Kent Küsüyor: Önce Kadınlar ve Yunuslar

Günil Ayaydın Cebe


Yaşar Kemal ilk yapıtlarından itibaren doğayla ilgilenmiş, insanın doğayla olan ilişkisini betimlemek için özel bir dil kurma arayışında olmuştur. Yazara göre insan ancak doğayla sağlıklı ilişkiler kurabildiği sürece sağlıklı ve huzurludur. Bu görüş, yazarın edebi yapıtlarının da temel savı niteliğindedir. Yaşar Kemal’in 1970’lerden sonraki kurmaca ve kurmaca-dışı ürünlerinde doğaya karşı yaklaşımının politik bir kimliğe büründüğü söylenebilir. Bu yaklaşımın olgunlaştığı ve bir manifesto biçimini aldığı roman olan Deniz Küstü, yazarın doğa-insan ilişkilerine bakışındaki süreci çözümlemek açısından önemli bir konumdadır.
Deniz Küstü, yalnızca bir deniz anlatısı değildir. Denizin kıyısında kurulmuş, denizle iç içe yaşayan insanlardan oluşan, denizden beslenen bir büyük kentin anlatısıdır. Yazar, romanında kentin anlatımına önemli bir yer ayırır, denizi ve kenti karşılıklı etkileşim içinde kurgular. Ön planda betimlemeler yoluyla oluşturulan estetik katmanın arkasında yazar, özellikle çocuklar ve ikincil karakterler olan kadınlar aracılığıyla insanın kentle kurduğu ilişkinin sorgulandığı politik bir katman yaratır. Bu nedenle, bu çalışmada, romanda kadınlara ve çocuklara karşı sergilenen davranış biçimleri ile doğanın ve kentin alımlanışı arasındaki koşutluktan yola çıkılarak yazarın İstanbul’a bakış açısı irdelenecektir. Bu amaçla, doğa-insan ilişkilerini inceleyen yaklaşımlardan yararlanılacaktır.
Yaşar Kemal’in Deniz Küstü’de yarattığı İstanbul, bazı eleştirmenlere Tevfik Fikret’in “Sis” şiirini anımsatmıştır. Nedim Gürsel ve Fethi Naci, roman hakkındaki yorumlarında bu şiirden özellikle şu beyti alıntılamıştır (Fethi Naci 88; Gürsel 151):

Örtün, evet, ey hâile... Örtün, evet, ey şehr;
Örtün, ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!
[“Örtün, evet, ey facia... Örtün, evet, ey kent;
Örtün ve sonsuzca uyu, ey dünya orospusu!”] (Çevriyazı: Memet Fuat; alıntılayan Fethi Naci 88)

Tevfik Fikret, bu beyitte tüm şiirine egemen olan izleği, yani kentin dönemin koşulları içinde düşkün bir kadın oluşunu yinelemekte, böylece kente dişi bir kimlik atfetmektedir. Şair, kente de o dönemde kadına uygun görülen giyinme biçimini, yani örtünmeyi buyurmaktadır. Başka bir dizesinde ise İstanbul’u, “dul bir kız” olarak nitelemektedir: “Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir” (bkz. Tevfik Fikret 101). Bu şiirinde şairin, kentin kendine çağrıştırdığı olumsuz duyguları düşkün bir kadın imgesine bağlaması, kente ve kadına erkek egemen bir bakış açısıyla yaklaştığını göstermektedir.
