Gece ilerliyordu. Terlemiş bir zencinin derisi gibi parlayan asfaltın üstünde otomobiller ve tramvaylar seyrekleşiyor, yorgun cadde, üzerine abanan yüklerden ve gürültülerden yavaş yavaş dinleniyordu. Yolun kenarındaki camiin bahçesinde akasyalar sallandı ve yaprakları hışırdadı. Rüzgâr çıkmıştı. Sabahtan beri İstanbul’u bunaltan temmuz sıcağı azaldı ve şehir nefes almaya başladı.
Ara sokakta mahalle kahvesinin her akşamki müşterileri, arkasız iskemlelerini camiin yan kapısına kadar yürütmüşlerdi. Bir şey bekleyenlerin sessizliği içinde o sokağa yeni taşınan dul kadın hakkındaki çeşitli iddialardan doğan münakaşa kesilmişti. Rüzgâr çıkınca hepsi kımıldadı, bir şeyler söylemeye hazırlandı, fakat kimseden ses çıkmadı.
Geçen bir tramvayın keskin ve acı gürültüsü cadde boyunca dağılarak gökyüzünün yıldızlı kubbesi altında kayboluyor, etrafa yorgun bir sessizlik hâkim oluyordu.
Müezzin İbrahim, mahalledeki lakabı ile “Bülbül”, gevşek bir el hareketi ile cep saatini çıkardı ve mırıldandı:
– On dakika var.
Gözlerini ağaçlar arasından camie doğru kaldırdı. Minarenin narin boyu karanlık içinde yükseliyor, şerefelerinde yanan kandilleri ile çiçek açmış bir fidana benziyordu. Camiin arabesk pencerelerinden içi görünüyor, yatsı namazına hazırlananların gölgeleri uzuyor, loş bir derinlik içinde kayboluyordu. Ezana yedi dakika vardı. İbrahim minareye çıkmak zamanının yaklaştığını düşünürken, o gün öğleüstü bakkalın önünde rastladığı Ferruh’un ona sorduğu şeyi hatırladı:
– Neden, demişti o, her gün beş defa camiin minare dedikleri o sivri kulesine çıkar, nameli seslerle ahaliyi ibadete çağırırsın? Eskiden fen bugünkü kadar ileri değilmiş ve yüksek bir kuleden seslenmekten başka çare yokmuş. Şimdi teknik çok ileride. Herkesi camie davet etmenin daha kolay vasıtaları var. Mesela radyo, daha olmazsa canavar düdüğü. Neden seni bu seksen, doksan metre yüksekliğindeki ince uzun kulenin tepesine çıkarıp haykırtıyor, nefesini yoruyorlar?
İbrahim, Fen Fakültesinde okuyan Ferruh’a cevap verememiş, başının sallanışına, olmayan bir mana doldurarak susmayı tercih etmişti. Fakat gündüzden beri birkaç defa “neden”ler onun aklını kuşattı ve kendi içinde de cevapsız kaldı.
Bu cevabı arıyormuş gibi sıkıntıyla yerinden kalktı. Camiin karanlık bahçesine girdi, ağır ağır yürüdü. Neden? Neden? Neden? Devir o kadar çabuk değişiyor ki yarın Ferruh’un dediği şey olabilir, ezan yerine radyoda bir plak namaz vaktini haber verebilirdi. Belki birkaç yıl içinde müezzinlere iş kalmayacaktı.
İbrahim, hayalinde bu birkaç yılı, birkaç dakikaya indirdi ve minareye son defa çıkacakmış gibi geçici bir vehmin bir iki saniye süren kısa üzüntüsü içinde, küçük kapının önüne geldi. Elektrik cep fenerini çıkardı. –İşte teknik!– ve minarenin, basamakları kırık, tozlu, dar ve yılankavi merdivenlerini ağır ağır çıktı.
Şerefeye gelince merdivenin tozlu ve nemli havasından kurtuldu, derin bir nefes alarak aşağıda uzanan caddeye baktı. Orada her şey teknikti: Elektrikli tramvayın telleri, havaya asılı büyük lambalar, karşıki apartmanlar ve içlerindeki asansörler…
Şimdi minarenin düşünceli uzun gölgesi, karşıki apartmanların üzerine düşmüştü. Müezzin tekrar nefes aldı. Saatine baktı. Üç dakika var. Başını gökyüzüne kaldırdı. Kubbenin koyu lacivert zemininde parlayan yıldızlarda, insan elinden çıkmış hiçbir şey yoktu ve İbrahim’in ekmeğini tehdit etmiyordu. Ah! Birdenbire Ferruh’a verilecek cevabı bulur gibi oldu. Minare semavata yakındı. Müslümanlara öyle bir yükseklikten seslenmek, Tanrı’nın ululuğuna daha yakışırdı.
