Kök Salan Botlar

Sevgi Ünal


Bir yalnızgezerin belki de en büyük hatası kendisiyle yollara düşmek için heves eden insanlara açık kapı bırakmasıdır. Bir gün o kapıdan biri illa ki girer. Derken yola çıkılır. Ama anlar gezgin hata yaptığını. İlk virajda, ilk durakta, hem de daha ilk konuşmada. O vakit ağırlaşır yol. Kısaysa uzar gider. Uzunsa çekilmez olur. İçine toprak doldurulmuş, ortasına da bir tohum ekilmiş, ökçesi delik eski bir bot gibi hisseder kendini yalnızgezer. Bilir ki, o bot giderek ağırlaşacak, o tohum yakında filizlenecek, minicik kökler salacak, sonra o kökler büyüyüp ökçedeki delikten fışkıracak ve toprağa tutunacak. Toprağa tutunmak istemez gezgin. Hiçbir yere yerleşme hayalleri kurmaz. Bir başına yola düşmeye alışkın biri, kendini saksıya dönüşmüş bir bot gibi hissetmeye başlayınca, ilk fırsatta yan yatar ve döker toprağını. Toprağa sıkıştırılan o tohumdan bir an önce kurtulmaktır derdi. Özgürlüğüne kavuşmak, yeniden yürüyebilmek için. Çünkü bir bot yürümeye eğimlidir. Tıpkı bir gezginin yola düşerken yalnız olmaya meyilli olması gibi.
Dile düşen coğrafyalardan uzak duran gezgin, hep sonraya bırakır bahsedilen bu yerleri görmeyi. Göz değmeyen, gönül verilmeyen başka ufuklara yelken açmaktır çünkü asıl derdi. Gün gelip de yolunu düşürdüğünde o tanınmış diyarlara, belleğinde biriken bütün yerler yansır o vakit; taşın karlı yüzüne, suyun berrak sesine. Karla kaplı Safranbolu’da bir öğle vakti, oluklu Arnavut kaldırımı sokaklarda Antakya’yı görür sanki. Mazı Dağı’nın minyatürü gibi görünen karşıdaki küçük tepe; “Mardin” diye haykırır. Yankısı çığ olur, iner yüreğin üstüne.
“Tek benim sahip olabileceğim bir güzelliğin peşine düştüm, günahım büyük.” diyordu nakkaş Eflatun. Vezir onu, “Tez kellesi vurula!” diye emir verdiği bir şehzadenin son resmini yapmak üzere, çok uzun ve meşakkatli bir yolculuğa çıkması için zorluyordu. “Nakkaş kafasındakini çizer, karşısındakini değil.” diyor, isyan ediyordu Eflatun. Devlet-i Aliye karşı gelmek olur mu? “Memursun, mecbursun, işini yapacaksın nakkaş efendi.” diyordu vezirin emir eri. Onu, günah saydığı bir şeyi yapması için, Şakilerin kılıçtan geçirildiği, Celali isyanlarıyla kan gölüne dönmüş Osmanlı topraklarına sürüyordu. “Nakış, donmuş bir hayalin resmidir. Dönmezsem beni nakşet.” diyerek veda ediyordu nakkaş Eflatun çırağı Gazali’ye. Çünkü biliyordu; memurdu, mecburdu ve sultanın emrettiği işi yapmak zorundaydı. Bu iş, bir sureti tasvir etmek değil, bir insanı resmetmekti. Zaman, resim yapmanın yasak olduğu 17. yüzyıldı.
21. yüzyılda, çatıları beyaz örtü giyinmiş Safranbolu evlerini resmeden bir çocuk, eski hamamın karşısında bir taşa oturmuş, karakalem bir Safranbolu evi yapıyordu kâğıdın üstüne. Donmuş bir hayalin resmi gibi duran kent ise, 17. yüzyıldan getirdiği esintileri akşam ayazı ile vuruyordu yüzlere. Bu yüzyılda kurulmuş olan Yemeniciler Arastası’nda, lonca sistemi öyle sıkı çalışıyordu ki, askerlere haftada kırk bin çift yemeni yetiştirebiliyordu ustalar. Yine aynı yüzyılda Avrupa, kanalizasyon sistemini henüz kullanmıyorken, Safranbolu’daki kapalı kanalizasyon sistemi ile atıklar şehrin altından akıtılıyordu. Hemen yakınlarda, Bartın Tel Kırma işi sabrın ve maharetin ürünü olarak icat ediliyor, 17. yüzyıldan bugüne sürdürülen bu el sanatının doğuşu, 100 yıl önce ağustos ayında Bartın’a yağan karı bile yansıtabiliyordu motiflerine.
Bir yalnızgezerin düş yorgunluğu; günahların en büyüğünü işlemek için sürekli bir arzu duyan, karşı koyamadığı bu duygunun peşinden gittiği için de kendini kimi zaman kötülüğün kollarına bırakan uslanmaz bir ruha sahip olduğu içindir belki de. Sadece kendisinin sahip olabileceği bir güzelliğin peşine düşmekten kendini alıkoyamadığı için. Açık bıraktığı kapıları birer birer kapatmayı seçtiği için.
Fırtınalı bir Amasra akşamında, yağmur kar serpiştirerek kasabanın üstünü örterken, düş yorgunu bir yalnızgezer kapılarını kapatma vaktinin geldiğini anlar. Hevesli bir yoldaş yine aralık kalmış bir kapıdan ezkaza girmesin diye. Zira yol, ancak yoldaş olmadan dem verir bir yalnızgezere. Ve fırtına dediğimiz şey, rüzgârla yağmurla gelmez bir gezgine. Asıl fırtına, yanındakinin varlığıdır çoğu kez.
Botlar saksı olduğunda, yalnızgezer için yol biter, yazı başlar. Çünkü yazı, yalnızken başlar yalnızken biter. Açık kapı bırakmaz. Hep kendine dönüktür. Ve bir yalnızgezer yanına bir yol arkadaşı almaya görsün, düş o zaman yorulur. Ardından botlara toprak doldurulur, içine çiçek dikilir, bahçenin güneş alan bir köşesine konur. Bir yalnızgezer için hayat işte o anda durur.


<<geri dön

Ana Sayfa