Üç Sürgün

Uğur Kökden


Tuhaf raslantı!
Yanı sıra erken bir güz taşıyan şu ağustos ayı, kahverengi yılları yaşamış üç ünlü sığınmacının ortak ölüm yıldönümü! Üstelik ikisi, Helvetia topraklarında yatmakta: Thomas Mann, 12 Ağustos’ta Kilchberg’de; Ignazio Silone, 22 Ağustos’ta Cenevre’de; Berthold Brecht ise, 14 Ağustos’ta Berlin’de ölüyor.
İki Alman yazarın ölüm tarihleri arasında, ancak bir yıl var. 2006, Brecht’in ellinci ölüm yıldönümü; 2005 ise, Thomas Mann’ın.
Alman Millet Meclisi (Reichstag) yangınının ertesinde, Brecht, sınırı aşarak Prag yoluyla Viyana’ya ulaşıyor. Artık yıllarca sürecek olan “zor zanaat”, yani sürgünlük dönemi başlamıştır. Brecht, Viyana’nın ardından geçtiği İsviçre’de dostu Kurt Kläeber’le buluşur.

Silone’ye gelince, bu İtalyan romancı ve öykücü, zaten faşist Mussolini rejimi tarafından sürgüne yollanmış. Daha o tarihte, ismi çoktan kara listede yer almakta. Bununla birlikte, Silone, daha Birinci Dünya Savaşı sonundan başlayarak –çok genç yaşta– İtalya’da Savaş Karşıtı Hareket’in öncülüğünü yürütür. Dolayısıyla, 1930’da, Moskova dönüşünde, o da İsviçre’ye sığınır.
Silone, bir köylü ailesinden gelmekte. On beş yaşındayken, annesi ve iki erkek kardeşi depremde ölürler. Bir başka erkek kardeşiyse, cezaevinde faşistlerce dövülerek öldürülür. Kendisi de –çok genç yaşta olmasına karşın– Savaş’ın ardından İtalyan Komünist Partisi’nin kuruluşuna katılır.
Dolayısıyla, ülkesindeki Faşist devletin toplumsal haksızlıklarına karşı Abruzzi köylülerinin savaşımını dile getiren ilk romanı Fontamara’yı Zürih’te –bir bakıma, İtalya sınırlarından olabildiğince uzakta– ve sahte bir isim altında yazıp yayımlar. Ne ki, Zürih’de yaşarken, sıkı bir baskı ve gözetim altında tutulur. Her tür siyasal etkinlikten uzak kalması istenir.
Ardından, Güney İtalya’nın sorunlarını gerçekçi bir biçimde yansıttığı –ve, ilk kez İngilizce yayımlanan– yapıtı Ekmek ve Şarap (1937) ile dönemin İtalya’sının eleştirildiği Kar Altındaki Tohum (1940) yayımlandı. Aslında, bu ikili, kendi arasında, zaten biri öbürünün devamı niteliğinde sayılır.
Ancak sonuncu romanı, sürgün topraklarında yayımlanır yayımlanmaz (yayıncısı Emil Oprecht’in kardeşi, tam da o yıllarda İsviçre Sosyalist Partisi Başkanı ve milletvekili), yazarın daha sonra yayımlayacağı tüm yapıtlarına devletçe –öncelikli olarak– sansür konur; ayrıca, kendisi de, zorunlu oturma yeri olarak önce Davos’a, sonra Baden’e gönderilir. Kaldı ki, ardından da, 1942 aralığında, yazar için tutuklama kararı çıkar. İleri sürülen suçlama nedeni, İtalyan halkını sivil itaatsizliğe çağıran bir bildiri kaleme alışıdır.
Tüm bu tedirgin ortama, her an sınır dışı edilme tehlikesine ve olasılığına karşın, Silone, sürgünde bulunduğu on dört yıl boyunca yoğun bir çalışma sürdürür. İğretilik, köksüzlük, yakın yarının bile güven içinde olmayışı, dahası –İtalya’ya teslimi durumunda, kesin bir ölümün onu bekliyor oluşu bile– çalışma istencini, üretme kapasitesini azaltmaz. Hiçbir koşulda, inancı olumsuz yönde etkilenmez.
Sonunda, Mussolini’nin düşüşüyle birlikte, Silone’nin yeni İtalyan Hükümeti içinde yer alabileceği olasılığı belirince, İsviçre, yazarın sınır dışı edilme kararını geçersiz sayar.
Böylece Silone, 1945’te İtalya’ya dönmekle birlikte, 50’de bütünüyle siyasetten ayrılır. Kendi terimleriyle, artık o, “partisiz bir sosyalist ve kilisesiz bir hıristiyan”a dönüşür…
Bununla birlikte, tüm iyi ve kötü günlere karşın, yazara göre, “Özgürlük insana armağan edilmez; diktatorya altında da yaşanabilir ve özgür olunabilir. Bunun için diktaya karşı durarak yaşamak yeter. Kendi kafasıyla düşünebilen bir insan, ‘özgür’ bir insandır. İnsan, doğru olduğuna inandıkları uğruna savaşım verirse, kuşkusuz özgür insandır. Özgürlük, başkalarının sadakası olarak elde edilmez; özgürlüğü almak gerekir!” Başka bir deyişle, hak etmek!

