Üç roman yazmış Sabahattin Ali. İlk bakışta üçü de birbirinden apayrı romanlar. Kuyucaklı Yusuf, bir taşra / köy romanı; İçimizdeki Şeytan, bir kent romanı; Kürk Mantolu Madonna ise tutkulu bir aşkın romanı. Bununla birlikte, birinci ve ikinci romanlarda da aşk konusunun güçlü biçimde işlendiği, anlatılanların merkezinde yer aldığı, dolayısıyla bu üç ayrı görünüşlü roman arasında aşk izleğinin (tema) ortak bir yön oluşturduğu söylenebilir. Elbette, bu saptamadan kalkarak “Sabahattin Ali’nin romanlarında aşk” konulu bir incelemeye girişilebilir.
Ben, böyle bir inceleme çerçevesine girebilecek, ancak o denli kapsamlı olmayan bir ortaklık arayacağım üç roman arasında. Birer kadın karakterin her üç romanda da ön düzleme çıktığı hiçbir okurun gözünden kaçmamıştır: Birinci romanın Muazzez’i, ikincinin Macide’si, Kürk Mantolu Madonna’nın bu sıfatı taşıyan Maria Puder’i. Bu üç kadın kahramanın kişilikleri arasında karşılaştırmalar yapılması ilginç olabilir. Ben insan ilişkileri ağındaki konumlarını kalın çizgileriyle karşılaştırmaya çalışacağım. Hemen söyleyeyim: Özellikle Muazzez ile Macide arasında böyle bir karşılaştırma yapmak daha kolay görünüyor.
Bu karşılaştırma için merkeze kadın kahramanları alalım. Çevrelerine onları seven (yalnızca sevgili anlamında değil) erkekleri, aile ve eş dost ortamlarını, genel olarak toplumu halka halka koyalım.
Muazzez’i seven bir babası Selahattin Bey vardır, bir de Yusuf. Selahattin Bey’in kızıyla ilişkisi açısından olumlu yönü, sevgisinin gerçek oluşudur. Onun her zaman iyiliğini isteyecek, karısının yaptığının tersine, kızı üzerinden kendi emellerine uzanmak istemeyecektir. Olumsuz yönü ise zayıf kişiliği ve iradesidir. Bu zaafları nedeniyle kızına çok arzu ettiği halde gerekli korumayı ve geleceği sağlayamayacaktır. Giderek kızının başını belaya sokacaktır. Buna karşılık Yusuf ise hem sağlam karakterli, hem de Muazzez’i korumak için her şeyi yapabilecek denli gözüpektir. Yusuf ile Muazzez arasındaki ilişkinin bir kadın-erkek ilişkisine evirilmesi zaman alır. Çünkü Yusuf, Muazzez’in evinde evlatlıktır. Muazzez ile imam nikâhı kıyana dek, onu koruyup yönlendiren ağabey işlevini görür. Ancak bütün dönemlerde Muazzez’in koruyucu meleği olur.
Macide’ye gelince, onu düşünen iki erkek vardır. Birincisi, nikâh muameleleri bitmemiş olmakla birlikte kocası saydığı Ömer. İkincisi ise müzik öğretmeni Bedri’dir. Ömer zayıf karakterli bir kişidir. Olayları yönlendirebilecek iradeye de sahip değildir. Tersine, eş dost çevresinin etkisine kolayca girebilmektedir. Bedri ise düzgün kişilikli, ne yaptığını bilen aydın bir adamdır. Macide’yi karşılık beklemeden sever ve onun koruyucu meleği görevini kendini sıkıntıya sokmak pahasına üstlenir. Evlatlık ağabey-evin kızı ilişkisinde olduğu gibi öğretmen-öğrenci ilişkisi de ancak ileri bir aşamada, giderek son aşamada kadın-erkek birlikteliğine evirilebilir.