Ne var ki, Yaşar Kemal’in Deniz Küstü’de yarattığı İstanbul, kirliliği, keşmekeşi ve insancıl olmayan özellikleri ile öne çıkan, kişileştirilmiş bir kent olmasına karşın cinsiyetsizdir. Yazar, hiçbir zaman kenti toplumsal ya da dilbilimsel açıdan kadınlarla özdeşleştirilen eylemlerle, sıfatlarla ya da söz öbekleriyle betimlemez. Kent merkezinin uyandırabileceği olumsuz duyguları abartılı bir çürümüşlük, yozlaşmışlık imgesiyle bağdaştırmasına karşın, kentteki insancıl yaşam biçimlerini de yücelterek iki uç arasında bir denge yaratır. Bu dengede, yazar, yargılar ve cezalandırmalar yerine kente olan sevgisini alttan alta işlemenin olanaklarını bulur (Ayaydın 193, 208-10). Bununla birlikte, Yaşar Kemal’in doğaya saygısını yitirmiş ilişki biçimlerinde kadınların konumunu göstermekten geri durmadığı da gözden kaçırılmamalıdır.
İnsanın çevreyi algılayışıyla kadınlara bakışı arasında koşutluk olduğunu savunan “ekofeminist”lere (İng. ecofeminist) göre, ataerkil toplumlarda kadının ezilmesi ile doğa yıkımı arasında önemli bir bağ bulunmaktadır (Armbruster 97). Kadınlarla doğa arasındaki özel yakınlaşma biyolojik ya da varoluşsal bir özdeşlikten değil, erkek egemen bakış açısının doğayı ve kadını benzer biçimlerde baskılamasından ve sömürmesinden kaynaklanmaktadır (100). Simon C. Estok, kadınla doğa arasındaki bu kavramsal bağıntıyı, maddi bir koşutlukla pekiştirir: “[K]adınlar da toprak gibi tecavüze uğramakta ve kesilip biçilmektedir. Kadını doğal bir mal olarak gören zihniyet, çevre gibi kadının maruz kaldığı şiddet karşısında da rahatsızlık duymayan zihniyettir” (bkz. Estok not 18; çeviri bana ait).
Deniz Küstü’de ikincil karakterler arasında yer alan kadınlar, arka planda, yoğun bir şiddet izleğinin nesneleri olarak kentin yazgısını paylaşmaktadır. Romanın önemli kadın karakterlerinden biri olan Zühre Paşalı’nın kocası tarafından bıçaklanarak öldürülmesinde bu izlek doruk noktasına ulaşır. Gazetelerde kadının kanlı bedeninin çırılçıplak sergilenmesi de şiddetin kamusal alana taşınmasının bir parçasıdır. Burada fotoğrafı çekilerek görselleştirilen ve bir alışveriş nesnesi haline getirilen yalnız şiddet değil, aynı zamanda kadın bedenidir. Bu, temel insani değerlerden biri olan ölüye duyulan saygıyı da ortadan kaldırmaktır. “Zina suçu” işleyen kadın önce kocası, daha sonra kamu tarafından aşağılanır. Romanda, kadına uygulanan şiddetin, kadın bedeninin sömürülmesinin ve ölüye gösterilen saygısızlığın tek bir imgede toplanması çarpıcıdır. Yazar, bu imge yoluyla, yalnızca kadının aşağılandığını göstermekle kalmaz, geleneksel değerlerdeki yozlaşmayı da gözler önüne serer.
Kocasının Zühre Paşalı’yı öldürmesinin nedeni tipik bir namus sorunudur. Kadın bedenini malı olarak gören erkek egemen düşünce, kadının seçim hakkı ve iradesini, yani aklını yok sayar. Namus sorununun bireysel adaletle ve mutlaka şiddet yüklü bir eylemle çözülmesi gerekliliği de bu anlayışın önemli bir saplantısıdır. Barbara T. Gates, tarih boyunca erkeğin kadının üreme işlevleri üzerinde sürekli bir denetim arzusu sergilediğini söylemektedir. Gates’e göre, aşırı nüfuslanma ve doğal kaynakların sömürüsü ile erkeğin üremedeki rolü arasında bir koşutluk söz konusudur. Erkek toprağa ve kadına tohumu ekendir; bu da doğayı ve kadını üreme süreci bakımından ilintilendirmektedir. Kentleşmiş, teknolojik toplum, erkeğin egemenliğinde toprağı yapay üretim biçimleriyle yoksullaştırırken; yine erkeğin denetimindeki aşırı üreme, nüfus artışını doğurmaktadır (16-17). Bu saptama, kentin kalabalıklaşmasıyla erkeğin kadına karşı olan tavrı arasında bağ kurmayı olanaklı kılar.
