Türkiye’nin Çirkin Ördek Yavrusu: Orhan Pamuk

Zeynep Bayramoğlu


Orhan Pamuk’un “Babamın Bavulu” adlı Nobel ödülü konuşması, başından sonuna kadar, gençliğinde şair olma düşleriyle yaşamış olan babasına ve yazma edimine adanmıştı. Bu konuşmuya pekâlâ Roland Barthes’ın “Le Plaisir du Texte” (Yazının Keyfi) kitabında bahsettiği gibi ödipyen bir yorum getirilebilirdi: “(Yazı), vücut striptizinden ve anlatının geriliminden çok daha entelektüel bir hazdır: ödipyen bir haz (başlangıcı ve sonu ortaya sermek, bilmek, öğrenmek); bütün anlatıların (bütün gerçeği açığa çıkarma çabalarının, ortada olmayanı, gizliyi bulmanın) baba mizansenini ortaya koyduğu gerçektir.”1 Ancak biz Türkler bu yorumlara dalmaktan çok uzağız, başka önceliklerimiz var.
Yapılan bir araştırmaya göre Türklerin %40’ı Orhan Pamuk’un Nobel edebiyat ödülünü hak etmediğini düşünüyor, %39’unun fikri yok, ancak %21’i bu ödülü gerçekten hak ettiğine inanıyor.2 Yazar konuşmasında, babasının bavulunun kendisinde taşrada olma hissi ve hakikilik endişesi uyandırdığını dile getirmişti. Türk medyasının zavallılığı (ödül töreninde giyilen frakla ilgili yapılan spekülasyonlar vs...) ve Türk halkının yazara hakaret dolu sözleri, Orhan Pamuk’un yanılmadığını gösteriyor ve biz Türklerin ne kadar taşralı, ne kadar göçebe ruhlu olduğumuzu, ne kadar şehirlilikten uzak bir üçüncü dünya ülkesi portresi çizdiğimizi doğruluyor.
Her şeyden önce Türk halkı, (bir Türk dünyanın en saygın edebiyat ödülünü aldığı ve yüzyıllardır Batı’da söylenegelen “barbar Türk” imgesi yerine Türk sanatından söz ettirdiği için) sevinç gösterisi yapacağı yerde, Pamuk’un 2005’te bir İsviçre gazetesine verdiği demece odaklandı: “Bir milyon Ermeniyi ve otuz bin Kürdü öldürdük, pek çok insan bunu söylemeye cesaret edemiyor, ama ben söylüyorum.” Ve cellat ipi çekti, Nobel Pamuk’a edebi yeteneği ve başarısından ötürü değil, politik nedenlerden ötürü verilmişti. Medyada bir karalama kampanyası başladı: “Kara Kitap çok sattı çünkü modaydı, ama çok az okundu”; “Zaten bu kitap, postmodern ve anlaşılmaz, onu okumaya çalışan birçok kişi bir şey anlamadı”; “Bazıları ise sadece bu kitabı kütüphanelerine koymakla yetindi, ama dokunmadı bile”3; “Hem neden Orhan Pamuk Sartre gibi Nobel’i reddetmiyor?”; “Ayrıca Orhan Pamuk bir oryantalist, kendi kültürünü Batılıların gözüyle görerek yorumluyor4”... Kitapları 49 dile çevrilen, dünyada milyonlarca okuyucusu olan (Kar 1.5 milyon, Benim Adım Kırmızı 1 milyon adet satıldı) ve Türk geleneğini yaşatan, ona övgü yağdırmaktan hiç vazgeçmeyen, toplumunun kültür kaybından derin bir hüzün duyan, bunu yazılarında dile getiren yazarını Türk halkının aforoz etmesi ne kadar ayıp, ne kadar acı...
Pamuk, her ne kadar Nobel ödül töreni sonrası Türkiye’ye döndüğünde kendisine karşı gösterilen tepkiler yumuşamış olsa da, ülkesinin ezeli çirkin ördek yavrusu olarak kalacağa benziyor. Okunması kolay bir yazar olmadığı kesin. Pamuk’u anlamak, kitaplarında yaptığı Borgesvari zekâ oyunlarını çözebilmek, Edgar Allen Poe’nun meşhur “Çalınan Mektup”unun aslında gözler önünde olduğunu görebilmek için şüphesiz entelektüel bir birikime sahip olmak gerekiyor.
