İsa Gibi Biri*

Lale Müldür


Senin adın İndra. Buradasın. Pembe bir sıvı içeren kristal bir şişeden içtikten sonra bana âşık olacaksın.
Senin adın Uzeda. Bu ismi sana ben vermedim. Ama yeryüzünde hep senin gibi birini aradım.
— Bana niçin bu adı verdin?
— İndra, bereketli seller ve yağmurlar demek. İşte bu yüzden bana bakacak ve bana âşık olacaksın.
— Peki ya sen, gizemli kişi, en çok kimi seversin sen?
— Bulutları severim, arada geçen o bulutları...
— Uzeda, bana niçin bu kadar uzaksın. Bu aşk bana niçin bu kadar çok acı veriyor.
— Adem cennetten kovulduğunda bir yabancı olarak yeryüzüne indi. Ondan beri tüm oğulları ve kızları da nerede doğmuş olurlarsa olsun birer yabancıdır. Ve yabancının bütün aşkları dışarıdan, ötelerdendir.
— Evet anımsıyorum bir hayal vardı. Ona âşık oluyordum. Ona ‘yağmurlar nişanlısı’ diyordum. Peki bu pembe içki ne?
— Hatırla!
— Bilmiyorum, belki bir şey vardı. Başlangıçta, en başta güllerin rengi yalnızca beyazdı. Sonra ben bir peygambere âşık olduğum için ölümcül bir yara alıyordum. Beni kucağımda beyaz güllerle bir yere yatırıyorlardı. Sen bana doğru gelince dikenler yana batıyordu ve böylece güller senin kanınla boyanmış oluyordu. Şey, böyle bir şey Rosa mistica.
Gülle yağmur arasında semantik bir yakınlık vardı.
Ama ben sana bir türlü yakınlaşamıyordum. Çok ama çok acı çekiyordum. Senin uzun, altın sarısı saçların, buradakilerle kıyasladığım zaman... Yanımda hep olanaksız aşkların sembolü mavi güllerle uyanıyordum.
Tamam, anımsamaya başlıyorsun şimdi. Hadi hatırla, her şeyi hatırla.
Ama birçok İndra ve birçok Uzeda var. Onların yeryüzü isimleri değişik. Mesela İksir, Boro, Perizad... Onları düşünmek sana acı verecek ama hatırla, her şeyi hatırla...
— Yakında Mesih gelecek, biliyorsunuz değil mi?
— Evet, az bir vakit kaldığını söylüyorlar.
Yeni bir dünya düzeni kurulacak. Her şey altüst olacak ve oldu bile. Sadece ve sadece paranın egemenliğini yaşıyoruz. Kıyamet...
Evet, ne diyeceğinizi biliyorum. Çoktan içinde bulunduğumuz durum kıyamet değil mi?
— Belki de üst-insanlar belirecek, Nie- tzsche’nin öngördüğü gibi.
— Kim bunlar?
— Onu bilmiyorum ama insanlar şimdiden kesin olarak birbirinden ayrıldı.
— Evet biliyorum, iyiler ve kötüler kesin çizgilerle ayrıldı. Beş altı yıl önce başladı bu.
— Hepimizin bir misyonu var.
— Doğru, tam da bu zamanda dünyaya geldiğimize göre. Ben para kazanamıyorum. Bu benim iyilerden olduğumu mu gösterir?
— Şöyle, kötü bir insan yok aslında.
— Nasıl yani, kötüler yok mu?
— Yok, keşke kötülük olsa. Bayağılık var sadece.
— Evet, bir yığın bayağı, çıkışsız insan.

İşte böyle saatler süren nefes nefese bir konuşma başlamış oldu. Arada, gözlerine bakıyordum. Gözlerinden dikkati çekecek şekilde iyilik akıyordu. Çok geçmeden tuhaf bir şey oldu. Gözlerinde ara sıra benim ultraviyole dediğim türden mor bir ışık yanıp sönmeye başladı. Benim de gözlerimin hemen önünde noktacıklar halinde beyaz ışık patlamaları oluyordu. Öyle ki bunları yazmak bile bende müthiş bir utanma duygusu yaratıyor. Ama o çok saygın Kallistos Telikudes de aynı şeyi söylüyordu: “İnsan, tinsel faaliyeti ruh gözüyle seyre dalarak elde edilen bilgileri ve ruhu yükselten yöntemleri yalnız kendine saklamamalıdır.”
Bütün bunlar böyle olmadı aslında ama bütün bunları böyle yazmak istedim. Ona tünelde kutsal kitaplar satan bir dükkânda rastladım. Üstünde siyah deri bir ceket ve pembe bir atkı vardı. İncil’inin yok olduğunu ve bir İncil almak istediğini söyledi. Dükkân sahibi, ben ve bana çok benzeyen bir arkadaşım dinsel konulardan konuşuyorduk.
Onun ilk sözü, “Farkında mısınız, bütün önemli isimler M harfiyle başlıyor: Mehdi, Mesih, Muhammed, Musa, Meryem gibi...” oldu, “Doğru” dedim. Onun ilgi çekici konuşmasından hemen etkilenmiştim. Ama ruh arkadaşımı bulduğumun farkında değildim daha. Galiba yalnız, çok yalnız bir insandı. Bize, “Size ne mutlu, birbirinizi bulmuşsunuz” dedi. Karşılaşmamız büyük bir rastlantıydı. Onun farkında değildim daha. Sonradan gerçekten tuhaf bir şey olduğu için, onun benim için önemli birisi olduğuna karar verdim. Sigara kutumun alt bölümündeki jelatin kâğıt kendi kendine üste geçmişti. Üstelik bunu kâğıdı yırtmadan başarmak hemen hemen imkânsızdı. Bunu bir işaret olarak aldım. Gittiğinde, ruh arkadaşımı bulduğumun farkına vardım.

(Ekim-Kasım 2006)


<<geri dön

Ana Sayfa