Gerçekten de, Deniz Küstü’de yaratılan bütüncül kadın imgesi, ekofeminist gözlemler ışığında değerlendirildiğinde, kentin kirletilmesiyle kadının “kirletilmesi” arasında bir ilişki olduğu gözlemlenmektedir. Romanda Zühre Paşalı dışında da birçok kadın karakter, erkeklerin şiddetine maruz kalır. Örneğin, Ahmet’in ayyaş babasının sürekli dövdüğü anne, kurtuluşu komşusu olan bir genç erkekle kaçmakta bulunca adam hem kadını hem de genci öldürmüştür (327). Zeynel, bir gece kovalamacası sırasında, bir adamın elinde tabancayla, saçlarından tuttuğu bir kadını tekmeleyerek, küfürlerle tartakladığına tanık olur. Kadının elleri kan içindedir. Olay yerinden hızla uzaklaşan Zeynel, daha sonra uzun bir çığlığın eşlik ettiği üç el ateş sesi duyar (228). Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, kentte kadınlar mutlu değillerdir; erkek egemen anlayış tarafından aşağılanır, kullanılır, kirletilir ve öldürülürler.
Romanda, doğa kırımının, kentteki çarpık yapılaşmanın, insan yaşamını tehdit eden zehirlerin yayılmasının sorumlusu olarak gösterilen Halim Bey Veziroğlu, kadınlara karşı davranışında da kıyıcıdır. Kent arazisini parçalara ayrılacak, alınıp satılacak bir nesne gibi algılayan Veziroğlu, kadın bedenini de parasının emrinde bir meta olarak görmektedir. Veziroğlu’nun, İstanbul’u dolaşıp beğendiği arsaları ne pahasına olursa olsun ele geçirmesiyle örtüşen bir zevki de, yeni reşit olmuş genç kızların bekâretini almaktır. Bir keresinde, beğendiği bir cami avlusunu satın almaya kalkan (272) bu para babasının arsa alım işinde din dahil hiçbir manevi değere saygısı olmadığı gibi, aldatıldığı için kendisini ele vermekle tehdit eden bir genç kızı boğdurarak denize attırması (277), gücünü mutlak kılmak adına insanlık dışı davranışlarda bulunacak bir karakterde olduğunu göstermektedir.
Romanın önemli karakterlerinden biri olan Selim balıkçı, Halim Bey Veziroğlu’nu öldürmeyi tasarlarken Veziroğlu’nun kadınlarla ilişkisindeki saygısızlığa duyduğu tepkiden de güç alır. Selim, cinayeti işlemeden önce Veziroğlu’nun yunuslar ve sarı saçlı kızlarla iç içe geçtiği bir sahne düşler:

Halim Bey Veziroğlu denizin dibinde. Hilton Otelinde. Sekiz tane sarı saçlı kız...
“O değildi. Sarı saç o değildi. Vallahi billahi o değildi.”
Kızın bir tanesi ona... benziyor mu? Sarı saçlarını denizin dibinde omuzlarına dökmüş, yalp yalp ediyor. Bu balık o balık, bu yunus o, konuşuyor onunla. Bu yunus, sarı lepiska saçlı. Halim Bey Veziroğlu tavla oynuyor balıklarla, sarı saçlarla... Bütün balıklar yığılmışlar Halim Bey Veziroğlunun yöresine, üst üste halka olmuşlar... Elpençe divan durmuşlar, ağlıyorlar. Sarı saçlılar ağlıyorlar... (386)

Burada, Selim balıkçının balıkları ve âşık olduğu sarı saçlı hemşireyi bir olarak algılaması dikkat çekicidir. Aynı algı biçimi, balıkçının şu düşüncesinde de görülür: “O öyle duruyor, kadınlar yaşlanmaz, taze çiçek gibi kalırlar, deniz gibi kalırlar, deniz yaşlanmaz, gökyüzü, bulutlar, yıldızlar yaşlanmaz, insan yaşlanır, ölür” (273). Doğayı ve kadını özdeş olarak algılayan bu düşünce biçimini Selim, babasından miras almıştır. Selim, babasının Kafkaslar’dan göç ederken çimenli toprağı eğilip üç kere öptüğünü, “Belki bir daha seni hiç hiç göremeyeceğiz, ey anamız, ey dağımız” diyerek dağa uzun dualar okuduğunu imgeler (135).