 * * *

Benzer biçimde, Alman romancı ve denemeci Thomas Mann da, Hitler’in iktidara gelişiyle birlikte, bir daha dönmemek üzere ülkesini terk edenlerden.
Zaten, Hitler’in başbakan seçildiği sırada, Mann ve ailesi tatillerini geçirmek amacıyla İsviçre’de bulunuyor. Aynı günlerde, yazarın Münih’teki oğlu ve kızının önerisiyle, Thomas Mann bir daha Almanya’ya geri dönmez. Sürgün yolunu seçerek, ailesiyle birlikte, önce beş yıl Zürih yakınlarında (Küsnacht) kalır; ardından, bir süre sonra da ABD’ye göçeder. Princeton’a yerleşir (1938), Einstein gibi. Birkaç yıl sonra da, Kaliforniya’nın güneyine iner.
Amerika’da, Savaş’ın en yoğun ve karanlık dönemi içinde, biricik dolaysız siyasal romanını (Dr. Faustus) yazmaya koyulur. Savaş bitince de bu romanı nasıl yazdığını da ayrıca yazıya döker: Dr. Faustus’un Oluşumu.
Savaş sonrasında, Mann, Avrupa’ya geri dönüşün ardından –belki, yeniden kendi vatanında oturmak istemediği için– birkaç yıl Erlenbach’da (Zürih) kalır. Sonra da, Kilchberg’de bir ev satın alır. Yusuf ve Kardeşleri romanında doğrudan vurguladığı gibi, “Derme çatma da olsa, artık kalacak bir yer bulmuştur kendisi için.”
Parasal açıdan başkalarına bağımlılığı olmaması nedeniyle de, Federal Yönetim ve Kanton yetkilileri tarafından ‘saygı’yla karşılanır. Bir süre geçince, çalışma izni bile alır. Böylece, yazar kimliğiyle konferanslar düzenler; ülke dışına yolculuklar bile yapma hakkına sahip olur. Savaş başlayıncaya dek, pek çok kez ABD’ye gider gelir.
Oysa, Mann, bir tepenin üstünden, iki yüzyılı (XIX ve XX. yüzyıllar) aynı zamanda seyredebilen bir insan: bir yandan, ünlü Buddenbrook(lar) Ailesi (1900), Venedik’te Ölüm (1912) ve Büyülü Dağ (1924); öbür yandan da, dört cilde oturan Yusuf ve Kardeşler!
Mann, bu büyük romanını –aynı zamanda, bir tür ‘yaşanan yaşam öyküsü’ gibi– İsviçre topraklarında, yani, “ortadaki ülke”de kaleme alıyor. O ülke ki, “Nemrud’un bölgesiyle bataklık arasında. Dağlık, yüzeyi az da olsa biraz tarım alanına sahip; öte yandan da, zengin otlakları var küçükbaş hayvanlar için.”
Romanda betimlenen “derin düşünceli, iç dünyası rahatsız adam” –“bu ayışığı gezgini”– kim? O adam ki, çekmiş olduğu acı gelecekle ilişkiliydi ve boşuna değildi.”
Kaldı ki, yazarın ikinci büyük yapıtı olan Büyülü Dağ’ın konusu bile, İsviçre’de, Davos’a benzeyen bir köyde, bir sanatoryumda geçen yedi yılı içerir.