Elinde tuttuğu saate bir daha baktı, hafifçe öksürdü ve ince bir mırıltı halinde sesini ayarladıktan sonra ezana başladı:
– Allahüekber! Allahüekber!
Şerefeyi döndükçe, müezzinin gözleri önünde manzara değişiyordu. Şimdi karşısında bahçenin yüksek ağaçların dalları arasında elenen şeffaf bir boşluk vardı.
Bir avucu yanağının üstünde, gözleri yarı kapalı, birdenbire dışarı dünyadan ayrılmış, ağır adımlarla dönüyor, dönüyordu. Gür sesi madeni bir çınlayışla, sert bir şeylere çarpıyormuş gibi kırılıyor, sonra uzaklaşarak karanlığın üzerine kederli bir inişle çöküyordu.
Ezan bitince gözlerini açtı. Bu sefer karşısında camiin arka tarafına düşen ve çok yakındaki üç katlı küçük bir apartman vardı. Üst katta kuvvetli mavi bir ışık görünüyordu. Pencerede perdeler açıktı. Bir karyolanın önünde İbrahim’in ilk defa gördüğü bir kadın soyunuyor ve yatmaya hazırlanıyordu. Beyaz geceliğinin içinde yumuşak beli, göğsü, yuvarlak omuzları beliriyordu. Bu biraz evvel kahvede sözü geçen kadın olacaktı. Şimdi karyolanın kenarına oturmuş, çoraplarını çıkarıyordu. İbrahim titredi, içine büyük bir günah korkusu düşmüştü. Gözlerini çekmek istedi, fakat bakışları kadının diz kapağından yukarıya doğru açılan bacaklarına yapıştı. Başını iki kuvvetli pençeden kurtarıyormuş gibi silkeledi ve sağa çevirdi. Birkaç adım yürüdü ve minareden hızla indi.
Eve geldiği zaman karısı yatmıştı. İbrahim de soyundu ve yattı. Çiçekli basma yorganı üzerine çekti, karısına arkasını döndü. Kaşları çatıktı. Kalbi çarpıyordu. Gözlerini dışarıdan gelen elektrik ışığının döşeme üzerinde titreşen gölgesine dikti. Büyüyüp küçülen şekillerden bir tanesi penceredeki kadının başına benziyordu. Ruhunun içine kök salan bu maddelere hatta yanında her akşamki gibi yatan karısına karşı içinde bağlılık hissetmedi. Bunun yerine benliğinde her vakitki cinsten olmayan, yeni ve canlı bir arzu kımıldıyordu. Hatta onu uyanık tutan bu sıkıntı arasında yüreğini gıcıklayan bir his vardı. Koyu ve ılık bir şeylerin üzerine döküldüğünü hisseder gibi bir an ürperiyor fakat sonra bu tatlılığı büyütüp ıstırap haline getiren bir günah korkusu duyuyordu.
Ölçüsünü bilmediği bir zaman içerisinde, günahlarla dolu hayallerin serbest akışına teslim oldu. Sonra, bu haram arzuyu bastıran bir korku içinde sağdan sola, soldan sağa döndü. Dizlerini karnına doğru çekti ve büzüldü. Sonra yüzükoyun uzandı. İçinden “Yarabbi” dedi. Fakat Allah’a hitap etmekten utanmış gibi yüzünü yastığa gömerek zihnini boşaltmak istedi. Ancak böyle rahatlayacağını anlıyordu. Gayret etti. İçinde bir şeyler çözülüyor, gerginlikler azalıyordu. Tekrar sağa dönerek bir dizini yukarı kıvırdıktan sonra derin nefesler alarak uyumaya başladı.
Ertesi günü minarede sesi kısıktı, kahvede gözleri dalıyordu. Gece onun bu haline dikkat eden emekli Yarbay Feyzi Bey, sesinin yorgun hâkimiyeti ile sormuştu:
– Nen var, İbrahim, hasta mısın?