Temelde doğayı ve kadını özdeş biçimde, erkekten ayrı ve ona uzak varlıklar olarak gören bu düşünce de erkek egemen ideolojinin bir parçasıdır. Ne var ki, Selim balıkçı ile Halim Bey Veziroğlu’nun algılarındaki saygı etmeni belirgin bir farktır. Selim, kadını tıpkı doğa gibi “insan”dan, yani erkekten daha üstün bir konuma yerleştirirken Veziroğlu için kadın da, imgelemde balıkla temsil edilen insan olmayan canlılar gibi bir oyuncaktır; Veziroğlu, parasının erişebildiği tüm varlıklarla olan ilişkisini bir tavla oyunu gibi algılamaktadır.
Romanda, Fatma Abla karakteri, sevecenliği ve anaç tavırlarıyla öne çıkan bir anne figürüdür. Zeynel’i Menekşelilerin zulmünden kurtaran (172-73), Selim balıkçının hastalığında ona bakan Fatma Abla’dır (372-73). “Örsün Üstündeki Kırmızı Demir” röportajında Yaşar Kemal, Fatma Abla’yı Muhterem Yoğuntaş’ın yaşamını etkileyen anaç bir figür olarak betimlemektedir (Allahın Askerleri 257-303). Yazar, Deniz Küstü’de Fatma Abla karakteriyle birlikte diğer Menekşeli kadınların da Selim’i iyileştirmek için elbirliği ettiğini anlatır. Böylece, “anne” kadınlarla “nesne” kadınlar arasında karşıtlık kurularak bir tür denge yaratılır. Erkek egemen düşüncenin bir alışveriş nesnesine indirgediği kadın bedeni, aşırı kalabalıklaşma sonucu hem fiziksel hem de kültürel anlamda kirletilmiş kent gibi sağaltıcı güçten yoksundur. Buna karşılık, kent merkezinden uzakta insancıl yaşam biçimlerini sürdüren kadınlar, balıkların ölümcül olmayan yaralarını saran deniz gibi dirim verirler.
Ekofeministlerin kadını odağa alan yaklaşımlarını çocukları da kapsayacak biçimde genişletmek olasıdır; çünkü, çocuklar da tıpkı doğa ve kadın gibi, erkek egemen toplum tarafından baskılanan, şiddete maruz bırakılan, sömürülen varlıklardır. Romanda kadın bedenini “doğal bir mal” olarak gören anlayış, yalnız kadınları, kenti ve doğayı etkilemekle kalmaz, çocuklara karşı davranışlarda da şiddet ön plana çıkar.
Çocuklara karşı şiddet kullanımı, etkilerini belki de en acımasızca Zeynel’de göstermektedir. Zeynel’in çocukluğunda Menekşelilerden gördüğü eziyet, onu cinayet işlemeye yönlendiren etmenlerden biridir. Zeynel’in öfkesi özellikle Süleyman’a odaklanmıştır. Süleyman, anlatı zamanından yaklaşık on beş yıl önce trolden balık ayıklarken kabaralı ayaklarıyla Zeynel’in elini ezmiş, kemiklerini kırmıştır (10). Üstelik, yanında çalıştırırken Zeynel’in hakkını yemiştir (173). Süleyman’ın karısıyla ilişkisi de şiddet içeriklidir; insafsız balıkçı, ağ ayıklarken karısının da elini ezmiştir (200). Süleyman’ın deniz canlılarının yaşam çevrimini tehdit eden bir avlanma yöntemi olan trolle balık yakalaması da kazanç uğruna her şeyi mubah gören bakış açısını belirginleştirmektedir.