* * *

Niteliksiz Adam yazarı Robert Musil ise, Almanya’nın Avusturya’yı sınırları içine katmasından (Anschluss) sonra, yani 1938 ağustosunda Viyana’yı terk ediyor; ardından da, Bernina Boğazı üstünden Saint–Moritz yoluyla İsviçre’ye sığınıyor. Zaten, unutmamalı ki, ülkesini bırakıp gitmeden önce bile, kitapları Avusturya ve Almanya’da ‘yasak yayınlar’ arasında yer alan bir yazar o!
Sığındığı yeni ülkede, önce Zürih’e geliyor Canetti gibi. Orada, Fortuna Pansiyonu’nda bir daire (Mühlebachstrasse, 55 numara) kiralıyor. Gerçi, oturduğu yerin birkaç bina ötesinde de –Delphine Pansiyonu– Joyce yaşıyor. Ama, biri ötekine ilgisiz.
Ne ki, tüm sürgün yaşamı boyunca, Destek Komiteleri’yle Sanatseverler’in yardımına bağlı kalır. Özellikle Zürihli bir rahiple tarihçi ve yazar Carl Jacob Bruckhardt’ın katkılarına. Bu yıllar boyunca da, kendisini yalnızca Niteliksiz Adam’ın yazımına verir.
Aslında, son on üç yılını harcar onu yazıp bitirmek için. Ama, boşuna! Yine de, onu bitirmeye ömrü yetmez. Gerçi, Niteliksiz Adam’ın bitirilemeyişi, büyük ölçüde içinde bulunduğu ‘çağ’dan –o çağın koşullarından, çağın yazara dayattıklarından– kaynaklanır. Çünkü, Musil, yaşayarak yazıyor; Geçmiş Zaman Ardında’nın yazarı gibi, yaşanmışa –yaşadıktan sonra– geri dönüp bakarak yazmıyor.
Gerçi, Nazi iktidarının ardından, yazar Berlin’den Viyana’ya gelince, ona maddi katkıda bulunmak üzere, çoğu üyesi Yahudi olan bir “Musil Derneği” kurulur. Öyle ki, Broch bile Derneğin üyesi ve Derneğe katkılarını da düzenli bir biçimde ödemekte.
Kuşkusuz, bu zor zamanlardaki ‘sığınmacılar’ın hepsi de benzer bir alınyazısını paylaşıyor. Tıpkı, çıktıkları yolun ‘başlangıç noktası’ gibi – bir bakıma. Denebilir ki, bu insanların tümü de, sanki aynı ailenin üyeleri…
Savaş’ın ilanıyla birlikte, ‘sığınmacılar’ın durumu siyasal ve güvenlik açılarından çok daha duyarlılık kazanır. Bununla birlikte, yine de, Musil, herkesten farklı olarak “sınırlı süreli bir oturma izni” almayı başaracaktır.
İsviçre’ye girişinden yaklaşık bir yıl sonra da, yazar, güneye inerek Cenevre’ye yerleşir. Champel’de, Clochettes Yolu üstünde 1 numaraya. Onun dışında da doğaya, kentin parklarına sığınır.
Cenevre’nin doğal görünümü Musil’i ne denli sevgiyle etkiliyorsa, ülkenin yaşam biçimi ve düşünce darlığı da o ölçüde itici etmenler olarak kendini gösterir. Böylece, her durumda, artan bir yalnızlık kozası içine gömülmüş olur. Canetti’ye göre, Musil’in duruşu zaten bir ‘zırh’ı düşündürmekte. Ama, zırhtan da çok bir ‘kabuğu’; bu yüzden, o kabuk da Musil’in bir parçası konumunda! “Kaplumbağayı andıran bir şeyler var onda.”
Yazar, Birinci Dünya Savaşı sırasında orduda görev yapmış; ne olursa olsun, bir subay o! Avusturya–Macaristan Ordusu’nun bir subayı!
Bir başka ‘sığınmacı’ olan Brecht’in de yaşamının başlangıcında –on yedi yaşlarında, yani bir ömrün en güzel yıllarına denk düşen dönem– askerlik yok mu? Augsburg Askeri Hastanesi ‘Sağlık Görevlisi’ genç bir Brecht! Benzer biçimde, onun askerliğinin gerisinde de savaş var. Derin ve onmaz acılara yol açan, aynı Büyük Savaş! Ve, orada, o koşullar altında oluşan, kişiliğin ana çizgileri! Böylece, tıp öğrenimi yarıda kalıyor.
Musil de, daha sonra mühendislik ve felsefe öğrenimine yöneliyor; bir bakıma, Büyülü Dağ’ın kahramanı Genç Mühendis Hans Castorp’u çağrıştıran bir yaşam çizgisi!..
Neden sonra, aradan yıllar geçince Canetti de, Musil’e ilişkin olarak biraz bu duruma vurguda bulunmuş: “İyi fizik bilirdi, fiziği yalnızca öğrenmekle kalmamış; fizik onun ruhuna da işlemişti. Bir ‘katı durum’ adamıydı ve sıvılardan da gazlardan da uzak dururdu.”
Niteliksiz Adam’daki Viyanalı Ulrich’in 1913-14 yıllarını kapsayan serüveni, yazarının yalnızca savaş dönemi deneyimini yansıtmaz; aynı zamanda, ‘Altın Çağ Avrupası’nın kültür açısından ya da manevi planda çöküşünü de simgeliyor. Avusturya’nın son yılını! Onunla birlikte, bilinen tüm Avrupa kültürünün sonuna gelinmişlik! Zaten, Birinci Dünya Savaşı da, Avrupa toplumlarının –ilk kez, o çapta ve derinlikte– birbiriyle hesaplaşması değil miydi?
Yazar, tek bir romanla, çökmüş ‘Avusturya’yı yeni baştan kurmak isterken; Thomas Mann da, Büyülü Dağ romanı aracılığıyla, 1914-18 öncesinde artık bir ‘ölüm olgunluğu’na ulaştığı kabul edilen ‘Avrupa kültürü’ üstüne hiç de iyimser sayılmayacak değerlendirmeler dile getirir.