Pamuk birinci derecede bir oyuncu ve hokkabaz, ayrıca oyununa okuyucusunu da davet etmeye pek hevesli. Romanlarının mimari yapısını kurarken pek keyif aldığı belli; görünüşte kitaplarında iskelet olarak genellikle bir polisiye entrika kurguluyor, ama bunun arkasında, satır aralarında, romanlarının palimpsestvari yapısında, yazarın birinci kaygısının, kurgusunu nasıl tasarladığını, okurdan yazara, yazardan okura giden yolu, bir yazar, bir yaratıcı olmak için ne gibi çetin yollardan geçtiğini, ne çileler çektiğini anlatmak olduğunu görüyoruz. Öte yandan Nobel konuşmasında belirttiği gibi Pamuk için yazar olmanın sırrı dehada, ilhamda değil, daha çok sabırla “iğneyle kuyu kazmakta”, zanaatkâr olmakta gizli. Yine konuşmasında, bininci kez bir atın burnunu ezberden çizen nakkaşlardan bahsederken, kendisini bir parça okurlarına ifşa ediyordu, kendisi için yazarlık mesleğinin ne anlam ifade ettiğini açıklıyordu. İşte Borges’le Pamuk arasındaki bir ortak nokta da budur; yazarlık mesleğini bir zanaatkârlık olarak görmek. Borges’in “Yazar” adlı tekstinin İspanyolcadaki karşılığı “üreten, üretici, işçi, zanaatkâr” anlamına gelen “El Hacedor”. İşte Pamuk Nobel konuşmasında kelimesi kelimesine kendisini böyle tanımlıyor; bir “zanaatkâr” olarak.
Borges ile Pamuk arasındaki bir başka ortak nokta ise ikisinin de hayatı kitaplardan ve ansiklopedilerden öğrenmiş olması ve yine ikisinin de dünyayı “mutlak bir kütüphane” olarak görmesi. Pamuk bu duyguyu Nobel konuşmasında şöyle ifade etmişti: “Uzaktan baktığımda babamın kütüphanesi bana âlemin küçük bir resmi gibi görünüyordu.” Borges’in “Babil Kitaplığı” adlı hikâyesi, Robert Burton’un Melankolinin Anatomisi kitabından bir epigrafla başlar: “Bu sanat (edebiyat), senin alfabenin 23 harfinin varyasyonlarını hayranlıkla izlemeni sağlayacaktır” Burton, Borges ve Pamuk burada aynı düşünceyi paylaşıyorlar: “harflerin sınırsız kombinasyonları gökkubbeye sığmayacak derecede sonsuzdur.”5 Burton Melankolinin Anatomisi’nde, Borges Babil Kitaplığı’nda, Pamuk da Kara Kitap’ta edebiyatın harflerin sonsuz kombinasyonlarından oluştuğunu söyler. Kara Kitap’taki Hurufilikle ilgili bölümler, yani insan yüzünde Arap harflerini okuma yetisi, aslında yazar tarafından edebiyata yapılan ilan-ı aşkın ta kendisidir. Orhan Pamuk Kara Kitap’ta: “Fazlallah’a göre ses, varlık ile yokluk arasındaki ayrımın çizgisiydi. Gayb âleminden maddi âleme geçip elle dokunulabilir olan her şeyin çıkartacağı bir ses vardı çünkü: ‘En sessiz’ nesneleri bile biribirine çarpmak bunu anlamaya yeterdi. Sesin en gelişmiş şekli ise tabii ki ‘söz’dü, ‘kelam’ denen yüce şeydi, ‘kelime’ denen sihirdi ve o da harflerden oluşuyordu. Varlığın özü, anlamı ve Allah’ın yeryüzünde görünüşü demek olan harfleri ise insan yüzünde apaçık seçmek mümkündü”6 derken, aslında “benim için tek gerçek edebiyat, edebiyat benim için bir mutlak, varoluş nedenim, benim için dünya harflerden yapılmıştır!” diye haykırıyor.