Muazzez’in kendisini seven iki erkek dışındaki çevresi bir kötülük çemberidir. Annesi onu, daha renkli ve iyi yaşamak için bir araç olarak görmektedir. Kasabanın, kaymakam babası dışındaki ileri gelenleri, giderek babasından sonraki kaymakam, hepsi Muazzez’i yakalamak için türlü tuzak kuran insafsız avcılar gibidirler. (Francis Cabrel’in, Leila et Les Chasseurs başlıklı şarkısından aldım avcı deyimini.) Asıl avcı, kasabaya egemen olan düzendir elbette. Yusuf kale gibi korur Muazzez’i. Gelgelelim Yusuf işi nedeniyle kasabadan bir süre uzaklaştığında, Muazzez annesinin ve kasabadaki pis düzenin tuzağına düşer. Gerçi başına gelenlerden kendisi de sorumludur, çünkü yeterince güçlü bir kişiliği yoktur. Ancak, gencecik bir kadın olarak bu insafsız düzen karşısında o denli kırılgandır ki, Yusuf olmayınca avcıların eline düşmemesi zayıf olasılıktır. Öykünün arka düzlemindeyse Birinci Dünya Savaşı’na giren Osmanlı İmparatorluğu vardır: İflas etmiş bir toplumsal düzen.
Macide’nin de, ne ailesi ne de İstanbul’da evlerinde kaldığı yakınları ona gerçek sevgiyi sunarlar. Ömer yoluyla yeni bir çevreyle tanışır. Ancak entelektüellik kisvesi altında maddi çıkar ve mümkün olduğu kadar nüfuz, kudret peşinde koşan kişiliksiz, kötü insanlar topluluğudur bu çevre. Muazzez’den ayrımlı olarak, Macide’nin, Ömer’e olan zaafı dışında görece güçlü bir kişiliği vardır. Dolayısıyla Ömer’in bozuk arkadaş çevresine yedirtmez kendini. Fakat romanın sonunda, tek başına yaşamak yerine Ömer’i sevdiği gibi sevemeyecek olsa da Bedri’nin koluna girmeyi, onu koruyan bir erkekle birlikte olmayı yeğleyecektir. İçimizdeki Şeytan’da, gerek Macide’nin aile çevresi, gerekse Ömer’in arkadaşlarıyla genel toplumsal düzen arasında belirgin bağlar kurulmaz. Bununla birlikte, romandaki bazı ipuçlarını ve roman dışı bilgileri yan yana getirerek şu söylenebilir: Bir yandan insanı paraya muhtaç eden, öbür yandan bir kadının tek başına çok güç ayakta kalabileceği bir toplumsal düzen söz konusudur.
Peki, Almanya’da geçen bir aşk öyküsü olan Kürk Mantolu Madonna’nın kahramanı Mari Puder’in nesi benzer Muazzez ve Macide’ye? Sözü Maria’ya bırakalım:
Almanya’yı henüz tanımadığınız belli oluyor. Babamın bıraktığı para ile okudum. Vaziyetimiz fena değildi. Harp esnasında hastabakıcılık yaptım. Sonra akademiye devam ettim. Küçük iradımız enflasyon yüzünden gitti. Para kazanmaya mecbur oldum. Bundan şikâyetçi değilim. Çalışmak hiç de fena bir şey değil. Bana dokunan, ruhlarımızı alçaltmadan çalışmak isteyişimizin hoş görülmemesi… Sonra bir de hep sarhoş ve insan etine acıkmış kimselerle karşı karşıya bulunmak mecburiyeti beni sıkıyor. Bazen öyle bakışları var ki… Buna sadece hayvanlık diyemeyeceğim… Yalnız bu kadar olsa gene tabiidir… Bu, hayvanlıktan da aşağı bir şey… İnsan riyakârlığının, kurnazlığının, zavallılığının karıştığı bir hayvanlık… İğrenç…
Bu tür sözleri Muazzez de, içine çekildiği sefahat âlemleri hakkında söyleyebilirdi herhalde… Oysa mekân, zaman, kültürel ortam, hepsi başka başkadır… Ancak, kolay değişmeyen bir insan doğası var sanki… Öte yandan, Macide de benzer şeyler düşünür Ömer’in arkadaş çevresine ilişkin. Gene zaman, mekân, kültürel zemin başka ama…