İnsanın yaşam alanı ile olan ilişkisinin dönüşlülüğü, çocuklar için de söz konusudur. Kente boşaltılan artıkların yaşam alanını zehirleyerek doğal çevreyle olan fiziksel ve ruhsal bağa zarar vermesi gibi, yetişkinlerin çocuklara yaklaşımı da geleceğin yetişkinlerinin dünyasını belirlemektedir. Yetişkinlerden şiddeti öğrenmiş olan Zeynel’in yaşamını şiddete dayalı eylemlerle kurmaya çalışması bu yüzdendir.
Zeynel, vur emriyle arandığından Dursun Kemal’i kendinden uzak tutmaya çalışır. Çocuğun gözündeki imgesinin “ölü Zeynel”le yıkılmasını istemez. Aynı zamanda, kendi geçmişinden yola çıkarak bunun çocuk için büyük bir travma yaratacağını düşünür. Dolayısıyla, Dursun Kemal’in, annesinin gazetelerdeki fotoğrafını görmesine de izin vermez. Ne var ki, Zeynel’in Dursun Kemal’e gösterdiği sevecenlik, çocuğun şiddet yanlısı bir birey olmasını engellemeye yetmeyecektir.
Gerçekte, kentte Dursun Kemal gibi ailelerinden kopmuş, evsiz ya da evin geçimini üstlenmek zorunda kalmış pek çok çocuk yaşamaktadır. Yaşar Kemal’in özellikle Allahın Askerleri’nde yakından ilgilendiği sokak çocuklarının yaşamından Deniz Küstü’de de kesitler sunulmaktadır. Bu yaşamlardaki ortak özellik, çocukların insancıl olmayan ilişki biçimlerine maruz kalmalarıdır. Sokak çocukları, romanda özellikle polislerden şiddet görmekte, gerektiğinde de onlar tarafından kullanılmaktadırlar. Zeynel’in yakalanması için sokak çocuklarını seferber eden polis, ödül olarak onları dövmeme sözü vermiştir ve Zeynel’i yakalatana bin lira vaat etmiştir (221). Buradan, çocukların da kadınlar gibi para karşılığı kullanıldıkları anlaşılmaktadır.
Tüm çabalarına karşın, “familyam” dediği bir anne ve yavrularından oluşan yunus ailesinin öldürülmesini engelleyemeyen Selim balıkçının hikâyesi, Yaşar Kemal’in Deniz Küstü’de betimlediği doğa kırımının en özgün dile getirilişlerinden biridir. Yazar, yunusların öldürülürken çıkardıkları sesleri çocuk çığlıklarına benzetir. Yunus kırımı sonucunda “[b]oğazlanan çocukların sesleri doldurmuştu[r] denizin dibini” (383). Bu kırımın sorumlusu olan anlayışı temsil eden “kara giyitliler”, bir annenin kucağındaki bebeği de kurşunlar (380). Yunuslarla insan yavruları arasında böylece koşutluk oluşturan yazar, “doğal dünyaya karşı her davranışın sonuçta kişinin kendine ve kültürüne karşı” yöneldiğini gösterir (bkz. Arnold). Yaşam alanıyla tüketime dayalı, yozlaşmış ilişkiler kuran düşünce biçimi, doğaya zarar vererek gelecek kuşakları da etkiler. Deniz Küstü’de çarpıcı biçimde okura sunulan insan ve yaşam alanı ilişkisindeki dönüşlülük, Yaşar Kemal’in bir uyarı niteliğindeki şu sözlerinde somut biçimde dile getirilir: “İnsanoğlu tez günde bunun bilincine yedisinden yetmişine kadar varmazsa, doğa kırımını sürdürürse kısa sürede kendi soyu da bitecek” (“Yaşar Kemal’in Sözlerinde Yaşamak” 17).