Öyle ki edebiyat Orhan Pamuk için neredeyse Alman romantiklerinden Schlegel’deki gibi bir nevi “din”dir. Bu konuyla ilgili olarak bir röportajında şöyle diyor yazar: “Modernizmden öğrendiğim ve bizim tasavvuf geleneğimizden izler taşıyan edebiyat bir ibadet biçimidir... Edebiyat kutsaldır... Buna bir sanatçının dinidir de diyebiliriz. Bu anlamda edebiyat bir nevi sanatçı dini... ateist bir inanç biçimidir.”7
Pamuk, tasavvuftan, kitaplarında bir öğreti olarak yararlanmamış, bundan yalnızca bir yazar, bir yaratıcı olmak için çekmesi gereken çileleri, katetmesi gereken yolları anlatmak için faydalanmıştır. Kara Kitap’ta Celal’in müridi olan Galip sevgilisine ulaşmak için gerçeği aramaktadır, yani tasavvufi anlamda Tanrı’dır aradığı, edebiyat dininde ise bu yaratıcılığı aramaya tekabül eder. Galip, olgunlaşma yolunda, Celal’i sembolik olarak öldürüp, yerine kendisi yazar olarak geçmeden önce birçok aşamalardan geçer. Burada yazar, okuyucu-kâtibe yerini bırakarak ölmüştür Rolands Barthes’ın diliyle konuşursak, ama öte yandan da satır aralarından hortlayarak yeniden karşımıza çıkar. Evet, edebiyat tarihinin hiçbir döneminde, hiçbir yazar, Pamuk gibi yaratma acılarıyla, okuyucuyla yaratıcılık anını, yazma edimiyle ilgili fikirlerini paylaşmasıyla, kelime kelime kendisini yaratıcılığa götüren yolu, kendi dünyasını, kendi gerçeğini ortaya koymak için, kendisini Tanrı’yla bütünleştiren çileli yolu anlatmasıyla kitaplarında böylesine fiziki bir şekilde varolmamıştı.
İşte burada Pamuk, tasavvufu varoluşçulukla birleştiriyor. Yazar olmak için de tıpkı derviş olmak için gerektiği gibi aşamalardan geçmek gerekiyor ve bir kere bu yol katedilince kişi-yazar kendi varlığını oluşturuyor ve Sartre’ın terimiyle bir “kendi için varlık” haline geliyor, bu arada eser de yazarından ayrı bir varlık olarak kendi başına hayatına başlıyor.
İsveç Akademisi Kara Kitap’ı Orhan Pamuk’un başyapıtı olarak addetti. Ne garip bundan yirmi yıl önce İngilizler “Bu kitabı Fransızlar anlar, İsveçliler ödül verir” demişlerdi. Pek de haksız sayılmazlar. Pamuk Kara Kitap’la Flaubert’in bundan bir asır önce yapmak istediği şeyi gerçekleştirdi; “un livre sur rien”i yani “hiçbir şey üzerine bir kitap” yazdı. Sözü Flaubert’e bırakalım: “Bana göre en güzeli, yapmak istediğim, ‘hiçbir şey üzerine bir kitap’ yazmak; dışa bağımlı olmadan, tıpkı dünyanın havada kendi kendine durduğu gibi kendi üslubundan kuvvet alarak ayakta duran bir kitap, neredeyse hiçbir konusu olmayan ya da en azından konunun görünmez olduğu bir kitap. En güzel eserler içlerinde en az malzeme olanlardır, anlatım tarzı düşünceye yaklaştıkça ve sözcük bunun üzerine yapışıp kuyboldukça kitap güzelleşiyor. Sanıyorum sanatın geleceği buralarda bir yerlerde.”8 Flaubert yanılmıyordu, kendisinden bir asır sonra, bir Doğulu, Batı ürünü olan romanın bütün elemanlarından yararlanarak, konusu kendisi olan, kendisinden başka bir şeyden bahsetmeyen bir kitap yazacaktı; Kara Kitap!