İbrahim başını önüne eğdi ve kaşlarını kaldırdı:
– Hayır, dedi, daha fena.
– Bugün ezanda sesin çıkmıyordu, şimdi de bir hoşsun.
İbrahim içini çekti. Feyzi Bey din meselelerini imama bile ders verebilecek kadar iyi bilirdi. Fakat ziyadece sofu olduğundan ilmini sert kullanır, küçük günahlara karşı da ağır ahkâm çıkarırdı. Bugün halinde bir gevşeklik vardı. Biraz müsamaha umduruyordu. Burunun kanatlarından çıkıp, siyah kırçıl sakalı içinde kaybolan iki çizgi, bugün bir şimşire oyulmuş gibi sert görünmüyordu. Çatık kaşları altında herkese her zaman öfkeli bakan siyah gözlerinde keskin bir dikkatin ve inadın parlaklığı yerine her şeyin üstünden tasasızca kayıp giden yorgun bakışları vardı.
İbrahim, etrafa bir göz attı. İskemleler boştu. Alacakaranlık içinde, biraz ileride, benzinci Nuri, Çingene Hüseyin’le şakadan itişiyordu. Kahveci Fettah, karşı kaldırımda erik satan Cemal’e kahve götürmüştü. İbrahim’e dikkat eden yoktu. Alçak sesle müezzin:
– Bir günah işledim, dedi.
– Hayrola?
İbrahim, emekli yarbayın gözlerinde bıçak sırtı gibi parlayan öfkeli dikkati görünce, söylediğine pişman oldu. Fakat itirafa başlamıştı bir kere. Alt tarafı anlatması lazımdı, söylemezse, yarbay daha vahim şeyler düşünebilirdi. Ve artık onun dilinden kurtulmak imkânsızdı. Fakat müezzin, emekli yarbayın kendisi hakkında düşüneceği şeyleri şimdiden biliyordu ve bunların sonradan daha geçici bir hale gelmesi için hiçbir şey yapamayacağını da biliyordu. Çaresiz her şeyi anlattı. Feyzi Bey’in yüzüne bakamıyordu. Sanki onun simsiyah gözlerinden bakış yerine iki akrep fırlayacaktı. Yalnız arada bir, onun kapalı ağzının içinde boğulan ince bir mırıltı duyuyordu.
İbrahim anlatırken Feyzi Bey onun sözünü kesti:
– Sus! Sen artık minareye çıkamazsın. Kendine başka bir iş bul. Senin ezanın indallah makbul değildir. Minarede haramın tahayyülü, başka bir mahalde icrasından daha büyük günahtır. Orası Beytullah’a dahildir, gafil!
Şimdi müezzin sapsarı bir yüzle:
– Fakat ben… diye kekeledi.
Feyzi Bey, gözleri biraz daha küçülüp keskinleşmiş, iki kat uzayan boyu ile ayağa kalkarken, elindeki tespihi müezzinin yüzüne doğru sallayarak tekrar onun sözünü kesti:
– Sus, sus! Münakaşa etme! Daha büyük günaha girersin.
Ve siyah kaşları, gözlerinin üstüne yıkılmış bir vebalıdan kaçar gibi süratle uzaklaştı.
Müezzin hareketsiz kaldı. Emekli yarbay, din adamı olmak riyakârlığını onun kadar beceremeyen, kendisinden daha az hilekâr müezzinin, kafa ve sinirlerine üstün olarak onu büyük bir şüphe ve günah uçurumu içine yuvarlamıştı.
Müezzin şimdi Allah’ın indinde, insani duygulardan ve dinden birdenbire mahkûm olarak buradan kaçması lazım gelen günahkâr bir insandı. Yılların onun üzerine yığdığı bir takım dini itiyatların sallanır gibi olduğunu duydu. Kahvenin etrafına sıkıntılı ve ağır bir karanlık çökmüştü. Feyzi Bey’in onu müezzinlikten attıracağı muhakkak gibi bir şeydi. Onun diline düşen kurtulamazdı. Mahalleyi üstüne yürütüp linç ettirirdi belki de. İbrahim’in gözleri ağaçlar arasından kayarak beyaz badanalı cami duvarına takılıp, sonra karanlığın içinde narin boyu seçilen minareye uzun uzun daldı… Sesi… Oradan dökülen, tatlı, hazin ve dokunaklı sesi… Hayır, minareden ayrılmasına imkân yoktu. Sesinden başka sermayesi olmayan bir müezzin için gazinolarda şarkı söylemek çok ağır ve acı bir şeydi. Mezarlık dilencisi olup sürünmek evlâdır. Gözleri kararmak üzereydi. Şimdi ahreti düşünüyordu: Mahşer, sırat köprüsü, cehennem ve alev dolu kuyular, zebanilerin kahkahalarıyla büsbütün artan sonsuz azap.