Bu arada, 1939 ve 40 yılları içinde, Musil hepi topu üç kez ‘okuma günleri’ne çağrılır. Cenevre, Zürih ve Winterthur’da. Aslında, Silone’ye göre, o dönem ‘sığınmacıları’nın İsviçre gazete ve dergilerinde herhangi bir yazınsal etkinlik göstermesi bile yasakmış. Öte yandan, ülkenin kültür kurumları da onlara karşı ilgisiz; onları yadsıyor ve yok sayıyor. Tümüyle yok!
Durumu, en özlü biçimde, yine Musil dile getirir: “Bugün bizi tanımıyorlar; ama, günün birinde –öldüğümüzde– bize sığınma hakkı tanıdıkları için kuşkusuz övünecekler!”
Oysa, Silone’ye bakılırsa, Musil ne Yahudiler ne de siyasiler arasında yer almakta. Zaten, siyaset karşısında da tümüyle ilgisiz duruyor. Belki de, bilgisi az. Ancak, bilime inanıyor. Teknik bir altyapıya sahip olması bunda rol oynamış olabilir.
Viyana’yı da –bir bakıma, Thomas Mann gibi– okurlarının ve eleştirmenlerinin hepsi yahudi olduğu için terk etmiş. “Zamanla, hepsi çıkıp gittiler. Ben orada yalnız başıma mı kalmalıydım?” Zaten, Mann da öyle demiş: “Almanya’da benim okurlarım var; onlardan ayrılmak bana zor geliyor!”
Sonunda, Musil, Savaş yılları içinde, bir beyin kanaması sonucu ölür. Cenazesinde yalnızca sekiz kişi bulunuyor. Ve, onu yazıtsız bir mezara gömerler. Yaşarken olduğu gibi ölümünde de –Avusturya’da olduğu ölçüde İsviçre’de de– hep yalnız kalmış bir insan!
Canetti’nin mezarı da öyle değil mi? Yalnızca bir isim ve de, bir tarih!
Niteliksiz Adam romanı, yazarının ölümünden nerdeyse bir on yıl sonra –ilk kez İngilizcede– basılınca, ona hak ettiği gecikmiş bir başarıyı getiriyor. Ama, neden sonra?
Bununla birlikte, Musil kendi değerini biliyor. Düşünce ve tasarılarını iktidarda bulunan nasyonal sosyalizmin etki alanı dışında tutmayı başarabilmiş. Kaldı ki, onun değerini bilenler bile –Musil’e göre– yeterince bilemiyorlardı.
Silone, onunla ilk kez 1939 Martı’nda, Zürih’te karşılaşmış. “İsviçre, o tarihte, Orta Avrupa’dan ve Balkanlar’dan gelme sığınmacılarla doluydu. İtalyanlarsa, zaten hepsinden de önce gelmişlerdi”, diyor. “Bu denli çok sığınmacının varlığı ülke ekonomisi ve siyaseti için ağır bir yüktü.”
“Ama, onlar sayesinde, Zürih’teki ‘Schauspielhaus’ Avrupa’nın en iyi tiyatro sahnesi sayılıyordu.”
Yaşamı sırasında, özellikle şu üç ismin yan yana gelişinden bir türlü mutlu olmamış: Joyce, Musil, Broch; ya da Musil, Joyce, Broch! Çünkü, Joyce’un adı onun canını sıkıyor. Ulysses’e hep karşı çıkmış; başka bir söyleyişle, dilin çok küçük parçalara ayrılmasına hoş gözle bakmamış.