Orhan Pamuk’un orijinalliği ve büyüklüğü, komplekssiz bir şekilde Doğu ve Batı kültüründen yararlanarak melez eserler meydana getirmesinde yatıyor. Yeni Hayat kitabında Batılı roman tekniklerini uygulayarak, romanının yapısını tasavvuf geleneği üzerine kurmuştur, ama aslında tıpkı bir post-romantik gibi edebiyatın kendisi için ne kadar kutsal olduğundan başka bir şey anlatmaz! Kara Kitap’ta Mevlana’nın Mesnevi’si, Attar’ın Simurg’u ve Binbir Gece Masalları gibi Doğu metinlerine dayanarak bir kitabın ve yazarın doğuşunu anlatır. Benim Adım Kırmızı’da romanını bir minyatür gibi ince ince işler, ama özünde nakkaşların hayatlarının sonundaki körlükten, atların burun deliklerini çizmekten bahsederken bir yazarın hayatıyla ilgili bize ipuçları verir.
Eserlerinde çokça Batı’dan gelen kültür emperyalizmi ve bunun doğal bir sonucu olan kendi öz kültürümüzün kaybından bahsetse de, Orhan Pamuk Stockholm’de basına verdiği demeçte medeniyetler çatışmasına inanmadığını belirtmiştir. Kitaplarında gelenekten yararlanıyor, ama yazıda asıl aradığı gerçek, ya da kendi terimleriyle söylersek “gerçek yazı”. Bu fikrin Benim Adım Kırmızı’da “Ben bir ağacın kendisi değil, manası olmak istiyorum”9 cümlesinde ifade edildiğini düşünebiliriz.
1994 yılında ülkemizde piyasaya çıkan Yeni Hayat’ta Orhan Pamuk şöyle diyordu: “Hem zaten, roman denen modern oyuncak, batı medeniyetinin en büyük buluşu, bizim işimiz değil. Bu sayfaların içinde okurun benim kart sesimi duyması da, artık kitaplarda kirlenmiş, iri düşüncelerle bayağılaşmış bir düzlemden konuştuğum için değil, bu yabancı oyuncağın içinde nasıl gezineceğimi hâlâ bir türlü çıkaramadığım için.”10
Ama Pamuk, o zamandan bu yana roman adı verilen bu yabancı oyuncakla oynamasını çok iyi öğrendi, hatta o derece ki geleneksel anlatımımızla bu sanatın kurallarını harmanlayarak kendine özgü bir stil oluşturdu ve İsveç edebiyat uzmanlarının kalbini fethetti.
Borges’in Babil Kitaplığı’nda dediği gibi: “Sen beni okuyan dilimi anladığına emin misin?”11 Belki Türkiye’nin Pamuk’un dilini anlaması yarın olacak bir şey değil, ama yazarımız sonsuz mizah anlayışıyla bu konudu umut dolu: “Hayata, o bir seferlik araba yolculuğuna bitince yeniden başlayamazsın, ama elinde bir kitap varsa, ne kadar karışık ve anlaşılmaz olursa olsun, o kitap, bittiği zaman anlaşılmaz olan şeyi ve hayatı yeniden anlamak için istersen başa dönüp biten kitabı yeniden okuyabilirsin.”12

Notlar
1 Roland Barthes, Le Plaisir du Texte, Editins Seuil, Essais, 1973, Paris, s. 18.
2 Necati Doğru, “Orhan Pamuk’un Hali: Yürek Parçalayıcı”, Vatan gazetesi, 10/12/2006.
3 Tunç Özgörener, “Orhan Pamuk Cevdet Bey’in intikamını aldı” Star gazetesi, 13/12/2006.
4 Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Yay. 1999.
5 Robert Burton, L’Anatomie de la Melancolie, 2e partition, section 2, membre 4, subdivision 1, Jose Corti, 2000, Paris, s. 893.
6 Orhan Pamuk, Kara Kitap, İletişim Yay. 2003, s. 289.
7 Yıldız Ecevit, Orhan Pamuk’u Okumak, Gerçek Yayınları.
8 Gustave Flaubert, Magazine Litteraire, no: 458, Kasım 2006, s. 32.
9 Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı, İletişim Yay. 1998, s. 63.
10 Orhan Pamuk, Yeni Hayat, İletişim Yay. 1994, s. 227.
11 Borges, Fictions, Folio, 1996, Paris, s. 80.
12 Orhan Pamuk, Sessiz Ev, İletişim Yay. 2006, s. 337.


<<geri dön

Ana Sayfa