“Belli bir şiirde olgunlaşmaya çalıştım”

Tuğrul Tanyol


Şiirlerini 1980’lerin ortalarından beri okuduğum halde Tuğrul Tanyol’la geçen bahar üniversitenin Göztepe’deki kampüsünde tanışmış, içtiğimiz sigara ve kahvelerin eşliğinde 1980’lerdeki ortamı konuşmuştuk. Ben hazırladığım yeni bir çalışma için o dönemleri merak ediyor ve döneme ilişkin bir şeyler öğrenmek istiyordum; Tanyol ise dönemin içinden gelmiş şairlerden biri olarak anılarını, izlenimlerini benimle paylaşıyordu. Sadece 1980’lerden değil, yenilerde neler yaptığından da söz etmiştik o gün. Bana yeni dosyasının hazırlıkları içinde olduğunu da söylemişti. O dosya, Her Şey Bir Mevsim, şimdilerde bir kitaba dönüştü ve ben Tanyol’la o kitabı ve genel olarak şiirini, şiiri konuştum.
14 Kasım 2006 Salı akşamı Bahariye’den Moda’ya giden yolda ağır ağır ilerlerken bir yandan vitrinlere bakıyor bir yandan da soruları kafamda toparlamaya çalışıyordum. Gerçi yaklaşık iki haftadır elimde olan Her Şey Bir Mevsim’deki şiirleri birkaç kez okuduktan sonra hazırladığım soruları yazıya geçirmiştim ama vitrinlerdeki görüntülerin birbiri üstüne binmesi gibi sorular da birbiri üstüne biniyor, birbirine karışıyordu. Zaten yıllardır gelip geçtiğim yerlerden olan Moda’nın Bomonti’si civarındaki evi bulmakta zorlanmadım. Tanyol’un eşi Işıl Hanım’la ve oğlu Çağrı ile de tanışma zevkini yaşadım. Şiirin, şiir konuşmanın hazzına karışan çayların ve kurabiyelerin tadını da sanırım hiç unutmayacağım.

Söyleşiye kuşak tartışmalarıyla başlamak istiyorum değerli şairim: 1980 Kuşağı’nın şiiri bugün yeniden gündemde. Önceki yıl Milliyet Sanat’ta, Varlık’ta tartışma yazıları yayımlandı. Başka dergiler de 1980 Kuşağı şiirine yönelik dosyalar hazırladı, hazırlıyor. Siz bugünden, hem 1980’lerin başlarındaki döneme hem de dönemde geliştirilen şiire nasıl bakıyorsunuz?
Şimdi 1980 aslında gündemden hiç düşmedi. 80 Kuşağı deyince neyi, kimi anlamak lazım? Bu kuşak Tuğrul Tanyol, Adnan Özer, Haydar Ergülen, Ali Günvar, Mehmet Müfit, Metin Celâl vs. ile giden bir kuşak mı; yoksa bunun içine Akif Kurtuluş’u, Ali Cengizkan’ı, Hüseyin Ferhad’ı, Hüseyin Haydar’ı vs. katmak gerekir mi? Yani, o kadar çok şair çıkmıştı ki o günlerde! Aslında tartışma biraz da buradan çıkıyor. 80 Kuşağı denince bütün bu şairler anlaşılmıyor, tartışmalar ilk grup etrafında dönüyor. Bu tartışma ise pek yeni değil, o zaman da vardı bu tartışmalar ciddi biçimde. Bu ilk grubu nasıl tanımlayabiliriz? İşte Üç Çiçek’le başlayan, Poetika ile devam eden, onun dışında Fanatik gibi, Şiir Atı gibi, daha sonra Sombahar’a doğru bütün farklılıklarıyla birlikte giden bir şiir nesi demek lazım, ona da karar veremiyorum, şiir gruplaşması denebilir belki.
Belki şiir atılımı demek lazım; çünkü ilk gruptaki isimler bence 80 Kuşağı’nın oluşmasında ilk atılımları gerçekleştirenlerdir. Şöyle sorayım: Acaba bir zemin yaratma çabası mıydı ilk çıkışınızın gerekçesi?
60’lar, özellikle de 70’ler son derece politize bir şiirdi. 80’lerin öncüleri de apolitik kişilikler değildi, hepsinin belli bir politik görüşü vardı, bundan da taviz vermiyorlardı. En son Mühür’de senin yazını okudum, çok doğru bir noktaya değinmişsin orada, saldırılara uğrayan 80’lerin ilk kuşak şairleri zaten 1970’lerin sonlarında da yazıyorlardı ama sistemli biçimde şiirlerini yayımlayacak bir zemin bulamıyorlardı, çıkış noktası bulamıyorlardı, kapılar kapatılıyordu bize genellikle. Mühür’de işte Sennur Sezer’in falan verdiği cevapları da okudum, okurken de güldüm, hatırladım o günleri yeniden, efendim bunlar 12 Eylül’ün yarattığı şairler filan. Bütün bu kavga ve kızgınlık belki de, sözcüğü sevmeden tırnak içinde kullanacağım, “şiir iktidarları”nı tehlikede gördükleri için çıkıyordu.

Sizi çok iyi anlıyorum; çünkü şimdilerde benzer saldırılar bize yapılıyor. İlginç olan da, önceki kuşağın usta şairleri durumu normal karşılıyor da genellikle yeteneksiz, birikimsiz, şiirine güvenmeyen kifayetsiz muhterislerden geliyor saldırılar; işte “genç şiir yok, genç şair yok” teraneleri vs.
Evet, aynı şey denebilir. Yani şiirin değişeceğini fark etmişlerdi, şiirin farklı bir yere gideceğini görmüşlerdi ve buna doğru bir saldırı vardı. Biz de boş durmadık, belki bizim de gerekli gereksiz çıkışlarımız oldu, ama herkes kendinden bir öncekine saldırır, biz de onu yaptık. Ayrıca, zaten yazılmakta olan şiiri beğenmediğimiz için farklı bir yere doğru gitmek istedik. Hepimiz dönemin Yazko gibi, Sanat Olayı gibi, Gösteri gibi belli dergilerinde şiirlerimizi yayımlıyorduk. Hiç şiir yayımlayamama gibi bir durumumuz yoktu ama söyleyeceklerimizi o dergilerde rahatça söyleyemeyeceğimizi hissettiğimiz için kendi dergilerimizi çıkardık.

O dönemde, saldıranların yanında sizin ne yapmak istediğinizi anlayan, sizi destekleyen isimler var mıydı?
Kuşkusuz vardı, ben kendi hesabıma konuşabilirim, benim yazdığım şiiri baştan itibaren Hilmi Yavuz destekledi, Doğan Hızlan destekledi, daha sonra Cemal Süreya ile olan dostluğumuz sadece bir masa dostluğu değildi, yani benim şiirlerime duyduğu sevgi nedeniyle beni kendisine yakın hissetti. Gerçi Cemal bunu çok açık olarak, mesela Sunay’da (Akın) olduğu gibi belirtmedi, öyle yanları vardı Cemal’in.

Ama zaten ilginçtir, çok açık isimlerini verdikleri, destekledikleri, zar attıkları da bir süre sonra tıkanıp yok oldular!
Yani, Cemal’de vardı biraz öyle o huy, mavi boncuk dağıtmayı severdi. Ama benim değer verdiğim insanlar benim şiirime değer verdiler. Yani Edip Cansever’le olan dostluğumda da (ki, Cemal kadar yakın değildik Edip Abi’yle) Turgut Abi’yle olan dostluğumda da hepsi sıcak bir şekilde kabul ettiler beni evlerine.


<<geri dön

Ana Sayfa