Dahası, Canetti, 1935 yılı başlarında bir gün, Musil’e, Zürih’te Joyce’la buluştuğundan söz açınca birden sinirleniyor; “Ne yani, bu buluşma o kadar önemli mi sizin açınızdan?” deyiverir.
‘Broch’a gelince, o, kendisi gibi bir Viyanalı olan Musil için iyiden iyiye çekilmez bir isim! Onu, hiçbir zaman yazar olarak kabul etmiyor. Dahası Broch’un, yıllardır kendi elinde bulunan bir konuyu (Niteliksiz Adam) aldığı –en azından, ‘plan’ olarak çaldığı– düşüncesinde.
Bir yerde, Uyurgezerler üçlemesinin yazarı Broch da, sözkonusu romanında Avrupa toplumunun Savaş (1914-18) öncesi çöküşünü ele almış; ancak, o, üç yıl içinde (1931-32) bu simgesel romanını bitirmeyi başarıyor. Oysa, Musil, on üç yılını harcıyor kitabı için ve yine de roman bitmiyor.
Uyurgezerler’in yayınından sonra, yazarı tutuklanır ve beş-altı ay süreyle bir Nazi cezaevine kapatılır; ancak, sürdürülen uluslararası bir kampanya sonucu özgür kalabiliyor. Sonra da, gene belirli çevrelerin yardımıyla ABD’ye göç ediyor. On yıl geçince, bu kez Yale Üniversitesi’nde –Alman Edebiyatı Bölümü– öğretim üyeliğine atanır.
Öte yandan, ‘Viyana Çevresi’nden gelen bu iki yazarın başka ortak noktaları da yok değil! Musil nasıl bir makine mühendisiyse, Broch da aile mesleği olan dokuma sanayiinde yöneticilik mesleğini –aynı zamanda, anamal sahipliği– bırakıp ileri bir yaşta Viyana Üniversitesi’nde matematik, fizik, felsefe okumaya girişir; dolayısıyla, insan deneyimini de –biyolojiden metafiziğe dek– tüm boyutlarıyla, yani yaşamı bütünüyle kavrayan bir biçimde romanlarına yansıtır.
Unutmamalı ki, Tractatus’un yazarı Filozof Ludwig Wittgenstein da, başlangıçta, Berlin’de makine mühendisliği eğitimi almış. Çünkü, babası, demir-çelik sanayiinde bir işveren. Ne ki, sekiz çocuğun en küçüğü olan Ludwig, daha sonra matematik ve felsefe (özellikle mantık) üstünde yoğunlaşmayı seçiyor. Savaş’ın ardından yayımlanan ilk ürünü Tractatus ise, düşünürün Savaş yıllarında aldığı birtakım özel notlara dayanmakta.
İlginç nokta, Niteliksiz Adam gibi Tractatus’un da önce İngilizcede yayımlanması. Ancak, tarih olarak, birinci daha sonra. Bu arada, Wittgenstein’ın da 1914-16 dönemini kapsayan bir çeşit Savaş Günlükleri’nin olması dikkat çekici!
Musil’le Broch’un birleştikleri bir başka noktaysa, her ikisinin de son yıllarını zor koşullarda, birer ‘sığınmacı’ olarak geçirmiş –ve, o koşullarda tüketmiş– olmaları. Ancak biri İsviçre’de, öbürü Amerika’da.


<<geri dön

Ana Sayfa