Terlemeye başladı. Her iki dünyası da mahvolmuştu. Ferruh’un haber verdiği istikbali, korku içinde beklemeye bile hacet kalmadan işte ekmeği ve bütün hayatı boyunca varlığı şimdiden tehlikeye girmişti.
Yatsı ezanı yaklaşıyordu. Gırtlağından bir damla bile ses çıkacağından emin değildi. Şimdiden boğazı kurumuştu. İçinde ezandan evvel yapmaya mecbur olduğu küçük bir hareketin sıkıntısı vardı. Ne olduğunu anlayamıyordu, bir şey arar gibi etrafına baktı. Manavın çırağı şarkı söylüyordu, birdenbire hatırladı: Saat… Saat… Yeleğinin cebinden iri gümüş saatini çıkardı ve ışığa tuttu. Beş dakika var. Felaket anı yaklaşıyor gibi korkuyordu. Öksürdü ve yutkundu. Boğazı kupkuru idi, belki de son ezanı olacak, mahalleli yarın üstüne yürüyüp ona istifayı bastıracaktı. Sallanarak ayağa kalktı. Camiin bahçesine girerken sokaktan geçenlerin ona baktığını sanıyordu. Başını öne eğdi, yürüdü, minarenin kapısına geldiği zaman gözleri karardı. Dar merdivenleri duvarları tutunarak bir kör gibi çıkıyordu. Şerefeden saate baktı… Fakat dakikaları iyice göremedi. Tecrübe için mırıldandı. Ya sesi çıkmıyor veya kulakları uğuldadığı için caddenin gürültüsünden başka bir şey duymuyordu.
Büyük bir gayretle “Allahüekber” demeye çalıştı. Bir vızıltıdan başka bir şey duymadı. Daha büyük bir gayretle tekrarlamak istediği zaman boğazı tıkandı. Gömleğinin düğmelerini çözdü, daha rahat nefes alabileceğini umarak etini rüzgâra gösterdi. Gözleri kendiliğinden, kördüğüm olmuş gibi sımsıkı yumuluydu.
Gözlerini açtı ve bayılacak gibi oldu. Kadın! O kadın! Gene soyunuyordu. İşte ince çoraplar, yavaş yavaş sıyrılan uzun ve yumuşak iki sütun gibi kıvrılıp açılan bacaklar… Kulak zarına saplanan derin bir ses: “Sen artık bu minareye çıkamazsın!...” Bildiği duaları hatırlamak istedi. Gözlerinin önünde ıstıraptan gerilmiş yüzler, vahşi bir oyun içinde dönen vücutlar, kavurucu bir cehennem sıcaklığı.
Fakat ezan… Ezanı okuması lazım. Zihni “Allahüekber”den başka bir şey hatırlamıyor, iki eli saçlarının arasında derin bir nefes alıyor ve göğsünde tutuyor…
Kahvede ihtiyar Salih Efendi, cami tarafına doğru bakarak: “Vakit geçiyor, nerede bu müezzin?” derken, minareden tiz, uzun, çakal ulumasına benzeyen vahşi bir çığlık geldi.
Salih Efendi’den evvel Emekli Yarbay Feyzi Bey kalkmış, camie doğru koşuyordu. Kahveden birkaç kişi onu takip etti. Minarenin dibine geldikleri zaman yarı karanlık içinde müezzinin cesedini yerde buldular. Beyin üstü düşen müezzinin başı parçalanmıştı. Birisi yüksek sesle onun zaten tedavi gören bir sinir hastası olduğunu söylüyor, iki küçük çocuk pırıl pırıl yanan gözlerle cesede bakıyordu.
Bu ölümün sebebini Feyzi Bey’den başka bilen kimse yoktu, fakat herkes bir şey söylediği halde, o susuyordu.
|