıdık geliyor.
Haklısınız, ister istemez kendi dönemimizden, kendi ortamımızdan etkilenip esinleniyoruz, hatta, zaman zaman, kendi ortamımızı daha iyi yansıtabilmek için öykümüzü ve kişilerimizi kendimizinkinden çok daha başka ortamlar içinde göstermeyi denediğimiz oluyor. Gökdelen de bir ölçüde böyle bir anlatı. Bu arada bir bilim-kurgu romanı olmadığını da belirtelim.
Kitapta “insan çelişkin bir hayvandır” deniliyor. Bunu biraz açalım mı?
Bana özgü bir tümce değil bu, oldukça yaygın bir söz. İnsanların tek yönlü olmadıklarını, her durumda aynı tepkiyi, aynı davranışı göstermediklerini anlatmak için kullanılır. Doğru bir yanı da vardır. Örneğin romanın baş kişisi Can Tezcan’ı alalım, düşünceleriyle davranışları sürekli çelişir.
|