Öbür roman kahramanlarından ayrımlı olarak, Maria Puder’in çevresinde onu koruyan ya da zarar verecek bir baba ya da aile yoktur. Annesi de onun desteğine muhtaç görünmektedir. Maria Puder, olumsuz toplumsal ortama doğrudan maruzdur. Anamalcı düzende bireyler ile piyasa toplumu arasındaki aile, eş dost çevresi gibi ara halkaların gittikçe ortadan kalktığı, bireylerin düzen ile doğrudan ilişki kurmak zorunda kaldıkları söylenir. Aynı zamanda bireylerin metalaşma sürecidir bu. Toplumsal koşullar olumsuzlaştıkça, kadınların erkeklerden daha güç duruma düştükleri bilinir. Hele iki savaş arasındaki dönemde enflasyonun ne gibi kötülüklere yol açtığını anlamak için Walter Benjamin’in bu konudaki kısa metnini okumak yeter. Maria’nın durumunu böyle bir çerçevede görmek gerekir. Kaldı ki, Macide ve Muazzez örneklerinde, toplumsal düzenle kadın arasındaki aile, eş dost halkaları koruyucu işlev görmemekte; paradoksal, ancak toplumun genel ahlak düşkünlüğüne uygun biçimde kadının çevresindeki kuşatmayı daha da ağırlaştırmaktadır. Üç halde de kadının bir erkek adam desteğine gereksinim ortaya çıkar. Maria da bizim Raif ile birleşerek değiştirmek ister yazgısını. Ne var ki, Raif sevdiği yabancı kadın uğruna kendi ülkesinden kopabilecek ya da o kadını ülkesine çağırıp kendi çevresine katabilecek kişilik gücünden yoksundur. Raif’siz kalan Maria’nın acımasız tarih içindeki yolculuğu ölüme doğru olur.
Sabahattin Ali’nin 1927 yılında yayımladığı “Çakır” başlıklı bir şiiri vardır (Bütün Şiirleri, YKY, sayfa 88-89). Köy meclislerinin gözde yosmasıdır Çakır. Erkekler bala üşüşen arılar gibi koşarlar ona. Ancak bazen taze gelinler “Bize kocamızı geri ver!” diye seslenirler. O zaman gözleri dolar Çakır’ın. “O zaman gözünün önüne gelen / Cepheden şehitlik alıp yükselen / İncecik bıyıklı bir yavukludur…” Erkeğinin ölüm biçimine ve dönemine karşın yalnız kalınca tümüyle korunmasızlık olmuştur Çakır’ın alınyazısı.
Onu koruyan, sakınan bir erkek olmayınca avcıların eline düşen kadın izleği Sabahattin Ali’nin yapıtının ayrıntılı irdeleme gerektiren ilginç yönlerinden biridir. Birçok öyküsünde bu izlek daha da geliştirilerek işlenmiştir. Asım Bezirci, Sabahattin Ali üzerine yazmış olduğu eşsiz nitelikteki monografide, ünlü yazarın öykülerinin bu yönünü bir ölçüde değerlendirmiştir. İzini sürmek gerekir. Öte yandan, Sabahattin Ali’nin “kadın”a bu biçimde yaklaşımının tartışılması da bir yazın metni boyutlarını aşabilecek ayrı bir çalışma konusu olabilir.
Yukarıda yazdıklarımdan, Sabahattin Ali’nin romanlarını çaktırmadan tek bir izleğe indirgemeye çalıştığım sonucu çıkarılmaması gerekir. Bunlar, çeşitli boyutlar taşıyan, değişik okumalara açık güzel yapıtlardır. Ben özellikle Kuyucaklı Yusuf’u severim. Çünkü bu roman, belki yazınımızda hâlâ yapılamamış biçimde, bireyin, yani insan tekinin tarih ve toplum karşısında tek başına ayakta kalma savaşımını anlatır. Bu bakımdan evrensel bir boyut taşır. Romanda, o günlerin önemli tarihsel/toplumsal gelişmelerine, Türk romanlarının çoğunda olduğu gibi, uzun ve çözümleyici göndermeler yapılmaması, yapıtın sanatsal değerini zayıflatmaz; tersine güçlendirir. Bu romanda önemli olan insan tekinin ayakta kalma savaşımıdır. Tarih ve toplumun çeşitli evreleri, yüzleri, değişik koşulları olabilir. Ancak insan teki her zaman belirli bir savaşım vermek zorundadır; hele Yusuf gibi kendi fiziksel varlığı denli, giderek ondan da çok kendi değerlerini, onurunu savunmak istiyorsa…
Yusuf’un savaşımı sürmektedir. Kim bilir! Belki de Yusuf, roman kahramanlarının takvim dışı âleminde Raif Bey’in anasız babasız kalan kızıyla karşılaşmıştır.
|