Yaşar Kemal’in bir söyleşisinde dolaysız olarak dile getirdiği bu düşünce, Deniz Küstü romanında estetik araçlarla işlenerek edebi bir boyuta taşınmıştır. İnsanın doğaya karşı tavırları ile kadın ve çocuklara karşı tavırları arasında koşutluk olduğunu gösteren yazar, yalnızca “ezilen”lerin hikâyelerini peş peşe sıralamakla kalmaz, bu hikâyeleri çağrışımlar, simgeler ve benzetmeler yoluyla ortak bir paydada yeniden kurgulayarak okuru bunların kaynağı hakkında düşünmeye davet eder. Bu, okuru duygudaşlık kurmaya, özeleştiri yapmaya ve içinde yaşadığı mekânlarla ilişkisini sorgulamaya özendiren bir davettir.

Kaynakça
Armbruster, Karla. “‘Buffalo Gals, Won’t You Come out Tonight’: A Call for Boundry-Crossing in Ecofeminist Literary Criticism”. Ecofeminist Literary Criticism: Theory, Interpretation, Pedagogy. Ed. Greta Gaard ve Patrick D. Murphy. Urbana: University of Illinois Press, 1998. 97-122.
Arnold, Jean. “Letter”. “Forum on Literatures of the Environment”. İnternet. <http://www.asle.umn.edu/archive/intro/pmla/arnold.html> Özgün yazının bulunduğu yer: PMLA 114.5 (Ekim 1999): 1089-90.
Ayaydın, Günil Özlem. “Yaşar Kemal’in İstanbul Coğrafyası: Deniz Küstü”. Geçmişten Geleceğe Yaşar Kemal: Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi Uluslararası Yaşar Kemal Sempozyumu. Haz. Süha Oğuzertem. Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi Metinleri: 1. İstanbul, Adam Yayınları, 2003. 192-210.
Estok, Simon C. “A Report Card on Ecocriticism”. İnternet. 27 Aralık 2002. <http://www.asle.umn.edu/archive/intro/estok.html> Özgün makalenin bulunduğu yer: AUMLA: The Journal of the Australasian Universities Language and Literature Association 96 (Kasım 2001). 220-38.
Fethi Naci. “Deniz Küstü”. 1992. Yaşar Kemal’in Romancılığı. İstanbul, Adam Yayınları, 1998. 83-95.
Gates, Barbara T. “A Root of Ecofeminism: Ecoféminisme”. Ecofeminist Literary Criticism: Theory, Interpretation, Pedagogy. Ed. Greta Gaard ve Patrick D. Murphy. Urbana, University of Illinois Press, 1998. 15-22.
Gürsel, Nedim. “Deniz Küstü”. 1996. Yaşar Kemal: Bir Geçiş Dönemi Romancısı. Çev. Nermin Saatçioğlu. İstanbul, Everest Yayınları, 2000. 146-55.
Mies, Maria ve Vandana Shiva, ed. Ecofeminism. London, Zed Books, 1993.
Murphy, Patrick D. Literature, Nature, and Other: Ecofeminist Critiques. New York, State University of New York Press, 1995.
Tevfik Fikret. “Sis”. Şiir Tahlilleri 1. Mehmet Kaplan. İstanbul, Dergâh Yayınları, 1997. 101-10.
Yaşar Kemal. Deniz Küstü. 1978. İstanbul, Adam Yayınları, 2001.
——. “Örsün Üstündeki Kırmızı Demir”. Allahın Askerleri. 1. baskı. İstanbul, Milliyet Yayınları, 1978. 257-303.
——. “Yaşar Kemal’in Sözlerinde Yaşamak”. Söyleşi: Feridun Andaç. Adam Sanat 197 (Haziran 2002). 6-22. Yaşar Kemal Özel Sayısı.


<<geri dön

Ana Sayfa